Tengri İnancında Şamanlığın yeri üzerine bir inceleme
Tengri
İnancında Şamanlığın yeri üzerine bir inceleme
Özet
Türklerde görülen dinsel
motifler Tengricilik inancı üzerinden şekillenmiş, tahrif olmuş, türemiş ve
esinlenmiştir. Tanrı kelimesi, Göktürk ve Uygur dönemlerinde yazılmış olan Türk
yazıtlarında Tengri olarak karşımıza çıkar. Türklerde Tengri, tapınılan tek unsur
olmuştur. Bu inançta Tanrılar, Tanrıçalar ve Tanrılar ailesi yoktur. O tektir,
doğumsuz ve ölümsüzdür. Bu bakımdan Türklerin tanrı inancı, tarih öncesi
dönemlerdeki inanç sistemleri içerisinde benzersizdir. Mısır tanrı olarak
firavunlarını görüyor, Roma ve Batı birbirleriyle mücadele eden, doğan ve ölen
tabiat tanrılarına inanıyor, Araplar, Çinliler ve Hintler tabiat güçlerine ve
putlara inanıyorlardı. Türkler ise Tanrının tekliğinden ve rakipsizliğinden
hiçbir dönemde ödün vermemiş, onu somutlaştırmamış hatta simgesel bile olsa
resmini çizmemiştir. Bununla birlikte Bozkır kanunları olarak gördüğümüz
Töre/Türe geleneğinde Tengri’nin resmini çizmek büyük bir suç olmuştur. Bu bağlamda Şamanlık Türklerin inancında değil
sadece bazı uygulamalarında vardır. Bu çalışmada Tengri inancıyla Şamanizmin kavramsal
ayrımını belirlenmeye çalışılmıştır.
Anahtar
Kelimeler: Tengri, Şamanlık, Din
Giriş:
Din, kişinin kutsalla ilişkisini belirleyen inançlar ve doğmalar
bütünüdür. Din, kişinin, alın yazgısına bağlı gördüğü üstün bir güç ya da
ilkeye inancıdır; bu inancın sonucu olan bir yaşama kuralı yaratabilecek
zihinsel ve ahlaksal tutumudur. Din, bir yandan, insanların anlayamadıkları,
alın yazgılarına bağlı gördükleri ve karşısında güçsüz kaldıkları doğa ve
toplum olaylarını üstün güçlerle açıklama eğilimlerini, bir yandan da, bu
nitelikteki tasarımların, kurallar, törenler v.b biçimlerde örgütlenmesini
belirtir. Bir bakıma dinler ruhsal dünyaya açılan kapılardır.
Dinlerin nasıl ortaya çıktığına yanıt verebilmek için çok uzak geçmişe
eğilmek gerekir. Uzak geçmiş, arkeologların ve tarih öncesini inceleyen
tarihçilerin araştırmalarından ortaya çıkmaktadır. Diğer bir kaynakta, Taş Devri’nde
hatta daha öncesinde kalmış yaşayış ve düşünüş biçimlerinin, günümüzde hala
tarih öncesine benzer bir yaşam süren ve “ilkel” olarak nitelendirilen
az sayıdaki topluluk kalıntılarıdır.
İnsanların
inançlarındaki gelişimi ve değişimi tanımlamaya çalışan kültür bilimcileri aralarında
küçük noktalarda ayrılmalarına rağmen, genel olarak ana çizgide birleşirler.
Kültür Evrimcilerine göre insan,, düşüncenin ilk aşamasında kişisel bir tanrı
tasarlayabilme yeteneğinden yoksundur: Bu canlılık dönemidir.Bu dönemde her
çeşit doğa olgusunda, göktaşlarında, kayalarda, ağaçlarda, çağlayanlarda,
şimşekte, hayvanlarda, kanda, ay ve güneş tutulmalarında, yaşlı adamlarda,
kadınlarda, cinsel yaşamın belirli durumlarında, sara hastalığında v.b birçok
şeyde değişken ölçüde, eşit olmayan bir güçte kendini gösteren, belirsiz, korku
verici, güçlü ve gizine erişilmeyecek bir”güc”e inanış vardı.
Bu
düşünceye karşı çıkanlara göre ise, insanlar en ilkel dönemde bile bir tek iyi
tanrı düşüncesini taşımışlardır; çok tanrıcılık, bu ilk ve özgün inancın çöküşü
sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu tezin savunulması olanaksız değildir; çünkü,
ilkel toplulukların, özellikle Pigme’lerin arasında, basit ve kaba bir biçimde
de olsa, tektanrıcılığın bulunduğuna ilişkin deliller vardır. Bazı ilkel
kabilelerde görülen”Ulu Tanrı”ya inanışında, bu tür tek tanrıcılığın
kalıntısı olduğu açıktır. Fakat ilkel topluluklarda “Ulu Tanrı”
çoğunlukla geri plandadır: Ona tapılmaz, erkek ya da kadın olabilir. [1] En eski Türk inancı olan Tengricilik/Tanrıcılık
temelinde moniteist(tek tanrı) bir yapı barındırır. Türklerin Şamanlık ile
tanışmasına kadar geçen evrede uygulamalardan (ritüel) yoksun, ancak
geleneklerle yürütülen bir inanç yapısı mevcuttu. Türklerin geniş coğrafyalara
yayılması, Tengri inancı uygulamalarını çeşitlendirmiş hatta bazı bölgelerde
Şamanlığın etkisinde kalmıştır. Kendilerini Tanrı buyruğunu yaymaya adayan
Türkler, Dünya düzenini sağlamak amacıyla mücadele etmişlerdir. Ancak bunu
diger kültürlerdeki misyoner faaliyetlerle karıştırmamak gerekir. Türk inancına
göre kişioğlu özgür iradersiyle Tanrıya ulaşmalıdır.
