Türklerin İskan Çalışmaları





Aytaç BOZKUYU*

GİRİŞ


İskân ve uygulama alanları, kavramsal olarak insanın veya toplumun bir bölgeden başka bir bölgeye yerleşmesini ifade eder. İskân hareketleri insan var olduğu andan itibaren başlar diyebiliriz. İhtiyaçlar, savaşlar, kıtlıklar ya da doğal afetler gibi mecburi sebeplere dayanan İskânların yanı sıra yeni yerlere göç etme şeklinde keyfi de olabilmektedir.
İnsanlık tarihine bakılırsa mağara hayatının bitimiyle birlikte nehir ve göl kenarlarına, verimli arazilerin ovalarına yerleşildiği görülür. İnsan ihtiyaçlarının itici gücü olan açlık, susuzluk ve temel geçim kaynaklarının tükenmesi göçlerin ana nedenlerindendir.
Çağlar öncesinde mağarada yaşayan insan, ağaç tepelerine yaptığı yaşam alanlarını artık ovaya taşıyarak güvenli sahalara çevirmek amacıyla mimari çalışmalarıda başlatmıştır. Öyle ki ilk köy ve şehir yerleşmelerine bakılacak olursa, evlerin iklim şartlarına, güvenlik durumlarına göre şekillendiği anlaşılır. Asırlar öncesinde dünya küçük bir köy sayılırken sınırların olmadığı alanlarda doğudan batıya kuzeyden güneye serbest göçler yapılmaktaydı. Medeniyetleri şekillendiren bu hareketler, insanlığın yeni bir boyut kazanmasına hatta tarihe derin izler bırakmasına sebep de olmuştur. Örneğin MÖ ve MS Orta Asya (Türkistan)da dünyanın çeşitli yerlerine yapılan Türk göçleri tarihin akışını değiştirmiş, doğu ile batıyı tanıştırmış kültürel aktarım sağlamıştır.
Devletlerin ve imparatorlukların geniş topraklar üzerindeki hâkimiyeti arttıkça insanların hareket kabiliyetleri azalmıştır. Özellikle sınıflı toplumlarda ya da toprağa bağlı feodal sistemlerde insanların özgür davranması düşünülemeyeceği gibi bir başka yere istekli olarak yerleşmeleri de düşünülemez. Ancak, dini yaymak amacıyla yer değiştirmeler sıklıkla yaşanmıştır. İslam tarihine bakıldığında Müslümanlar gaza ve cihat anlayışıyla gayrimüslim alanlara Fütuhat ve iskânlar gerçekleştirmişlerdir. Zorunlu ya da istekli şehir hayatına entegre olan gruplar ile göç hayatını bırakmayıp sürekli yer değiştiren gruplar arasında maddi manevi ve kültürel farklar de oluşmaktaydı. Bu durum genelde devletleri farklı politikalar geliştirmeyi etmiştir.
Farklı bilimsel disiplinlerin inceleme alanlarına giren göç, sosyal, politik, ekonomik, ekolojik veya bireysel nedenlerden kaynaklanan hem zaman hem de mekan hem de amaç açısından irdelenmesi gereken bir değişim sürecidir. Bu süreç toplumsal yapıda farklı sonuçlara yol açması bakımından temelde sosyolojik bir olgudur.[1]
Göç olgusu iskân uygulamalarının bir nedeni olabileceği gibi İskân siyasetinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle İskân siyasetinin ve uygulamalarının temelinde göç kavramının yer aldığı söylenebilir. Bu noktada yerleşme kavramının tanımlanması gerekmektedir. Yerleşme kavramı kent bilim terimleri sözlüğü de bir toplumsal kümenin ya da kalabalık bir nüfus topluluğunun yaşamak aynı zamanda ekonomide etkinliklerini sürdürebilmek için belirli bir yeri seçmeleri olarak tanımlanır. Yerleşmeler bireysel olabileceği gibi kitlesel, kabilevi ya da aynı amaca özgülenme şeklinde yapılabilmektedir.
İlkçağdan beri mevcut iktidarlar bu tür yerleşimlerde toprağa bağlı grupları, sürgün diyebileceğimiz uygulamalara tabi tutmuşlardır. Örneğin Babil Kralı nebukadnezar, israiloğullarını Doğu Akdeniz'den çıkartmıştır. Roma İmparatorluğu isyanların artması nedeniyle, Pers İmparatorluğu istihbarat nedeniyle, İskender imparatorluğu ise doğu batı sentezi amacıyla asıl kütleden alarak stratejik alanlara yerleştirme yapmıştır.
İskân faaliyetleri ile göç hareketleri birbirine karıştırılmamalıdır İskan bir bölgeyi şenlendirmek-insan faaliyetlerine açma-üretimi, nüfus dengesini ve savunma gücünü artırmak amacıyla devlet tarafından bilinçli yapılmış bir faaliyetken,  göç hedefli ya da hedefsiz kitle hareketleridir. Göç mevcut iktidarın düzenin sağlanmasını zorlaştırdığı gibi Kontrolsüz yapılan bireysel ya da kitlesel yer değiştirmeler iktidarları ekonomik ve sosyal açıdan zora sokmuştur. Toplum psikolojisi ağır travmalar geçirebileceği gibi iyi tahlil edildiğinde birbirine kenetlenmiş kitleleri dönüşebilmektedir.
19. yüzyıl dünya devletlerine baktığımızda, Fransız İhtilali'nin milliyetçilik fikrinden etkilenmekte birlikte sınırlarını güvence altına alma gereği duymuşlardır. Bu sebeple mevcudiyetini şehirleşmiş ve yerleşmiş kitlelerin oluşmasına bağlamışlardır. Daha önceki yüzyıllarda aidiyet duygusunu zayıflaması nedeniniyle kendi başına hareket eden milyonlarca insan artık yeni Dünya devletleri için bir tehdit unsuru olmuştur. O kadar ki ülke sınırlarını izinsiz aşan bireysel-kitlesel büyük siyasi sorunlara da sebebiyet vermişlerdir.
19. yüzyıl dünya devletleri vatandaşlık bağı ile kontrol altına almaya çalıştığı toplumu bütünleştirmek amacıyla göcerevli/göçebe unsurları yerleştirmek için büyük çaba harcamıştır.
Göçmen kabul politikaları istisnai durumlarda milletlerarası antlaşmaları konusu olmakla beraber esas olarak bir iç hukuk meselesidir. Ulus devletlerin tabiiyet konusunda olduğu gibi göç konusunda da mahfuz yetkileri söz konusudur. Her devlet kimleri göçmen olarak kabul edip kimlere etmeyeceğini kendisi karar vermektedir.[2]



Cumhuriyete kadar Türklerde iskân faaliyetleri
a)İslam öncesi İskân çalışmaları
Günümüz Moğolistan’da bulunan Ötüken ve Karakurum şehirleri Türklerin tarih sahnesine çıktıkları yerlerdir. Yarı göçebe bir hayat tarzına sahip olan Türklerin geçim kaynakları hayvancılık olduğundan yazın yaylalarda kışın ise ılıman ovalara, kışlaklara inmişlerdir. Sürekli hareket eden kitleleri merkezi yönetime bağlamak zordur. Nitekim Hunlar ve Avarlar döneminde boyların izinsiz yer değiştirmeleri sonucunda isyanlar çıkmıştır. Göktürkler döneminde ilk defa sistemli bir İskân siyaseti uygulanmasına karar verilmiştir. Daha sonraki Türk devletlerinde de uygulanacak olan siyasete göre sınır boylarına, güvenlik nedeniyle yerleştirilenler vergiden muaf olmakla birlikte çeşitli ayrıcalıklara sahip olacaktır.
Türklere göre daha eski bir yerleşik kültüre sahip Çin, dışarıdan gelen göçmenleri (Türk, Moğol, Tunguz)Çinlileştirmek için planlı asimilasyonla birlikte iskân uygulamıştır. Çin baskılarına dayanamayan Türk kavimlerinin birçoğu daha verimli Doğu Avrupa, Kafkasya, Ortadoğu ve Anadolu’ya doğru göç etmişlerdir. Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları zamanında ise Türkler devletlerinin devamı için kendine özgü İskân uygulayacaklardır.
b)Selçuklu Devri İskân çalışmaları
1038’de Tuğrul Bey tarafından Nişabur ’da kurulan Büyük Selçuklu Devleti'nin atası olan Selçuk Bey bir iskân sonucunda Cend şehrine gelmiştir. İslam'dan sonra Türklerin batıya göçü artmıştır.  Öyle ki İslam Devletleri Türklerin askeri gücünden yararlanarak Avasım denilen şehirler yerleştirilmişlerdir. Fetih ve İskânlar sonucunda Türklerin batıya yerleştirmeleri geldikleri yerleri vatan saymaları hızlanmıştır. 1071'de Alparslan Bizans İmparatoru Romanus Diogenes ile yaptığı Malazgirt Savaşı'yla birlikte Türkistan'daki Türk boyları kitleler halinde Anadolu'ya gelmişlerdir.