Evreni
ve kişioğullarını yaratan Tanrı’nın aynı zamanda yüksek ahlak özellikleri
taşıdığına inanılmıştır. Araştırmacılara göre, arı bir Gök kültü bulunan Hunlar’da
gerçek bir dinle karşılaşılmakta, Göktürkler’de ise Tanrı bütünüyle manevi bir
güç durumuna gelmektedir.
Tengri
İnancının Türkler’e özgü bir inanç olduğu ”Tengri” sözcüğünden
anlaşılmaktadır. Bu sözcük bütün Türk lehçelerinde yer almasının yanı sıra,
birçok Asya topluluğu dillerine giren ortak bir kültür öğesidir. Türkçe olan
Tanrı sözcüğü en açık biçimde Çince yazılmış bir metinde Hun imparatoru
Mete’nin unvanları arasında geçmektedir. İmparatorluğun kuruluşunu Çin
imparatoruna haber veren bir mektubunda, Asya Hun hükümdan Mao-tun, "göğün
tahta çıkardığı büyük şan-yü" ünvanını kullanıyordu. Oğlu ve halefi,
kendisinden daha da azametli sözlerle bahsetmiştir : "Göğün ve toprağın
can verdiği ve güneşle ayın mevkiine çıkardıkları, Hiung-nu kavminin büyük şan-yü'sü
" . Şan-yü, arz üzerinde, bütün kainatın iradesi ve tüm yardımıyla hüküm
sürmektedir. Tebaası önünde, göğün oğlu ve göğün kopyası gibi görünür. Bir Çin
kaydına göre Asya Hunları hükümdarlarını "göğün oğlu" diye
isimlendirirlerdi. Aslında hükümdar ünvanı olan şan-yü kelimesinin de m anası
"büyük" ve "geniş" idi, ve bu da temsil ettiği göğün böyle
olmasından ileri gelirdi . Sonraki asırlarda da, ilahi lutufkarlık nazariyesi
kuvvetini kaybetmemiştir. Orkun Türk kitabelerinin bir yerinde şu sözleri
okuyoruz : "Tengriteg tengride bolmuş Türk Bilge kağan".[2]
Aslına
bakılırsa Türkçe’de “Allah” anlamında kullanılan Tanrı kelimesi, “Gökyüzü” ve
“Şafak” manalarına gelen “Tan”dan türemiştir. Orta Asya Türk boylarında daha
çok “Gökyüzü” anlamında kullanılmıştır. Çağatayca’ Tengri, Yakutça’da
Tangora, Tanara, Altaylarda Teneri, Sümerce’de Tingir, Dingir, Oğuzca’da Çalap,
Çelep, Kazanlar’da Tengri, Teri v.b şekillerde yazılmıştır. Kaşkarlı Mahmud,
Tanrı kelimesini şöyle açıklamıştır: ”Tengri, yüce Tanrı manasına gelir.”[3]
Türkler’de
ay tengri, kün tengri, kün-ay tengri söyleyişleriyle idi, izi, ugan, çalap /
çalab, bayat ve günümüzde Orta Asya’da yaygın olan kuday kelimeleri de
bulunmaktaydı. Haca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaşi Veli, Yunus Emre gibi Türk inanç
sisteminin öncülerinin sözlerinde ve eserlerinde anlatılan Tanrının Türklerin
başka dinlere inanmadan önceki hissini barındırdığı açıktır.
Günümüz Orta Asya’sında yaşayan Türk dillerinde Tengri kelimesi “Tanrı”
ve “gök” manalarını ifade etmektedir. Türkiye Türkçe’sinde Tanrı kelimesi
yalnız “Allah” karşılığında kullanılmıştır. Orhun Abideleri’nde Tengri
kelimesi daima ilahi bir kudreti ifade eder. O’nun iradesiyle iktidara gelen
hükümdar, Tengri gibi, Tengri doğumlu ve Tengri tarafından yaratılmıştır. Türk
milletini koruyan, düşmana galip gelmesini sağlayan hep Tengri’dir. Bazı
kaynaklarda O’nun Türk Tangri’si olarak zikredildiğinde görülmektedir.[4]
Türklerin
Tengri inancına göre: Tengri tektir, eşi ve benzeri yoktur. Yaratıcıdır;
bilinen ve bilinmeyen her şeyi o yaratmıştır. Buyurur, iradesine uymayanları
cezalandırır. İnsanlara Kut ve Ülüğ bağışlar ama bunları layık olmayanlardan
geri alır. Canlılara yaşam verir. Ölüm O’nun iradesine bağlıdır. Sözlerine ve
emirlerine Töre denir. Tengri buyrugundan kimse ayrılamaz, kut verir
yada alır.
Bu tanrı hayvan veya insana benzer (zoomorfik
/ antropomorfik) özelliklere sahip degildir. Eski Sumer, Yunan ve Roma tanrı
anlayışlarıyla var olan tanrıların tanrıçalarla evlenmesi (kutsal evlilik)
inancına Türk tanrı anlayışında rastlanmaz. Öte yandan kitâbelerde yer alan “Türk
Tanrısı” ifadesinden hareketle bu tanrının millî bir ilâh olduğunu düşünmek
dogru değildir. Çünkü kitâbeler bir bütün halinde okunduğunda burada konu
edilen göktanrının bir kabile ilâhı ya da millî tanrıdan ziyade evrensel bir
tanrı olduğu söylenebilir.
“Türk Tengrisi” ifadesini
Türklerde, Yahudilerde olduğu gibi “Kavim Tanrısı” diye anlayanlar var.
Bu yanlış anlamadır. Tanrı Bir’dir…Bilge Kağanda Tanrı’nın Türk’ü koruduğunu
anlatırken, Türk Tanrısı ifadesini kullanmıştır. Göktürk yazıtlarındaki inancın
temelinde Tanrı vardır. Tanrılar değil…Türk İnancında Tanrı, yeri, gögü ve
ikisi arasındakileri, insanoğlunu yaratan Sonsuz Gök’ün kendisidir. Yani
Sonsuzluktur. Her şey geçicidir ve ebedi olan O’dur.[5]
“Zamanı
Tanrı yaşar. İnsanoğlu hep ölmek için türemiş.”Kül Tiğin anıtında geçen bu
özlü söz, bize, Tanrı’nın ölümsüz, insanın ise ölümlü olduğunu göstermektedir.
O halde, Göktürklerde bilebildiğimiz kadarıyla evrensel dinlere yaklaşan bir
Tanrı anlayışı hâkimdir. Ancak bu Tanrı, Türk Tanrısıdır, başka bir milletin
tanrısı değildir. Evreni de yaratan odur. Yere suya kutsallık verende odur.[6] Orhun
Abidelerine göre Tanrı, evrenin ilk nedenidir, yani yaratıcısıdır. Göktürklerin
kağanlık kurması onun isteği ile olmuştur. Bizanslı tarihçi Simokattes, Göktürklerin ırmak, dağ,
orman gibi doğa varlıklarına saygı gösterdiklerini ama yalnızca yerin göğün
yaratıcısı bildikleri tek bir Tanrı’ya taptıklarını bildirmektedir. Tengri
inancını esasları, eski Çin ve başka kaynaklardan, Orhun yazıtları ile öteki
eski Türkçe belgelerden az çok belirlenebilmektedir. Bu konuda en önemli kaynak
ise Orkun Kitabeleri, söylenceler, savlar ve geleneksel uygulamalardır.
Tanrı
düşüncesinin, toprağa yerleşmiş topluluklardan daha çok avcılık, çobanlık ya da
hayvancılıkla geçinen göçebe topluluklara özgü olduğu bilindiğinden, bu inancın
kökeni, Asya bozkırlarına bağlanmıştır. Türk tarihi ve kültürüyle ilgili
araştırmalarıyla tanınmış bilim adamlarına göre Tanrı inancı bütün Türklerin
ana kültüdür. Bu kült, Hunlar, Tabgaçlar, Göktürkler, Uygurlar gibi eski Türk
topluluklarında inanç sisteminin başında yer alır. Türkler, disiplinli bir
hayat ve toplum düzenleri yüzünden ”Tek Tanrı” düşüncesine çok erken
çağlarda erişmişlerdi.[7]
Türk İnancını başka
kültürlerde görülen mitolojilerle ve Panteonlarla karıştırılması yanlıştır.
Hatta sıklıkla ifade edilen Şamanlık Türk inancına sadece büyücülük, şifacılık
ve çeşitli ruhlarla girebilmiştir. Türk inancını şamanizm gibi Dünyanın birçok
bölgesinde görülen uygulamalarla anlatmaya çalışmak bilimsellikten
uzaklaşmaktır. Bu önemli ayrımı yapabilmek, Türk sosyolojisini, pskolojisini,
etimolojisini hatta eski Türk dilini bilmeyi gerektirir. Bu bağlamda Tengri
İnancının hangi süreçlerden geçerek olgunlaştığını bilmek önem kazanmaktadır.
Türk Tengri inancında bulunan Totemizde bile herhangi bir unsuru Tanrı kabul
etmek yoktur. Türklerin Ongun kabul ettiği hayvanlar aynı kişioğullarında
olduğu gibi kutsal ruhlar taşımaktadır. Türklerle aynı coğrafyada yaşayan
Kurtlar kutsiyet derecelerine göre rütbelendirilmiştir. Gökkurt, Bozkurt,
Kızılkurt ve Karakurt buna örnek gösterilebilir. Aynı şekilde geyiklerde Türk
inancında kutsiyet kazanan hayvanlardandır. Türkler kutsal saydıkları Alageyiğin
ardından Avrupaya ve Anadoluya kadar gelmişlerdir. Ongun kültü, doğalar kültü
ve atalar kültü, düşünce gelişimi olarak Tengriciliği tamamlayan unsurlardır.