Orta Asya'dan Anadolu'ya gelen Türkmen göçebeler ve yerleşik hayata geçenler olmak üzere iki kısma ayrılıyordu. Bunlardan yerleşik hayata geçenler orada da köy, kasaba ve şehirlerde oturuyorlardı.[3]
13. yüzyılda ise Moğol istilaları bir kez daha Anadolu’yu Türk yerleşimcilere açılmıştır. Öyle ki Türkiye Selçuklu Devleti kendisinden yer isteyen konar/göçer Türkmen taifesini Bizans sınırında iskân ederek hem güvenliğini sağlıyor hem de nüfusu arttırıyordu. 12.yüzyılın ilk yarısında Batı kaynaklarının Anadolu’dan Turkia diye bahsetmeleri bunun kapsam ve etkisini gösterir. Osmanlı Beyliği'nin atası olan Ertuğrul Gazi'de 1230’larda Türkiye Selçuklu Devleti sultanı I.Alaaddin Keykubat tarafından önce Ankara'ya daha sonra da Bilecik'e iskân edilmiştir. Türk-İslam devletleri iskânı genelde gayrimüslim gruplara karşı bir güç oluşturmak amacıyla uygulamışlardır.
Anadolu'da bir taraftan fetih hareketleri devam ederken bir taraftan da fethedilen yerlerde iskân faaliyetleri sürdürülmüştür. Bu amaçla birtakım şehirler kurulmuş, idari, dini ve sosyo-kültürel, iktisadi birtakım müesseseler vücuda getirilmiştir. Anadolu'daki şehirlerin Türk-İslam şehircilik geleneğine göre ve bir plan dâhilinde teşekkül ettiği görülmektedir. Öncelikle yeni kurulan bu şehirlerde şehrin merkezine adına Cami-i Kebir denilen bir Ulu Cami, bunun etrafında medrese, kütüphane, imarethane gibi dini, ilmi ve sosyal yönden hizmetler veren birtakım kurumlardan meydana gelen bir külliye inşa edilmiştir.[4]
C)Osmanlı Dönemi İskân çalışmaları
Biraz önce bahsettiğim üzere Osmanlı Beyliği'nin kuruluşu da bir iskân ile başlar. Türkiye Selçuklu Devleti tarafından adı verilen Bizans sınırındaki Söğüt ve Bilecik‘e yerleştirilen Oğuzların Kayı boyu, gaza ve cihat politikası ile zamanla güçlenerek 1299’da beyliğe dönüşmüştür. Osmanlı Beyliği'nin devlete, Devleti’nde imparatorluğa dönüşmesine en büyük katkı sağlayan hiç şüphesiz uygulanan iskân politikasıdır.
Orhan Gazi döneminde Süleyman Paşa Gelibolu’ya çıkartma yaptığında harap olmuş bir yerde karşılaşır ve buraya Anadolu’dan getirilen Yörük/Türkmen taifesi yerleştirilerek şenlendirme yapar. Bu şekilde genişlemek isteyen beylik 1369’da I.Murat’ın politika olarak uygulamasıyla ciddiyet kazanır. Osmanlı sınırları genişledikçe Anadolu’da özellikle Konya, Kayseri, Karaman, Niğde, İçel, Adana, Afyon ve Sivas gibi İç Anadolu, Akdeniz bölgelerinde Yaylak Kışlak hayatı yaşayan Türkmen/Yörük tarifesi alınarak Balkanlara yerleştirilmişlerdir. Osmanlı sosyal ekonomik hayatının önemli unsurlarından olan bu konar/göçer Yörükler belirli bir coğrafyada otlaktan yaylaya geçmeleri Yaylak/Kışlak mahalleri arasında bir bölgede dolaşmaları sebebiyle Osmanlı kanunnamelerine “konar/göçer taifedir karada ikametleri yoktur.” şeklinde ifade edilmiştir.[5]
Kuruluş döneminde başlayan İskân ve istimalet çalışması Balkanlarda sınırlar genişledikçe üzerinde ciddiyetle durulması ve politika geliştirilmesini gereken bir hal almıştır.
Balkanlara en büyük ve en kapsamlı Türk yerleşimi Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılmıştır. Anadolu'daki Türk Beylikleri içinde nüfus ve arazi bakımından en büyük beylik olan Karamanoğulları Beyliği (1250-1487) 2 milyon nüfusa, 25.000 süvari, 25.000 yaya ve ayrıca aşiretlerin askerlerinden oluşan büyük bir orduya sahipti. Fatih 1466 yılında ordunun başına kendisi geçerek başkent Larendeyi(karaman) aldı ve Karamanoğulları'nın topraklarını Osmanlı topraklarına kattı. Sadrazam Mahmut Paşa'ya buralardaki Türkmenlerin, İstanbul ve Rumeli'ye iskân edilmeleri emrini verdi. Böylece hükümdarlığı zamanında fetihleri tamamlanan Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan, Eflak, Boğdan ve İstanbul başta olmak üzere tüm Balkanlara; Karaman, Konya, Aksaray Niğde ve Kayseri'den gönderilen Türkmen kitleleri yerleştirildi. Ayrıca Karamanoğulları ile birlikte hareket ederek Osmanlılara karşı koyan ve 1425 yılında yıkılarak Osmanlı Devletine katılan Aydınoğulları Yörükleri de aynı şekilde Balkanlar'a yerleştirildi. Fatih Sultan Mehmet bu savaşçı Türkmen ve Yörükleri Balkanlar'a yerleştirerek hem Anadolu'daki topraklarını güvenceye aldı ve yeni isyanları önledi; hem de Balkanlar'ı Türkleştirerek yeni haçlı seferlerinin düzenlenmesini engellemiş oldu. Balkanlar'a yerleşen bu Türkmen ve Yörükler, bundan sonra Osmanlı Ordusunun vurucu gücü ve imparatorluğun Balkanlardaki güvencesi oldular. Balkanların fethinde bulunan ve fetihten sonra orada yerleşenlerin çocuklarına Evlad-ı Fatihan (fatihlerin evlatları) denildi.[6]
Osmanlı İmparatorluğu'nun fetihleri sonucunda Balkanlar'da, Anadolu'nun hemen her tarafından gelen, çoğunluğu ise Karamanoğullarının ve Aydınoğularının oluşturduğu büyük bir Türk nüfusu ortaya çıkmıştır. Balkanlar'da ki Türk yerleşimleri, Osmanlı Mufassal Tahrir Defterlerindeki kayıtlarda mevcuttur ve köy isimleri olarak bulunmaktadır. Ayrıca XV. yüzyılda Celali isyanları nedeniyle Anadolu'daki bazı Türk toplulukları da Balkanlara göç etmiştir.
Fatih döneminde iskân tek yönlü olmamıştır. Balkanlardan da özellikle Arnavutluk, Bosna, Hersek ve Karadağ gibi yerlerden Anadolu’ya göçmen getirilmiştir.
İlk defa Türkiye'ye Fatih Sultan Mehmet zamanında getirilen Arnavutlar, 1468 senesinde İstanbul’un Arnavutköy semtine yerleştirilmişlerdir. Arnavutköy, 1468 yılında Arnavut göçmenler tarafından oluşturulmuştur. Kültürümüzün temel taşlarından olan, semtlere (Arnavutköy, Arnavutkaldırımı), yemeklerimize (Arnavut ciğeri), kişilik özelliklerine (Arnavut inadı) adını verdiğimiz Arnavutların, Anadolu’ya ilk göçleri, yaşadıkları Arnavutluk toprağının Osmanlı Devleti yönetimine geçmesiyle başlamıştır. Arnavutlar, Osmanlı Devleti idari makamlarında en fazla görev almış etnik grubu oluştururlar. Osmanlı Devleti’nde sadrazamlık görevine getirilen 215 kişiden 35'i Arnavut’tur. Günümüzde ise, Türkiye’de beş milyon kadar Arnavut olduğu sanılmaktadır.[7]
1571’de II. Selim döneminde Lala Mustafa Paşa tarafından Kıbrıs Venediklilerden alınmıştır. Kıbrıs’ta hâkimiyetin sürekliliğinin sağlanması, toprağın işlenerek ekonomiye kazandırılması ve ticaretin canlandırılabilmesi için Türk nüfus yeterli değildi. Bu durumu gören Kıbrıs Beylerbeyi Sinan Paşa Sultan II. Selim’e bir mektup göndererek Kıbrıs’ın arazi, nüfus ve gelir durumu hakkında bilgiler vermiş, Venediklilerden boşalan arazinin işlenemediğini, Ada’nın kalkınması için yeterli sayıda sanatkâr bulunmadığını bildirmiştir. Bu mektup üzerine Sultan II. Selim, Kıbrıs’ın kalkınması, zenginleşmesi ve Kıbrıs’taki Türk nüfusun takviyesi için 22 Eylül 1572 tarihli bir hüküm ile Kıbrıs’a Türk ailelerin iskânını emretmiştir.
1572 yılından itibaren başlayan Osmanlı iskân politikası 1689’da sona ermiştir. Genelde İç Anadolu’dan önce istekliler sonra da afete uğrayanlar getirilmiştir. Örneğin Konya’ya bağlı Akşehir sancağında çıkan yangın felaketi sonucu 130 hane yanmış ve evsiz ve işsiz kalan insanlar Kıbrıs’a yerleştirilmiştir. Belgelere göre Aksaray, Beyşehir, Seydişehir, Anduğı (Niğde-Altunhisar), Develi hisar, Ürgüp, Koçhisar, Niğde, Bor, Ilgın, İshaklı ve Akşehir’den toplam 1689 aile 1572’de Kıbrıs’a gönderilmiştir. Ayrıca, Anadolu diğer vilayetleri ile ve Suriye vilayetlerinden isteyenler ve Toroslardan da Yörükler Kıbrıs’a getirilmiştir. Osmanlı yönetimi adaya özellikle meslek sahibi olan insanları göndermiş ve bunları üç yıl vergiden muaf tutmuştur.[8]
Kıbrıs, Beylerbeylik statüsünde kabul edilerek Avlonya Sancaktarı Muzaffer Paşa, Beylerbeyi olarak atanmıştır. Baf, Mağusa, Girne sancak olarak düzenlenmiş ve Beylerbeyliğin gelişmesi için Alâiye, Tarsus, İçil, Zülkadiriye ve Sis sancakları Kıbrıs’a bağlanmıştır. Adada, Kıbrıs Kanunnamesi hazırlanıncaya kadar Karaman Vilayeti Kanunnamesi uygulanmıştır.[9]
1878 Berlin Anlaşmasında Ada, İngilizlere kiralanınca, buradaki Türk halkı, Anadolu'ya göç etmeğe başlamıştır. Bu göçlerle 15,000 kişi Anadolu'ya gelmiştir. Lozan antlaşmasıyla ada İngilizlere bırakılınca, göçler daha da hızlanarak 24,000 kişi Türkiye'ye gelmiştir.. 1878'den itibaren göç edenlerin sayısı 70,000’i bulmuştur. Gelenlerin çoğu Ankara, İstanbul ve İzmir’e yerleştirilmiştir.
Balkanlara yerleştirilen Türkler yaklaşık beş yüzyıl barış ve güven ortamı içinde yaşadıktan sonra Fransız ihtilaliyle ortaya çıkan Milliyetçilik düşüncesi Balkan ulusları arasında yayılmıştır. İlk önce Sırplar isyan etmiş ve arkasından Rusların desteğiyle Rumlarda Eflak ve Mora’da isyan etmişlerdir. Ayaklanmalarla birlikte yüzyıllardır beraber yaşadıkları Türkleri bölgeden çıkartmaya çalışmışlardır.
Türklere yönelik İlk kanlı tasfiye hareketi 1820’li yıllarda, bugünkü Yunanistan’ın güney ucunda, Mora Yarımadası’nda yaşandı. Yunan başpiskoposunun “Hıristiyanlara huzur! Konsoloslara saygı! Türklere ölüm!” sözleriyle bir daha hiç dinmeyecek kin ve düşmanlığın fitili ateşlendi. Yunanistan’ın bağımsızlığını hazırlayan 1821 isyanı, buradaki Türklerin toptan katline dönüştü ve tüm Balkan ülkelerine model oldu. Yunan ayaklanmasını anlattığı 1861 tarihli kitabında George Finlay, şunları yazdı: “Adamlar, kadınlar ve çocuklar hiç acımadan ve sonra da pişmanlık duyulmadan öldürüldüler… İşlenen suç bir ulusun suçu idi.” Alison Phillips 1897’de yayımlanan kitabında öldürülen Türklerin sayısının 25 bin olduğunu yazdılar.[10]
Toprak kayıplarının artması sınırların daralması ile birçok insan göçmen durumuna geçmiş ve Osmanlı Balkanlarda güç kaybettikçe Türkler üzerindeki baskıda artmıştır. Anadolu’da ise 17. Yy’da başlayan Celali isyanları birçok insanın büyükşehirlere göç etmesine sebep olmuştur.
Bununla birlikte zaten konargöçer olan Türkmen aşiretleri de yeni yurtlar bulmak için hareketlenmiştir. Yaşanan yenilgilerle birlikte devlet otoritesinin kaybı, bölgelerde konargöçer aşiretlerin tarım arazilerine zarar vermeye başlamalarına mallarının vergilerini ödemelerini geciktirmelerinin önünü açmış bölgelerinde eşkıyalık yapmalarına kadar varan başıbozukluğa sebep olmuş ve tüm bu sebepler Osmanlı İskân sorununa karşı karşıya bırakmıştır.[11]
 Devlete vergisini vermeyen ve eşkıyalık yapan aşiretlere yerleşmeleri halinde vergi indirimi yapılmış aksi halde Suriye ve Kıbrıs'a sürgün edilmişlerdir. Örneğin; Niğde sancağına bağlı Yahyalı kazası köylerine zarar veren Danişmendlü Türkmenleri, İçel ve Alaiye sancaklarında bulunan Karahacılı cemaati, Kayseri civarı şekavette bulunan Mamalu Türkmenleri, Aydın ve civarındaki Yeni il Türkmenleri çevrelerine verdikleri zarar gerekçesiyle derbentçi yazılarak iskânları sağlanmıştır. Osmanlı Devleti’nin aşiretleri iskân ettiği belli başlı bölgeler Aydın, İçel ve Teke, Konya ve Karaman, Ankara ve Nevşehir ile Çukurova bölgelerinde yoğunluk göstermiştir. Buralarda iskâna tabi tutulan aşiretler ve onun bakiyeleri daha sonraki dönemde de iskâna konu olmuştur. XVIII. Yüzyılda başlayan bu süreç devletin son yıllarında da gündemi işgal etmiştir.[12]
XVII ve XVIII. yüzyılda yapılan bu iskân hareketlerinin iskân sahaları şunlardır: Kütahya-Aydın yöresi, Konya Karaman Bölgesi, İç-İl ve Teke havalisi, Ankara-Nevşehir yöresi, Sivas-Erzurum yöresi, Çukurova bölgesi, Diyarbakır-Malatya yöresi, Kıbrıs adası, Rakka ve Halep Eyaleti, Rumeli eyâleti. 1691 yılından başlayarak 19. yüzyılın ilk yıllarına kadar devam eden bu süreçte aşiretler ile devlet arasında adeta köşe kapmaca oyunu oynanmıştır. Bir kısmı kendiliğinden yerleşmiş olmakla beraber genelde aşiretlerin bu iskân hareketine karşı geldikleri gözlenir. Konar-göçer hayatlarını bırakmak istememeleri, emredilen mahale gitmek istememeleri gibi sebepler bunda etkili olmuştur. Bu iskân sırasında kendiliğinden yerleşmeler dışında, sürgün ve derbentçi kaydedilme yöntemleri önemli yer tutar.[13]
Osmanlı ekonomisinin giderek kötüleştiği 19.yüzyılın ikinci yarısında idare ve vergi alanlarında düzenlemeye gidilmiştir. 1864’de yayınlanan Vilayet Nizamnamesi ile eyaletler vilayete, sancaklar livaya çevrilmiş kazalara ise merkezden Kaymakam atanmıştır. Bu düzenlemelerin amacı göçebe aşiretleri yerleştirmek vergilendirmek ve toprakları işler hale getirmektir.