Türklerin
Atalar Kültü; ”Dünyada yaşarken ruhsal yönden kudretli kişilerin öldükten
sonrada, ailelerini ve toplumlarını korumaya devam edeceği” inancına
dayanmaktaydı. Bu kütsel inançtan da anlaşılacağı gibi, Eski Türkler her
insanın bir ruha sahip olduğuna inanmaktaydılar. Eski Türklere göre ruhsal
kimlik ölümle yok olmuyor, varlığını ölümden sonra da devam ediyordu.[8] Türk mezar
anlayışının ölüm ötesi inancının oluşumu ruhların ölümsüzlüğü ile
bağlantılıdır. Eski medeniyetlerin inanç temelinde bulunan iyi-kötü mücadelesi,
Türklerin anlayışında farklı bir yer edinmiştir. Türk inancına göre Tanrı
iyidir, ışıktır, kut verir, dengeyi sağlar sonsuz boyutta sonsuzdur.
Tek Tanrı dini inançları
olan atalarımız günde iki defa, doğarken ve batarken güneşe dönüp Sonsuz
Tanrı’yı hatırlayıp, O’nu övüp, O’na tapınırlardı. Bu sanıldığı gibi güneşe
tapmak değildi. Güneş Tanrı’nın insanoğluna en yakın dışa vurumuydu. Tanrı
inançlılar, Tanrıya yakınlaşmak ve Tanrı’nın dışavurumu sayılan her şeye karşı
da saygılı ve sevgili olmak durumundaydılar. Kötülerle uğraşarak kötülüğü
önlemek de bu inancın temellerindendir.[9] Türklere göre
Tanrıya en yakın yerler dağların zirveleriydi. Ulu zirvelerde sessizce ve
saygıyla edilen yakarışlar-ki Türkler buna Öt-mek der- Tanrıya kurulan
kutsal bağlantının göstergeleriydi. Tanrının huzurunda erkekler kemer
tokalarını çözer, yere diz çökülür, börk çıkarılır ve göğse vurularak çok
etkileyici bir sesle kut istenirdi.
Tanrı inancında olanlar
için Tanrı heryerdedir. Yeryüzü tapınaktır. Dağların tepelerin uygun yerleri,
suların başı, ağaçların altı yada çadırların, evlerin içi Tanrı’yı tek tek yada
topluca anmak için tapınaktır. Tanrı’yı anmak, O’na ulaşmak isyteyen için her
yer tapınaktır. Ayrıca tapınaklar yapılmaz. Açık havada güneşi ya da ayı görmek
için en uygun yerler ataların inancındakiş tapınma için yeterlidir. Tanrı’nın
evi diye bir kavram ataların inancında yoktur. Çünkü Tanrı’nın evi olmayan ev
yoktur. Sonsuzluk bir eve, bir yapıya nasıl sığar?[10]
Türk Kültleri tamamen Tengricilik içinde
değerlendirilmelidir. Bu inancın temelleri ve içeriği dışarıdan gelmemiş; aynı
“Türk dili ve Türk abecesi” gibi
Türk’ün kendi sosyal yaşamının içinden çıkmış ve Türk kültürü ile beraber
şekillenmiştir. Bu inancın kaideleri, yazılı metinlere dayanmadığı ve sadece
inananlar aracılığı ile sözlü ve uygulamalı olarak geniş zamanlara ve bölgelere
taşındığı için; bir çok süreçten geçmiş ve kısmen farklı ama benzer
anlayışların etkileriyle de gelişmiş, ilerlemiştir. Daha bir çok inancın içinde
Tengricilik izlerini bulmak mümkündür.
Tengri İnancını araştıranlar,
karşılaştıkları kültleri daha farklı pagan inançları ile kıyaslamışlardır.
Türk’ün kültlerini Türk Tanrısından, onun yaratıcı kudretinden ve ona yapılan
yakarışlardan ayrı değerlendirmişler ve Türk’ün bir dönem yada bazılarınca her
dönem sözde Şamanizm dinine bağlı olduğu gibi hatalı bir fikre kapılmışlardır.
Hatta Türk Tengriciliğinde bulunan Doğalar Kültü anlayışını Tanrılar,
Tanrıçalar, yarı insan yarı hayvan gibi yanlış tanımlayarak yanlışa
düşmüşlerdir.
Uçsuz
bucaksız Bozkıra hakim olan Türkler, doğa ile içiçe olması sebebiyle onu
tanımlamış, anlamlandırmış ve doğadan faydalanmayı bilmiştir. Kişioğlunun tini
olduğu gibi, çevrede bulunan Tanrı
yaratığı her bir nesneninde ruhunun olduğunu düşünür. Bu ruhsallık inancı son
derece geniş bir spritüel anlayışı da beraberinde getirmiştir.