Orta Anadolu’da aşiretler en yoğun olarak yaşadığı Ankara, Yozgat, Kırşehir, Nevşehir, Çorum, Konya, Sivas, Yozgat taraflarında bulunan Rişvanlı, Haremeyn, boynuinceli, Çelikhanlı, Cihanbeyli, Kuzugüdenli, Şeyh Benli, Türkkanlu ve diğer aşiretler eşkıyalık ve yol kesicilik yapmaktadırlar.[14]
Konar-göçerlerden alınan vergiler konusuna bir örnek olması için Avşar Beylerinden Çerkez Bey örneğini vermek yeterli olacaktır. Çerkez Bey halktan topladığı 1700 kese akçe vergiyi hazineye teslim etmemiş, Maraşlı Osman Paşa da bu vergiyi parayı tahsil etmek için görevlendirilmişti. Andırın mütesellimi Hasan Efendi ki Maraş Valisi Yusuf Paşa'nın adamıydı, Çerkez Beyin ödemesi gereken meblâğı azaltmış bu ise aşiret mensuplarının itirazına yol açmıştı. Çıkan karışıklıkta Maraşlı Osman Paşa ve adamları öldürülmüştü (20 Ocak 1845)[15]
Osmanlı Merkez yönetimi için tehdit oluşturan Türkmenlerin yoğun olarak yaylak-kışlak hayatı yaşadığı Çukurova, hem iç hem de dış siyaset açısından önemliydi. Nitekim bu bölgeye yerleşmiş olan Ermeniler özellikle İngiltere ve Fransa açısından önem taşıyordu.
Bu bölgedeki aşiretlerin yerleştirilmeye çalışılmaları 19. yüzyılın başına kadar devam etti. 1860'lı yıllara gelindiğinde bölgenin konar-göçer nüfusunun yine büyük bir yekün tuttuğu anlaşılıyor. Bu döneme bölgede; Avşar, Varsak, Reyhanlı, Sırkıntılı, Tecirli, Cerid, Oruçlu, Karacalar, Yağbasan, Bozdoğan, Ulaşlı, Kapulu, Delikanlu, Çelikanlu, Kırıntılı, Lek, Hacılar, Karafakılı, Şıhlar (Şeyhlü), Okçu-izzeddinlü, Amikî aşiretleri bulunuyordu. 18. yüzyılda ortaya çıkan bu şekâvet ortamı ve hükümet görevlilerinin basiretsizliği özellikle Güney Anadolu'da âyân, eşraf, hânedan, aşiret reisi, derebey vs. isimler verebileceğimiz mahallî güçlerin ortaya çıkmasına sebep oldu.[16]
Tanzîmat idarecileri iskânlar neticesinde ziraî üretimi arttırma yoluna giderken aynı zamanda ülkenin imârı üzerinde de duruyorlardı. Ülkenin mamur hale getirilmesi ve dolayısıyla "mülk ve milleti ihyâ etmek" düşüncesi hâkim olmaya başlamış ve bu çerçevede imar işlerinin hızlandırılması yol, köprü, suyolu gibi hizmetlerin yapılması üzerinde durulmuştu. Dolayısıyla iskân hareketi çok yönlü bir reform olarak karşımıza çıkmaktadır.[17]
1860'lı yılarda Amerikan iç savaşının başlaması dünya piyasalarında pamuğun önemini iyice arttırmıştı. En büyük pamuk alıcısı olan İngiltere Amerikan pamuğu yerine artık Mısır, Hindistan ve Çukurova'dan karşılamayı amaçlıyordu[18]. 1861 yılından itibaren Çukurova pamuğu önem kazanmaya başladı. Yalnız bu dönemde Osmanlı pamuk üretimi yılda 50 bin balya ile çok düşük bir miktarda idi. Üstelik kalite olarak Mısır ve Amerikan pamuğu ile rekabet edemiyordu. Artık Tanzimatçılar pamuk üretiminin arttırılması ve kaliteli pamuk yetiştirilmesi amacıyla pamuk tohumu getirttiler.[19] Bununla da kalmayarak pamuk üretimini teşvik etmek amacıyla 1862 yılında bazı tedbirler alınmıştı. Buna göre; pamuk üretimi için hâli arazileri tarıma açanların aşar vergisinden beş yıl muaf tutulması, pamuk gümrük rejimlerinin 10 yıl sabit kalması, pamuk işlemeye yönelik araç ve gereçlerin ithalinden vergi alınmaması, yol yapımında pamuk ekili bölgelere öncelik verilmesi vs. teşvikler ihracata yönelik pamuk üretiminin ciddi bir şekilde ele alındığını göstermektedir.[20]
1854’teki Kırım Savaşı sırasında asker sıkıntısını çekilmesi özellikle Çukurova bölgesindeki göçer aşiretleri yerleştirmeye zorunlu kıldı. Bu nedenle 1865'te aşiretlerin iskânı için Derviş ve Cevdet Paşa komutasında Fırka-i İslahiye kuruldu.
Kozanoğlularının isyanı ve buna bağlı olarak bölgede yaşayan Ermenilerin şikâyetleri, Gâvurdağı’nda Küçükalioğlu Dede Bey’in isyan etmesi ve Çukurova’da bulunan aşiretlerin, özelikle Tecirli Aşiretinin, uygunsuz davranışlarıda söz konusuydu.[21] Bu rahatsızlıkları ortadan kaldırma düşüncesi Fırka-i İslâhiye adında bir ordu kurulmasında önemli bir rol oynadı. Fırkanın askeri yetkilisi İbrahim Derviş Paşa, halkla ilgili işleri görmek üzere sivil yetkili ise meşhur tarihçi, hukukçu ve devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa'ydı.
Zeybek bahadırları ve Arnavutluk güzide erlerinden oluşan 7 tabur asker seçildi. Kurt İsmail Paşa da Fırkâ-i İslâhiye'nin bir müfrezesi olarak Sivas tarafından Kozan'a iltihak edecekti. Ayrıca Arslan Bey 200-300 kadar Gürcü ve Çerkez süvarisi ile Aleşkirdli Mehmet Bey de 200-300 kadar süvari ile bu orduya iltihak edeceklerdi. Girit, Adana, Maraş ve Halep askerlerinin de birer tabur katılması ile Fırkâ-i İslâhiye'nin toplamı 15 tabur piyade, iki alay süvari ve beş-altı yüz kadar Çerkez, Gürcü ve Kürt atlılarından oluşuyordu. Ayrıca özel muhasebeci ve muhasebe kalemi ile birkaç tahrirat kâtibi görevlendirilmişti. Ordu kumandanlarına verilen yetkiye göre "asker ve vergi bakayasının affına ve şehriye birkaç bin guruş kayd-ı hayat şartıyla ve emlak bedeli olarak maaş tahsisine" muktedir idiler. Hazırlıkları tamamlanan Fırkâ-i İslâhiye İstanbul'dan hareketle 28 Mayıs'ta İskenderun Limanı'na çıktı.[22]
Furka-i İslâhiye başıboş bir halde bulunan konargöçer oymakları karşılaşılan zorluklara rağmen başarılı bir metotla yerleştirmiş, göstermiş olduğu iyi niyet ve yardım sayesinde bazı aşiretleri kazanarak yapılan iskânda kolaylık göstermelerini sebep olmuştur. Hatta Fırkanın bölgeye gelmesinden çok önce yerleştirilmeleri için hükümete müracaat eden aşiretleri de vardır ki bunlar ancak Fırkanın yardımı ile yerleştirilebilmişlerdir. Yapılan İskân sırasında konargöçerlerin durumları icabı hayvanlarını otlatmak için iskân alanlarında meraların bulunmasına dikkat olunmuştur.[23]
Yeni yerleşim birimleri kurulurken hemen Tanzimat kaideleri tatbik edilmiş, kasabalar kurulup hükümet konağı, okul gibi hizmet binaları yapılmış, aşiret ağaları veya beylerinden güvenilir olanlara meclis üyeliği gibi görevler verilmiştir. Fakat bir kısmı da tehlikeli olup olmamalarına göre uzak ya da yakın yerlere sürgün edilmişlerdir. Yerleşenlerin çiftçilik yapmaları için gerekli düzenlemeler yapılmaya çalışılmıştır. Bu iskân hareketi sırasında ordu savaşmak yerine âdil uygulamalar ile çevredeki aşiretlere güven vermiştir. Bu nedenle birçoğu kendiliğinden yerleşmiştir. Tarıma elverişli araziler şenlendirilmiş, güvenlik sağlanmış ve özellikle Çukurova gibi bir arazinin tarıma açılması sağlanmıştır. Bu yönüyle Tanzimat Dönemi iskân politikası Çukurova tarihi açısından büyük önem taşımaktadır. Aynı şekilde Amik Ovası ile İslahiye Ovası da bu dönemde ziraata açılmıştır. Osmanlı Devleti'nin son çeyreğinde bu bölgede tarımsal üretimin ve beraberinde tarıma dayalı sanayinin hızla geliştiği görülür.[24]
Bu iskân politikası neticesinde yüzyıllardır konar-göçer hayatlarını devam ettiren Türkmenlerin büyük kısmı yerleşik hayata geçerek ziraatla meşgul olmak zorunda kalmışlardır. Buna rağmen Cumhuriyet'in ilk yılarında bölgede hâlâ aşiret hayatına devam eden gruplar bir hayli fazla idi. Orta Anadolu'da iskân olunan aşiretler, buraların kendi yaylakları olması nedeniyle bir nebze olsun daha az zorluk yaşamışlardır. Fakat Çukurova, Amik ve İslahiye ovasına yerleştirilen aşiretler sıcak, sıtma, sivrisinek gibi problemlerle karşılaştılar. Alışageldikleri geleneklerini bırakmak zorunda kaldılar. Bu gün Çukurova'nın köylerinde Türkmen geleneklerinden küçük izler bulunuyorsa da bunlar da silinmeye yüz tutmuştur. Bu nedenle iskân ve ıslah hareketi aşiretler tarafından pek hoş karşılandığı söylenemez. Zaten bu tepkilerini şiirlerinde ozanlar pek güzel yansıttılar. Devletin iskân politikası sırasında yaşananlar ozanların ve halkın dilinden düşmedi. Özellikle Avşarların iskânıyla ilgili olarak devlete başkaldıran Avşar Beyi aynı zamanda bir ozan olan Dadaloğlu'nun bu konuyu dile getiren birçok şiiri vardır. Ancak sonunda Avşarlar da iskâna tabi olmuşlardır. [25]
Nüfusu hakkında yeterli bilgi bulunmayan Afşarlar, Tanzimat ilan edildiğinde Anadolu’nun büyük aşiretlerinden biriydi. Asayiş sorunlarına yol açmaları ve isyanları sebebiyle devletle arası açılan Afşarların tamamına yakını, 1849’a doğru Ankara, Çankırı, Kayseri, Sivas, Bozok, Kırşehir ve Amasya sancaklarının köy ve kazalarına dağınık gruplar halinde yerleştirildiler. İskâna tabi tutulan kişi sayısı yirmi bin kadardı. Firar ederek eski yerlerine dönenler ise 1853’te Zamantı kazasındaki eski yaylak ve kışlak mahalline yerleştirildiler.[26]
1691’de Rakka ’ya iskânları emredilen Türkmenler arasında Avşarlar da görülmektedir. Bunlar, 18. yüzyıldan itibaren Halep yerine Çukurova’ya kışlamaya gitmişlerdir. Avşarların Çukurova bölgesindeki kışlakları Ceyhan Nehri kıyılarında idi. Zamantı Irmağı kenarına yerleşeceklerini bildirmiş olmalarına rağmen yerleşmemişler, aksine komşu aşiret ve oymaklara saldırılarda bulunmuşlardır. Bu sebeple de 1703’te Rakka’ya sürülmüşlerdir. Buna rağmen yeniden kaçarak, Çukurova bölgesi ile Kayseri, Elbistan, Maraş yöresine baskınlar ve yağmalarda bulunmuşlardır. Bu olumsuz faaliyetleri önlemek, harap köyleri şen ve abâd etmek için Receblü Avşarı cemaatlerinden bir kısmı, 1730 yılından itibaren Zamantı kazası dâhilin de ki köylere yerleştirilmişlerdir.[27]
18.yy sonu ve 19.yy başından itibaren Anadolu’ya Balkan ve Kafkaslardan göçenler, Türkçe konuşulan bölgelerden göç etmek zorunda kalanlar ile Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması sonucu yaşadıkları bölgelerden göç etmek zorunda bırakılanlar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.
 18.yy’da Rusların Akdenize inme politikasının ilk ayağı olan Karadeniz hâkimiyeti Rusya açısından Kırımın alınmasını zorunlu kılmaktaydı. Ruslar sürekli olarak Kırımın içişlerine karışmakta Han seçimlerine gizli/açık müdahale etmekteydi. Kırım’da yaşanan nüfusun Osmanlı yanlısı olan kesimi Rusların silahlı saldırısı nedeniyle topraklarını bırakarak Osmanlı yönetimi altındaki bölgelere göç etmek durumunda kalmışlardır.  Bu olay Osmanlı İmparatorluğu’nun karşılaştığı ilk dış göç olgusudur. 
1788-1792 Osmanlı - Rus - Avusturya Savaşları süresince ve sonrasında da, Osmanlı topraklarına Kırım, Kazan, Kafkasya ve Özi bölgelerinden kitleler halinde göçler başlamış ve göç edenlerin sayısı dörtyüzbin kişiye ulaşmıştır. Rusların Azerbaycan’ı da işgali üzerine göçler, İran üzerinden Anadolu’ya yönelmiş, Kuzey İran’ın işgali sonucu Kafkasya limanlarından yüzbinlerce insan Osmanlı Devleti tarafından temin edilen deniz araçları ile Trabzon, Samsun, Sinop ve Varna limanlarına getirilmişlerdir.  Kafkasya’dan yapılan göçler yaklaşık yüzelli yıl boyunca sürmüştür.  Kafkasya’dan gelenler arasında Türkler, Avarlar, Çeçenler ve Çerkezler vardır.  Göçmenler değişik illere iskân edilmişlerdir ve hatta Halep’e, Ürdün’e kadar gönderilen göçmenlerin olduğumda ileri sürülmektedir.[28]
Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmaya başlaması ve 1806 - 1812 Türk- Rus savaşı sonucu Balkanlarda yaşayan Türklerin çoğu güneye doğru göç etmeye başlamışlardır.  Sayılarının iki yüz bini bulduğu tahmin edilen göçmenler, başta İstanbul olmak üzere Rumeli’deki kent, kasaba ve köylere yerleşirken, bir bölümü de İstanbul yolu ile Anadolu’ya göçmüştür.  Osmanlı Devleti bu göçmenlere iyi davranılması ve kolaylık gösterilmesi için Rumeli ve Anadolu’daki eyaletlere talimatlar göndermiş ise de göçenlerin düzenli şekilde yerleştirilmeleri sağlanamamıştır.[29]
Müslüman Kafkas halklarının en kalabalığını oluşturan Çerkezler, Rusların Kırımda uyguladığı politikaya benzer bir baskıyla karşılaşmışlardır. Özellikle Osmanlının 19.yy’da Ruslar karşısında aldığı mağlubiyetler bölgedeki Müslümanları Osmanlı coğrafyasına doğru göçe zorlamıştır.
Çerkez göçü en az Kırım Tatarlarının göçü kadar dramatik sonuçları olan ve Anadolu’nun demografik yapısını etkileyen kitlesel göç olarak karşımıza çıkmaktadır. Aralıklı olarak Birinci Dünya Savaşına kadar 2,5 milyon civarında Çerkez göç etmek zorunda kalmıştır. Ancak bu göçmenlerin büyük bir kısmı (yaklaşık 1 milyon civarı) göç sırasında hayatını kaybetmiştir.[30]
1854’teki Kırım Savaşı'ndan sonra Samsun Limanı yoluyla yaklaşık altıyüzbin göçmenin Anadolu’ya geldiği bilinmektedir. Balkanlar'dan hem de Kafkaslardan gelen yoğun göç dalgası nedeniyle Osmanlı Devleti 1860’da “İdare-i Umumiye-i Muhacirin” Komisyonu kurulmuştur. Komisyonun adı daha sonra “Muhacirin ve Aşair Müdiriyeti Umumiyesi” olarak değiştirilmiş ve bu kurum çalışmalarını Cumhuriyet’e kadar sürdürmüştür
Özel komisyonlar kurulmasına rağmen muhacirlerin sevk ve iskân edilmesi sırasında büyük zorluklar yaşanıyordu. Plânsız ve insan sağlığını dikkate almayan iskân politikaları yüzünden muhacirler, iskân edildikleri yerlerde salgın hastalıklara tutuluyor, kitlesel ölümlerle karşı karşıya kalıyorlardı5. Mesela 1859-1879 yılları arasında Kafkasyalı 2 milyon muhacirin ancak 1,5 milyonu Osmanlı topraklarına ulaşmıştı. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası Balkanlardan Anadolu’ya tekrar yoğun bir göç hareketi başladı. Balkanlardan 1,5 milyon kişi göç ederken yollarda 300.000 kişi öldü ve son olarak 1912-1913 Balkan Savaşları’ndan sonra 640.000 kişi göç etti.[31] Nitekim Osmanlı Devleti, bilhassa da Balkan Savaşları’ndan sonra Avrupa’daki topraklarının %83’ünü, nüfusunun %69’unu ve bunlara ilaveten, devlet gelirlerinin önemli bir kısmı ile önemli ölçüde bir ziraat potansiyelini kaybetmiştir.[32]
Osmanlı’nın elindeki bölgelere sığınanların sayısı 515 bindi. Savaştan sonraki beş altı yıl içinde 52 bin Türk daha ülkeyi terk etti. Bulgaristan’ın 1887 yılı nüfus sayımında ülkedeki Müslümanların sayısı 672 bin olarak tespit edildi. Göç edenlerle kalanların sayısı toplandığında başlangıçtaki 1 milyon 500 bin rakamına ulaşmak mümkün olmuyordu. 250 binden fazla Türk’ün akıbeti meçhuldü. Meçhul değildi aslında; küçük bir kısmı kuşkusuz, savaşlarda ve çatışmalarda can vermişti. Ama ezici çoğunluğu katliama uğramıştı, sürgün sırasında açlık ve hastalıklara kurban gitmişti.[33]
1875’ te Rusların desteğiyle Hersek’te başlayan Balkan buhranı Bulgaristan, Arnavutluk ve Romanya’ya sıçramıştır. Türkler üzerine yapılan aşırı baskılar bazı yerlerde katliamlara dönüşmüştür. 1877-78 Osmanlı Rus savaşını Rusların kazanması Türkleri Balkanlardan sürmek isteyenleri dahada umutlandırmıştır.