Oysa
Şamanizm ilkel kavimlerde görülen, ruhlarla insanlar arasında aracılık yaptığı
ve hastaları iyileştirme gücüne sahip olduğu kabul edilen şamanlar çerçevesinde
yoğunlaşan inanç sistemidir. Ata ruhlarına, doğa varlıklarına dayanan eski bir
Asya dinidir. Şamanlığın ne zaman ortaya çıktığı, ne gibi değişiklikler
geçirdiği kesin olarak bilinmemektedir. Şamanlık ilk insanın korkularından,
duygularından hatta ihtiyaçlarından ortaya çıkmış, Dünyanın farklı
bölgelerinde, insanların iletişime girmediği zamanlarda Tarih ve din bilimi
açısından, şamanizmin doğuşu ve kaynağı gibi, “şaman” sözcüğünün de
nereden geldiği, nasıl bir anlam taşıdığı kesin olarak belirlenememiştir.Bu
konuda üç farklı görüş öne sürülmektedir:
1. Şaman
kavramı, Hindistan’daki Pali dilinde “ruhlardan esinlenen kişi” anlamına gelen
samana sözcüğünden türemiştir.
2. Şaman
kavramının kaynağı, Sanskritçe’de “budhacı rahip” anlamına gelen samana
sözcüğüdür.
3. Şaman
kavramı, Mançu dilinde “oynayan zıplayan, bir iş görürken sürekli olarak
hareket eden ”anlamındaki saman kavramından gelir.[11]
İlk
olarak CIII.
y.y da kullanılmış olan şaman sözcüğünün eski Türkler arasında kullanılmadığını
öncelikle belirtmek gerekir. Eski Türklerde şaman sözcüğünün yerine Kam
sözcüğü kullanılmıştır. Eski Türklerin tapınaklarında dini törenleri yöneten
özel görevliye “Kam” denildiği, eski Çin kaynaklarından anlaşılmaktadır.
Eski Türk toplulukları arasında Şamanlığa benzer bir inancın varlığını kanıtlayacak
bir belge bulunmamaktadır. Altay Türkleri’nin günümüzde şaman anlamında
kullandıkları “Kam” sözcüğü, araştırmacılara göre en az 5 y.y’dan bu
yana yaşamaktadır. Bu tinsel öncü Kırgız Türklerinde “Baksı” olarak da
geçmektedir. Fakat “Baksı”, “Kam” dan farklı olarak; aksakaldır, bilgedir,
ozandır, şairdir, müzisyendir. Bahsettiğimiz Baksı tabirine en uygun kişilik
Korkut Ata’dır. Bu yönleriyle de Kam dan farklı incelenmesi de gerekir.
Uygur
Türklerinde “şaman;” hastalıkları gideren, acıları dindiren, saraları yatıştıran,
hastalara ilaç yapan kimse anlamında “Otacı” diye anılmıştır. Çin
kaynaklarınada, Türkler kamların yönettikleri törenlere de “Kamlama”
demişlerdir. Moğolca’da şamanın karşılığı ise Böğe’dir. Kaşgarlı
Mahmut’un Sözlüğünde “Kam arvaş arvadı” (Kam büyü yaptı) ve “Kamlar kamug
arvaştı” (Kamlar anlaşılmayan sözler söyledi) şeklinde yazmakta ve bu tinsel
öncülere doğrudan Kam denilmiştir.
Bütün bunlarla birlikte, bozkırlar alanındaki dinsel inançların
şamanlığa bağlanması bir gelenek haline gelmiş ve Eski Türk dininin temel
niteliğini oluşturduğunda bir görüş birliği oluşmuştur. Buna etken CIC.
y.y‘ın ikinci yarısında özellikle Rus araştırmacıların Sibirya’da yaşayan Türk
kökenli halklar arasında yaptıkları incelemelerdir.[12]
Bazı Rus ve Türk araştırmacıları şamanlığı, Türklerin islamdan önce
bağlı oldukları din saymışlardır. Yurdumuzda Eski Türk dini alanında ilk
çalışma Ziya Gökalp tarafından yapılmış olup, bu çalışmasında eski Türk dinine
şamanizm denilemiyeceğine dikkat çekmiş, hatta bu tezini ısrarla savunmuştur.
Günümüzde bu alanda çalışmalar yapan bazı Türk kültür bilimcileri şamanlığın
Türkler’e özgü olmayıp bütün Asya’ya yayıldığını (Samoyedler’den Endonezya
adalarına kadar) ve Amerika kızılderili kültüründe de benzerlerine rastlanan bir sihir sistemi
olduğunu söylemektedirler.
Şamanlığın eski Türk topluluklarının diniyle bir ilgisi olmamasına
rağmen,arada şaşırtıcı benzerlikler bulunması doğal sayılmalıdır. Özellikle
eski Türk inancı olan Tengiciliğin uygulamalara açık olması, Şamanlığın ise
inançlara uyum sağlayabilme özelliği, yayıldığı bölgelerdeki halkın ruh
dünyasında kolayca uyarlanabilmesi benzerliğin sebepleri arasında
gösterilebilir. Böylece şamanlık eski Türkler’in inançlar sistemini yavaş yavaş
işlemeye başlamış, zaman içinde nerdeyse ayrılmaz bir bütünlüğe ulaşmıştır.
Şamanlığa mensup kimselerin fikrince dünya bir sürü katlardan
ibarettir.Yukardaki on yedi kat, ışık alemi olan semayı ve aşağıdaki yedi veya
dokuz kat* da
karanlıklar alemini meydana getirirler. Sema katlarıyla aşağıdaki
dünyanın katları arasında, insanoğullarının oturduğu yeryüzü vardır, böylece
yeryüzü, üzerinde yaşayan bütün insanlar ile birlikte, zikredilen her iki
dünyanın tesiri altında bulunur.[13]
Çin
kaynaklarından anlaşıldığına göre eski Orta Asya Şamanizm’inin temelleri Güneş,
yer, su, atalar ve ocaklar yani ateş kültleriydi. Bu bağlamda Asya halklarının
inandığı şamanlığın temelinde insan ve doğanın birlik ve beraberliği ve de
uyumu düşüncesi yer alır. Evren, dünya, insan, hayvan ve bitkiler alemi bir
bütün olarak düşünülür. Dünya ve Gök, yaratma eylemini birlikte iş birliği halinde gerçekleştirmektedir. Bunlar
bütün varlıkların yaratıcısı olmalarından ötürü kutsaldır. İşte bu yüzden
Asya’nın göçebe halklarında Gökle, yer suyu sayma ve bunlara saygı gösterme, bu
göçebe halkların inanışlarının özünü oluşturuyordu. Dağın eteğinde yada
zirvesinde, nehrin yada gölün kıyısında, yolun yada atın bağlandığı direğin yanında
bir göçebenin tanrıya yakarışında, bir kurt’un ulumasında özetle tüm yaşamında
ortak bir bilinç ile doğaya dönük inanç vardır.
Şamanizim de ruhların hiyerarşik bir düzeni olduğu gibi iyi ve kötü
ruhlar olarakta ayrılmaları göze çarpar. Oysaki Türk Tengri inancında Tengri
yaratığı ruhların ve bedene bürünmüş kişioğullarının arasında altlık-üstlük
ilişkisi bulunmaz. Aslında Şamanlığın, Tengri İnancı içine girebildiği en rahat
yer, ruh inancı ve kültürel uygulamalarıdır.
Şamanlık
etkisinin daha yogun görüldüğü Altay Türkleri’ne göre, insanın ruhu, doğmadan
önce gökte bulunur. Her şeyin sebebi olan ruhlar, doğumda da etkin bir
görevlidir. Doğuma yardımcı olan ruhların yanı sıra bunu engellemeye çalışan kötü
ruhlar yani Körmösler vardır. Şamanlık daha çok uygulama üzerine
şekillenmiştir. Oysa Tengri inancındaki ruhsal evren anlayışı şamanlığı
etkilemiş ve unsurları ayıklamayı zorlaştırmıştır. Örneğin, Orhun yazıtlarında
anlatılan Umay Türk
ruhçuluğunun en bariz göstergesiyken şamanlığın oluşturduğu mitlere kolayca
yerleştirilmiştir.
Günüm Türkistanına
bakılarak Şamanlığın daha az görüldüğü Anadolu Oğuz Türklerinde hala varlığını
devam ettiren ruhçuluğun en güzel göstergesi “Al ruhlar”dır. Al Ruhlar
arasında en sık dile getirilen Albasan’dır. Orta Asya Türkleri’nde Albastı;
Batı Türkleri’nide Albastı, Alkarısı; Altaylar’da Almıs; Yakutlar’da Abası;
Osmanlı metinlerinde ise Albız olarak geçer.
Eski
Türk geleneklerinde iki türlü Albastı’dan söz edilir. Bunlardan birincisi “Kara
Albastı” dır ki, Anadolu’da günümüzde halen halk inançlarında yaşayan kötü ruh
“Karabasan” sözcüğüne karşılık gelir. Diğeri ise “Sarı Albastı”dır. Sarı
Albastılar Şamanlar’ın okuduğu dua ve ilahilerle rahatlıkla kovulabilirler. Bunlar
çoğunlukla loğusa kadınlara görünürler. Ancak Kara Albastılar tehlikelidirler
ve sadece “Ocaklı” tabir edilen çok kuvvetli Şamanlar tarafından ortadan
kaldırılıp kovulabilirler.[14]
Abdülkadir İnan “Makaleler ve İncelemeler”
adlı kitabında Al Ruhları şöyle tanımlamıştır.” Al Ruhu tarihten önceki
zamanlarda, tarih devirlerinde tasavvur edildiği gibi, kötü bir ruh
olmamıştır.Bu ruh eski Türk Panteonu’nda kuvvetli, belki koruyucu Tanrılar’dan
biri olmuştur.Bu günkü Türk inançları onun kötü bir ruh olduğunu gösterdiği
halde bazı emareler de, onun bir zamanlar koruyucu ruh olduğunu bildirmektedir.”
Şamanlık ile Türk Tengri
inancının en önemli ayrımlarından biride Ölü gömme adetleridir. Bilindiği gibi
Tengri İnancı başlangıçta uygulamasızdı. Ancak zamanla yaşanılan olaylar(Bozkır
halklarında çok sık görülen ruhsal deneyimler) kültürel öğelere dönüşerek
kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Ataların ruhlarını kutsal sayan Türkler ölümden
sonraki hayat için bazı uygulamalar geliştirmişlerdir.
10.yy’da Oğuzlar’da büyük bir kişi öldüğü zaman ev biçiminde bir mezar
hazırlanır, ölü, giysisi ve silahları ile buraya gömülürdü. Mezara ayrıca
kımızda koymak unutulmazdı. Mezar kapatılıp bir Kümbet haline getirildikten
sonra, ölenin atlarından yüzlercesi kesilip, eti yenir, derileri ile başları
sırıklara asılırdı. Nihayet ölünün yaşarken öldürdüğü düşman sayısı kadar
tahtadan Balballar yapıp mezarın başına dikmek adetti. Oğuzlar’ın inanışına
göre, ölü kendisne kurban edilen atlara biner ve tahta heykellerle simgelenen
düşmanlarıda ölüler dünyasında ona hizmet ederdi.