Öyle olaylar yaşandı ki, savaştan önce “Türk vahşeti ”ne ilişkin haberler yapan Batılı gazetelerin muhabirleri ortak bir bildiri kaleme almak gereğini duydular. Aralarında Times, New York Herald, Republique Français, Frankfurter Zeitung, Daily Telegraph gibi büyük yayın kuruluşlarının da bulunduğu 21 gazete ve derginin muhabiri “Bulgaristan’ın suçsuz Müslüman ahalisine karşı işlenmiş insanlık dışı eylemlerin bir özetini imzaya bağlamayı görev” saymışlardı.[34]
Osmanlı Devleti 1877 yılına kadar gelen göçmenlerden yüksek memur, ilmiye sınıfı mensubu veya zanaatları ancak kentlerde yapılabilenlere kentlerde yerleşme izni vermiş, diğerlerinin kent merkezlerinde yerleşmesini istememiştir.  Ancak göçmenlerin sayısının artması sonucu birçok kunduracı, marangoz, berber ve benzeri küçük esnaf ile kent hayatına ve ticarete alışmış olan çok sayıdaki göçmen yerleştirildikleri köy ve kasabalara uyum sağlayamadıkları için kentlere göç etmek zorunda kalmışlardır. Ayrıca özellikle kırsal kesimdeki yerli halkın tepkisinin giderek büyümesi ve rahatsız edici boyutlara ulaşması Devleti 1878 yılında yeni bir karar alma gereği ile karşı karşıya bırakmış ve yayınlanan bir talimatla göçmenlerin kentlerin çevresine yerleşmelerine izin verilmiştir. Bu karardan sonra Anadolu kentlerinde kısa bir süre içinde göçmen mahallesi olgusu ortaya çıkmıştır.  Ankara’daki Boşnak, Eskişehir’deki Tatar mahalleleri bu gelişmenin en iyi örnekleridir.  Göçmen yerleşmelerinin, kırsal kesimde geleneksel Anadolu köy dokusundan, kentlerde ise mahalle dokusundan kolaylıkla ayırt edilebilmesi, bu yerleşimlerin en belirgin ortak özellikleridir.  Anadolu’da 19.yy ikinci yarısına kadar süregelen geleneksel dokunun organik görünüşüne karşın göçmen mahalleleri çok daha düzenli, geometrik bir görünüme sahiptirler. Bu yerleşmeler çıkartılan yönetmelikler doğrultusunda kamu eliyle yapılan bir plan tipine göre tümünün birden yapılması şeklinde gerçekleştirilmiştir.[35]
1880"lerden 1914"e kadar Anadolu’daki üretime katılan arazide bir yükseliş oldu. Gelen nüfusun çok önemli bir bölümü tarım ekonomisini güçlendirecek şekilde iskana uğradı. Bozulan denge yeniden kuruldu. 1914"te artık sanayi hammaddesi olan tarım ürünlerine yöneliş var. Pamukçuluk, ipekböcekçiliği, tütün ve pancar üreticiliği gibi. Belirli bir mesleği olan insanlar da şehir ve kasabalara iskân edildi. Bu da Osmanlı’nın şehir zanaatlarına bir katkı sağladı. 1850"lerde Osmanlı’da gayrimüslim yatırımları artıyor. Osmanlı Avrupa’nın sanayisiyle bütünleştirilmeye çalışılıyor. Osmanlı hammaddeleri Batı ekonomisi için pazarlanmaya başlanıyor.[36]
Avrupa “da sanayileşmenin en temel ihtiyacı emekti. Emeği güçlü olan Almanya ve Rusya gibi devletler sanayileşti. Osmanlı da 19. yüzyılın sonunda sahip olduğu yeni nüfus imkânlarıyla Batı tarzı kapitalist ilişkilerin olduğu bir sanayileşme modelini çok kolay seçebilirdi. Nüfusu sanayi bölgelerine, şehirlere yığıp, o bölgelerde fabrikalar açılabilirdi. Ama bunu bilinçli olarak seçmedi.[37]
Çünkü Osmanlı, kendi klasik üretim mekanizmasının en iyi model olduğunu düşünüyordu. Osmanlı’yı bu tercihe bazı şartlar da zorladı. Özel teşebbüs çok gelişmemişti. Yerli üretimi ve üreticiyi garanti altına almadan bir model geliştirmeyi istemedi.
Yerleşimle alakalı bir problem de yaşandı. Haydarpaşa’dan Bağdat’a kadar uzanacak demiryolu inşa edilirken, özellikle Ankara-Eskişehir bölgesinde çok büyük yerleşim alanları mevcuttu. Almanlar B Planı projesi dâhilinde Bağdat’a kadar uzanan bölgeyi kontrol altına almak için buralara Alman kolonileri yerleştirmek istedi.
Balkanlardaki gelişmelerin yanı sıra Ruslarda kendi içindeki Türk ve Müslümanlarında tasfiyesini istemekteydi. Asimilasyon girişimlerine dayanamayan Türkler Rusya’da baş gösteren iç ve dış olaylar sırasında yer değiştirmişlerdir.
1905 - 1908 Rus Devrimi’nden sonra Kazan ve Azerbaycan’dan göçler başlamış, gelenler Amasya ve Kars illerinde yerleşmişlerdir.  1920 yılındaki Sosyalist Devriminden sonra ortadan kaldırılan Kafkas Cumhuriyeti’nden, Gürcistan’dan ve Ermenistan’dan çok sayıda aile Anadolu’ya göç ederek, Muş ve Kars gibi genelde Doğu Anadolu illeri ile Konya ili civarına yerleşmişlerdir.[38]
Osmanlı’ya gelen göçler arasında çok sayıda Yahudi de bulunmaktadır. Kırım’dan gelen Yahudiler arasında Kırımçaklar (Türki dilde konuşan Rabbinik Yahudileri) ve Karaylar vardı. Kafkaslardan Dağlı Yahudiler (Tatlar) ve Gürcistan Yahudileri geldiler. Balkan Yahudi göçmenleri büyük ölçüde Sefarad Yahudilerinden oluşmaktaydı. (Sefarad Yahudileri olarak bilinen kuzey akdeniz Yahudileri 15. yüzyılın sonlarında İspanya ve Portekizden kovulmuşlardır.) Ama aralarında Romaniyotlar ve Eskenaziler de bulunuyordu. Göçmenler arasında çareyi Osmanlı topraklarına gitmekte bulan Yemenli, Buharalı ve Hindistanlı Yahudiler de vardı.[39]
1908’de Osmanlı Devletinde II. Meşrutiyet ilan edilmiş ve ilk defa siyasi partiler mecliste yerlerini almışlardır. Ancak Siyasi görüş farkları ve meşrutiyetin tehlikeye girmesi sonucunda 31 Mart[40] ayaklanması çıkmıştır. Bu ayaklanma sırasında karışıklıktan yararlanan Bulgaristan bağımsızlığını ilan etmiştir. Bulgaristan’ın ardından Balkan savaşları sırasında Arnavutluk’ta bağımsızlığını ilan etmiş ve Osmanlı bu iki durumada siyasi ortamın karışıklığından dolayı ses çıkaramamıştır.
Balkan Savaşı ile başlayan, I. Dünya Savaşı ile devam eden ve Millî Mücadele ile sonuçlanan bu devre, büyük bir kaos dönemidir. Bu on yılda, Anadolu’nun nüfusu 17,5 milyondan 12 milyona düşmüştür. Bu topraklarda %30’a yakın bir nüfus kaybı yaşamıştır. Bu kaybın %20’si ölümlerden, %10’u ise zorunlu yer değiştirme ve göçlerden kaynaklandığı tahmin edilmektedir.[41]
Balkan Savaşlarından sonra Bulgaristan’la yapılan İstanbul ve Yunanistanla yapılan Atina anlaşmalarıyla Batı Trakya Türk sorunu baş göstermiş, azınlık statüsüne düşen Türklere aşırı baskılar yapılarak evlerini terk etmeleri sağlanmıştır.
Türk Azınlık tabiri ilk defa 1913’te Bulgaristanla imzalanan İstanbul anlaşmasında geçmektedir. Ayrıca Osmanlıda ilk nüfus mübadelesi bu anlaşmayla olmuş sınır yakınlarında 15 km içindeki Türkler ve Bulgarlar yer değiştirmiştir.
I. Dünya Savaşı öncesinde Suriye bölgesinde batı destekli Arap milliyetçiliği hareketinin giderek radikal bir boyut kazanması üzerine, 1916 yılında Şerif Hüseyin önderliğindeki Arap isyanı bastırılmıştır. Suriye, Hicaz ve Mezopotamya bölgelerindeki 5 bin civarındaki aileye yaklaşan Arap nüfusu, İç ve Batı Anadolu bölgelerine nakledilmişlerdir.
Osmanlının I. Dünya Savaşını kaybedip Mondros’u imzalaması sonucunda nüfus hareketliliği artmıştır. Özellikle Anadolu sınırları dışında kalan Türkler tek dayanakları olan Türk Devletinin yıkılışını izlemiş ve Anavatanlarına doğru göçe hazırlanmışlardır. Eski Osmanlı sınırlarında bulunan Türklerin Türkiye’ye gelmeleri Milli Mücadele açısından çok önemli sonuçlar doğurmuştur.

Cumhuriyet Dönemi İskân Çalışmaları

 Cumhuriyet dönemi boyunca ülke gündemindeki yerini ve güncelliğini koruyan en önemli sorunlardan birisi Türkiye’ye gelen göçmen sorunu olmuştur. Köyden kente göç biçiminde yaşanan iç göçler ve göç edenlerin barınma sorunlarının çözümünün yanı sıra büyük kitlesel dış göçler ve göçmenlerin yerleşim sorunlarının çözümü de dönemin iskân politikaları içinde büyük bir yer tutmaktadır. Göçmenlerin yerleşim sorunlarının çözümü “iskânlı göçmen” ve “serbest göçmen” olmak üzere iki farklı statüde gerçekleştirilmiştir. Dönemde gerek iskânlı göçmen, gerek serbest göçmen olarak çok sayıda göçmen kabul edilmiş, ancak göçmenlerin iskânı sürecinde ve sonrasında önemli birçok sorunla karşı karşıya kalınmıştır.
23 Nisan 1920'de kurulan yeni Türk devleti 10 yıldır (1912-1922)savaşan açlık ve yoksulluk çeken bir halk devralmıştı. Uzun yıllar harap olan toprakların yeniden inşası nüfusu azalmış bir ülke için ekonomik, sosyal, siyasal sorunlarla başa çıkmayı zorunda hale getirmişti. Osmanlı Dönemi'nden kalma İskân sorunları Yeni Türk Devleti'nin ilk zamanlarını meşgul etmiştir. Zira Osmanlı'da 19. yüzyılın sonlarında Türkmen/Yörük aşiretlerinin isyan etme ısrarı kısmen başarılı olmuştu. Ancak Çukurova'da başlayan isyan çalışmaları Doğu ve Güneydoğu'ya ulaşamadan Osmanlı I. Dünya Savaşı ve akabinde tarih sahnesinden çekileceğinin sinyallerini vermişti.
Bunların dışında Balkan Savaşlarından sonra ortaya çıkan Batı Trakya Türklerinin sorunları giderek artmış, Bulgaristan ve Yunanistan tarafından sistemli bir asimilasyona maruz kalmışlardır. Bu durumda Türkiye sınırdaşında kalmış Türklerin sığınabilecekleri tek limandı.
Lozan'da Yunanistanla Türkiye arasında nüfus değişim ile ilgili bir protokol imzalanmıştı. Buna göre en kısa sürede İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada dışındaki tüm Rumlar ile Atina ve Batı Trakya dışındaki tüm Türkler Etabli(yerleşim yeri)ye bakılarak karşılıklı değiştirilecekti.
12 ada ve Rodos’taki Türkler 1923 Lozan Barış Anlaşmasına göre İtalyan yönetimine bırakıldıkları için Türk-Yunan Mübadelesine dâhil olmamışlardır. Yinede Türkiye’ye gelmek isteyenler Atatürk’ün emriyle önce Fethiye’ye, sonra Marmaris’e bağlı Turgutköy, Delikliyol mevkiine yerleştirilmişlerdir.[42]
Mübadele konusu önemine binaen hükümet programlarına girmiş ve orada da bu konuyla ilgili görüşler dile getirilmiştir. Zamanın başbakanı Fethi Okyar, 5 Eylül 1923 tarihinde hükümetinin programını okurken, mübâdele işleriyle ilgili olarak; “Mübâdelenin Lozan’da imzalanan antlaşma gereğince, İslam halkının emvâl-i menkule ve gayr-i menkulesi üzerindeki hukukuna zarar vermeyecek şekilde icrasına son derece özen gösterilecektir. Gelecek olan halka bütçeden yardım edileceği gibi, çoğu üretici olan bu halka mahsullerine karşılık avans tedarikine çalışılacağını”[43] belirtmiştir.
1920'li yıllarda Romanya Toprak reformu kapsamında Türk azınlığının yaşadığı bölgelere Ulahları yerleştirmiş ve arazilerin mülkiyeti konusunda Türklerin aleyhine girişimlerde bulunmuştur. Ulahlar ile yaşamak zorunda bırakılan, can ve mal güvenliğini tehlikeye giren Türkler için tek çare Türkiye'ye göç etmekti. 1923-1938 arası Romanya'dan gelen Türklerin bir kısmı serbest göçmen bir kısmı ise İskânlı göçmen statüsünde kabul edilmişlerdi.
1923’te Bulgaristan’da çiftçi yanlısı hükümetin düşerek Faşist bir idarenin kurulması ve 1929 krizini Bulgar hükümetini ekonomik darboğaza sokması Türk azınlık için zor günlerin başlangıcıydı.
Yugoslavya – Makedonya’dan gelen Türkiye’ye kitlesel göçler diğer bir önemli göç hareketidir. Eski Yugoslavya’ da 1920’lerde uygulanan tarım reformları pek çok Arnavut’u toprağından etmiştir. Arnavut halk her türlü ekonomik, sosyal ve kültürel haktan mahrum edilirken benzer olayları 1930’larda Türkler yasamıştır. Türklerin sahip olduğu topraklara millîleştirme amacıyla el konulmuştur.
Bu nedenle 1923 ile 1928 yılları arasında 120 bine yakın Türk Yugoslavya’dan Türkiye’ye göç etmiştir. 1923–1933 yılları arasında gelen 108,179 kişi serbest göçmen olarak 1934–1940 yılları arasında gelen 5,894 kişi ise iskânlı olarak gelmiştir.[44]
Makedonya'da yaşayan Türklerin, Türkiye Cumhuriyeti'ne ilk göç akını 1924 yılında gerçekleşmiştir. Bunu, 1936 yılındaki ikinci göç dalgası izlemiştir. Tüm bu göç dalgalarında, bu topraklardaki yönetimlerin izlemiş oldukları politikalar ve Türklere uygulanan baskılar etken olmuştur. Tito'nun Türkiye'yi ziyaret ettiği 1953 yılında imzalanan "Serbest Göç Anlaşması" ile birlikte, Makedonya'dan Türkiye'ye üçüncü göç furyası başlamıştır.[45]
Yeni Türk devletinin nüfus politikasının temelinde 762.736 kilometre olan ülke topraklarını şenlendirmeye ve nüfusu arttırmaya yönelik çalışmalar bulunmaktaydı.
Bu oran batı ve Güney Avrupa ülkeleri ile mukayese edildiğinde Türkiye'nin az nüfuslu bir ülke olduğu gerçeği ortaya çıkıyordu. Nitekim kilometrekareye İtalya'da 133, Romanya'da 62, Bulgaristan'da 58 ve Yunanistan'da 49 kişi düşmekteydi.[46]
Türkiye'nin nüfus ihtiyacı olduğunun bir diğer göstergesi ise Ziraate elverişli arazinin boşluğuydu. Nitekim ülkenin toplam yüzölçümünün %31’i Ziraate elverişli olup bunun sadece %15.67'si üzerinde tarım yapılabilmektedir.[47] Türkiye'ye genç ve yorgun bir ülkeydi; ayağa kalkmak ve canlanmak için kısa vadede topraklarının tarımı açılması, üretimin hızlanması gerekmekteydi.