Türkler, kendi ölülerinin mezarlarına “Bark” dedikleri küçük bir ev
yapmayı da ihmal etmezlerdi.Göktürk kağanları ve özellikle Kül-Tiğin için
yapılan barklar, taştan yapılmış ve oymalarla süslenmişti.Barkın içine
yazılarda yazılırdı..Bu evin içinde ayrıca Tanrı’ya verilecek kurbanlar için
bir sunak yeri bulunur ve ölününde bir
resmi ile heykeli saklanırdı.Çin tarihçilerine göre Kül-Tiğin’in de böyle bir
resmi yapılmıştı.Bu resim Kül-Tiğin’e o kadar çok benziyorduki, Bilge Kağan
hergün barka gieliyor ve kardeşinin resmine bakarak ağlayıp, gidiyordu.[15] Ayrıca Türkler
ölüleri gizli olarak gömerlerdi. Ruhların rahatsız edilmemesi ve yer altı oda
mezarı olan Kurgan’ın tahrib edilmemesini sağlamak başlıca amaçlarıydı.
Ayrıca mezarlar çok temiz
ve bakımlı tutulur, süslenir, çiçeklenir. Ruhun ölmezliğine inanıldığı için
"ölüm” kelimesi yerine “dünya değiştirdi”, “göçtü”, “don değiştirdi”,
“hakka yürüdü” gibi terimler kullanılır.Ayrıca “ruhu şad olsun” deyimide Tanrı
inancından kalmadır. Ruhun öbür alemde rahar ve huzurlu yani hükümdar gibi
yaşaması için temennidir. Anadolu’da hala kullanılır. Türk inancına göre ölü
evden çıkarken parlak eşyaların üzeri örtülür, ev yıkanır, ölünün ayakkabısı
kapının önüne koyulur ve eşyaları ihtiyacı olanlara verilirdi. Bu örneklerdende
anlaşıldığı gibi güçlü bir ruhçuluk inancı bulunmaktadır.
Gök Türkler ‘de ölülere yapılan
törene Yuğ (veya Yoğ) adı verilirdi. Birisi ölünce cenazesi önce çadırına
konurdu. Bütün yakınları ölünün adına kurban olarak bir koyun ve bir at kesip çadırın
dışına bırakırlar. Sonra feryat ederek atları çadırın çevresinde yedi defa
koştururlar, çadırın giriş kısmının önünden geçerken bıçakla yüzlerini
çizerler. Böylece kan ile gözyaşı birbirine karışır. Sonra ölüyü gömmek için
uygun bir gün seçilir. Bir kimse bahar ve yaz mevsiminde ölmüşse, cenazesi
ağaçların yaprakları dökülünceye kadar, güz veya kış mevsiminde ölmüşse ağaçlar
yaprak çıkarıncaya kadar bekletilirdi. Önce ölünün atı yakılarak külleri,
kullandığı eşya ile birlikte ölü ile gömülür. Gömme günü ölünün bütün yakınları
kurban için çeşitli şeyler getirir, mezarın çevresinde at koşturarak feryat
eder ve yüzlerini yaralarlar. Ölü gömüldükten sonra mezarı üzerine dikilen
taşlar (Balbal) yenilen düşmanın öbür dünyada galip gelene hizmet edeceğine işaret
ederdi. Orkun yazıtlarında, Bilge Kağan'ın kardeşi Kül Tegin'in ölümü
dolayısıyla yaptığı matem merasimine komşu boylardan gelen heyetler arasında
yas tutan (Yoğçı) ve ölüye ağlayan (Sığıtçı) kişilerin bulunduğu
belirtilmektedir.
“Atalar” ve “Ölüler kültü” birbirini
destekleyen iki önemli inanç sistemi olarak Türkler’in tarihinde hep ön planda
yer almıştır. “Yatırlar”, “Türbeler” ve “Adak yerleri” bu denli etkin bir halk
inancı olarak yaşayabildiyse, bunun en önemli nedeni, Eski Türk Kültürü’ndeki “Atalar
Kültü” dür.
Tengri
inancının din adamı sınıfı yada tapınak sosyalizmi yoktur. Kişioğulları ruhunun
temizliği kadar toplumda Ocak sahibidir. Ocak kutsaldır. Tanrı
kişioğullarına özgür bir irade vermiştir. Oysaki Şamanlıkta ırsi ve marazi bazı
özelliklerin bulunduğu iddia edildiği gibi, aksine olarak, ruhlar tarafından
şamanlığa davet edildiğine inanılan bu kimseye Sibirya kavimleri arasında korku
ile karışık bir saygı gösterildiği de bilinir. Nitekim, ilk şamanın ortaya çıkışına
dair efsanelerde, ruhlarla münasebette bulunduğuna inanılan şamanın, üstün
kabiliyetleri ve farklı bir yaradılışı bulunduğu kabul edilir. Bu yönüyle
Tengri inancından ayrılır.
Sonuç
Dünya tarihine birçok alanda katkı sağlamış
Türklerin İnançları, dinler tarihi açısından irdelenmesi gereken önemli
konulardan biridir. Türkistan, Moğolistan, Güney Asya hatta Amerikada bile
izlerine rastlanan Şamanizmin Türklerin en eski inancı olmadığı araştırmalarla
ortaya çıkmıştır. Tengri inancı özünde evreni yaratan, düzeni sağlayan
kişioğullarına Kut veren, cinsiyeti olmayan sonsuz güce sahip yaratıcıdır.
Anadolu Türklerinin forklorik uygulamalarından anlaşılıyorki Türkler hangi dine
inanırsa inansın genetik hafızaya kodlanmış gibi Tanrı inancını kuşaktan kuşağa
aktararak yaşamıştır. Tengri İnancının en derin izlerini Anadoluda görmemiz
mümkündür. Tengri Türk düşüncesine göre Evrendir, sonsuzluktur ve kadiri
mutlaktır. Bu incelememizde amacımız Şamanlığın Tengri inancının hangi
unsurlarına sızdığını bilimsel veriler ışıgında gösterebilmekti. Tengri İnancı
sonsuz bir evrense Şamanlık sadece evren içinde bir yıldızdır. Tengri
sadece bizim geçmişimiz değil, daha fazla bizlerin geleceğidir. Türkleri ve
kişioğlunu kurtaracak tek yol Tengri'dir.
KAYNAKÇA
Namık Kemal Zeybek, Türk’ün İnancı, Doğan
Yayıncılık, İstanbul 2017
Dinler Tarihi Ansiklopedisi, Medya Ofset 1999
Gyula Nemeth, Attila ve Hunları, Ankara Ünlversitesl
Basımevi- Ankara
Divan-ı Lüğat’t-Türk, çev.Besim Atalay, Ankara 1941
Muharrem Ergin,
Orhun Abideleri , İstanbul 1970
Orhan
Türkdoğan, Türk Tarihinin Sosyolojisi, İstanbul 2003
Bahaddin Öğel ,Türk Kültürü’nün Gelişme Çağları II,M.E.Basımevi,
İstanbul 2001
Ergun candan,Türklerin Kültür Kökenleri, Sınır Ötesi
Yayınları,İstanbul 2002
Michael
Harner, Şamanın Yolu,çev. Rezzan Pişkin ,Bursa Ruhsal Araştırmalar
Derneği Aylı Derğisi
Cemal Şener ,Türklerin Müslümanlıktan Önceki Dini
Şamanizm, İstanbul 1997
W.Radlof ,Sibiryadan Seçmeler, çev. Ahmet Temir, M.E
basımevi, İstanbul 1976
* Etnolog / Kültür
Tarihçisi
[1] Dinler Tarihi
Ansiklopedisi, Medya Ofset 1999, s 270
[2] Gyula Nemeth,
Attila ve Hunları, Ankara Ünlversitesl Basımevi- Ankara, S 96
[3] Divan-ı
Lüğat’t-Türk, çev.Besim Atalay, Ankara 1941, s.376
[4] Muharrem
Ergin, Orhun Abideleri , İstanbul 1970, s 25
[5] Namık Kemal
Zeybek, Türk’ün İnancı, Doğan Yayıncılık, İstanbul 2017, s32-33
[9] Namık Kemal
Zeybek, a.g.e, s34
[10] Namık Kemal
Zeybek, a.g.e, s 49
[11]
Michael Harner, Şamanın Yolu,çev. Rezzan Pişkin
,Bursa Ruhsal Araştırmalar Derneği Aylı Derğisi, s 10
*Dokuz Türkler’de
kutsal rakamdır. Dokuzun as ve üs katları da yine önemli rakamlardandır. Dokuz
Tuğ, Dokuz Oğuz, Dokuz Boy, Dokuz Yer, Dokuz Gök gibi… Tuva Cumhuriyetinin
başkenti olan Kızıl şehrinin yakınlarında Dokuz Bulak adı verilen bir su kaynağı
vardır. Türklerde 9, 19, 90, 99, 900 şeklinde bir sıralama önem kazanır. Slav
kökenli kültürel anlamda Türkleşmiş olan Boşnaklarda Bosna Irmağı’nın 99
kaynaktan beslendiği söylenir. Moğollarda güneyde 99, kuzeyde 77 tanrı vardır.
Ayrıca 17 ve 19 diğer kutsal ve önemli sayılar olarak görülür. Kahramanlar üçlü
yol kavşakları arasında kalırlar ve seçim yapmaya zorlanırlar. Yine Moğollarda
göğün dokuz oğlu olduğu kabul edilir. Dokuz Arka; eski dönemlerde soyluluk
gösterme ve belli etmesi açısından, bir kişinin babasından itibaren geriye
doğru dokuz atasının sayılıp açıklanmasıdır. Moğollarda Arban Gurban adı
verilen dokuz tıp tanrısı vardır. Nart destanlarında da zaman zaman bu rakama
rastlanır. Örneğin Demirci Debet’in dokuz oğlu olduğu söylenir. (Kaynak: Türk
Söylence Sözlüğü, Deniz Karakurt)
Yorumlar
Yorum Gönder