Ülkenin içinde bulunduğu dâhili vaziyetin yanı sıra Avrupa'daki bir takım gelişmeleri de bol nüfus politikasını gerekli kılmaktaydı. Dünyada ve özellikle Avrupa'da Sömürgecilik Rüzgarı henüz etkisini kaybetmemişti. Avrupa’da hala Anadolu'nun bir Türk yurdu olma özelliği kazanamadığı iddiaları dile getirilmekte, Türkiye'nin gösterdiğinden daha az bir nüfusa sahip olduğu ifade edilmekteydi. Yayılmacı bir politika izleyen ve hatta Akdeniz ve Ege adalarında hak iddia eden İtalya diktatörü Mussolini 1926 yılında yaptığı bir konuşmada, Türkiye'nin gerçek nüfusunun 6 milyon olduğunu söylemiştir.[48]
Balkanlardaki Türklerin yaşadığı azınlık sorunları varken Anadolu'da hala yarı göçebe yaşayan ve yerleşmek istemeyen aşiretler bulunmaktaydı. Hem iç hem de dış İskânı düzenlemek, toprakları İskân bölgelerine dengeli dağıtmak, sosyal, ekonomik kalkınmayı sağlamak Türkiye'nin başlıca görevlerinden biriydi. Nitekim 2 Mayıs 1920'de İcra vekilleri heyeti oluşturulmuş, 11 bakandan ibaret olan bakanlar kurulu arasında Bayındırlık Bakanlığı olan Nafia vekâleti de bulunmaktaydı. 1928-1958 yılları arası Bayındırlık Bakanlığı, 1958-1983 yılları arası İmar İskân Bakanlığı, 1983-2011 arası Bayındırlık ve İskân Bakanlığı ve 2011'den sonra da Çevre Şehircilik Ve Orman Bakanlığı olarak hizmet vermiştir.
İmar ve İskân Bakanlığının görevleri “kentleşmenin dengeli olarak gerçekleşmesini ve kentsel yerleşme merkezlerinin düzenli olarak kurulup gelişmesini sağlamak, kentsel konut ve gecekondu sorunlarını çözüme kavuşturmak, yeterli ucuz standartlara uygun yapı malzemesi üretimi ve bunların teknik ilkelere göre kullanımlarını sağlamak, genel hayatı etkileyecek çaptaki afetlerden en az zararla kurtulmaya yönelik afet olduktan sonra en kısa zamanda yerleşme ve barınmayı sağlamak, kentsel yerleşme merkezlerinin düzenli olarak kurulup gelişmesi için belediyelere planlama, örgütlenme ve uygulama konularında yardım etmek amacını taşımak” şeklinde özetlenebilir.[49]
Bu kapsamda İskân siyaseti ve nüfusun değişimi ile ilgili ilk ciddi girişim Lozan Antlaşması’nda Türk-Yunan mübadelesi ile ilgili sözleşmenin yerine getirilmesi amacıyla İmar ve İskan vekaleti ihtisasını dair kanunun yürürlüğe girmesiyle gerçekleştirilir. Böylece isyana dair ilk örgütlenme başlamıştır.
Mübadele İmar ve İskân vekâleti Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki en zor çalışma alanlarından birini oluşturan İmar ve İskân işler ile görevlendirilmiştir. Dönemin şartları düşünüldüğünde oldukça geniş önemli ve zor bir görev alan vekâlet söz konusu görevlerine paraleller bir şekilde oldukça geniş yetkilerle donatılmıştır. Mülki ve askeri memur, vesait ve teşkilatı kullanmaya yetkili kılındığı gibi İhtiyaç halinde tüm terkedilmiş taşınır-taşınmaz mallar vekâletin emrine bırakılmıştır. Vekâlet bu malları muhacirlere ve savaşta evleri düşman tarafından tahrip edilen ihtiyaç sahiplerine verme yetkisine sahip olduğu gibi bu mallar üzerinde kiralama veya değişik yollarla tasarruf hakkı bulunanlara tahliye etme ile ilgili yetkili kılınmıştır.[50]
1924'te İmar ve İskân işleri dâhiliye vekâletine devredilmiş ve göçmenlerin yerleşmesi yeni bir sürece girmiştir. Bu değişikliğin sebeplerinden biride yurt dışında göçmen olarak gelenlerin kimliklerinin doğruluğu herhangi bir suça karışıp karışmadığının tespitinin yapılmasıdır. Göçmenlerin İskân sırasındaki sağlık sorunlarıyla ilgilenebilmek ve sosyal konularda hizmet verebilmek için Sıhhat Ve İçtimai Muavenet Vekâletide İskân uygulamalarına dâhil olmuştur. Ancak politika üretme kısmı teknik altyapı ve güvenlik işleri Dâhiliye Nezaretinin görev alanları içerisinde kalmıştır.
1923'te Lozan Antlaşması'nda kabul edilen Türk-Yunan nüfus mübadelesi yeni kurulmuş Türk Devleti'ni iskân konusunda çabuk hareket etmeye zorladığı gibi plansız yerleşmelerde zemin hazırlamıştır. 1930'dan sonra ise göçmenlerin iskânı ya da ülke içerisindeki çeşitli unsurların yer değiştirmesi daha programlı olmuştur.
Atatürk döneminde izlenen İskân politikasının iki temel hedefi vardır. Birincisi Türk kültürünü kuvvetlendirmek, Bunun için de memlekete Türk kültürüne bağlı muhacir getirmek, Türk kültürlü nüfusu sıklaştırmak ve Türk kültürünü sağlamlaştırmak,  2. amaç ekonomik siyasal ve askeri bakımdan memlekette nüfusun dağılışı şeklini değiştirmekti. Bunun için ise topraksız veya az topraklı çiftçileri yaşama şartlarının iyi bulunmadığı köyleri daha iyi yerlere taşımak, kültürel, siyasal ve askeri bakımdan da bazı yerleri boşaltmak olarak belirlenmiştir.[51]
 Türkiye’de çıkarılan ilk iskân kanunu 31 Mayıs 1926 tarihli ve 885 sayılı İskân kanunudur. Bu Kanun ile birlikte ülkedeki bazı vatandaşlar münasip ve müsait mahallede nakil ve İskân edilirken, diğer taraftan ülke sınırları dışından getirilen muhacir ve mülteciler Anadolu’nun farklı bölgelerine İskân ediliyordu.[52]
1926 İskân kanundan sonra çıkarılan en önemli kanun hiç şüphesiz 14 Haziran 1934 tarihli 2510 sayılı İskân kanunudur. 1934 tarihli İskân kanununun 2. Maddesi “Dâhiliye Vekilliğince yapılıp İcra Vekilleri Heyetince tasdik olunacak haritaya göre Türkiye, iskân bakımından üç nevi mıntıkaya ayrılır. 1 numaralı mıntıkalar: Türk kültürlü nüfusunun tekâsüfü istenilen yerlerdir. 2 numaralı mıntıkalar: Türk kültürüne temsili istenilen nüfusun nakil ve iskânına ayrılan yerlerdir. 3 numaralı mıntıkalar: Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve inzibat sebepler ile boşaltılması istenilen ve iskân ve ikamet yasak edilen yerlerdir.[53]
Kanunda görüldüğü üzere Milli devlet üzerine kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti dışarıdan gelen muhacirlerin ve içeride bulunan grupların Türk kimliği mayasıyla birleştirmek istemektedir. Çeşitli amaçlarla üzerinde hassasiyetle durulan İskân Siyaseti sadece devletin geleceğini değil, İnsanların hayatlarında her açıdan etkilemektedir Türkiye’nin nüfusu artarken halkın geçimini sağlayacak hayatını devam ettirecek ekonomik faaliyetleri göz önünde bulundurarak iç ve dış iskân uygulamıştır.

Dış iskân
Genelde uluslararası hukukun kapsamına giren, sığınmacı, mülteci gibi kavramları devletleri tarafından ülkelerine ya kabul ya da sınır dışı edilebilirler. Her ülkenin dış iskâna tabi olacak kişisel verileri ve takındığı tutum farklı olabilir. Ancak İskân edilmelerine karar verilirse, en önemli husus milli devlete zarar vermeyecek şekilde hareket edilmesidir.
Bazı ülkeler eksik nüfus sorunu ile karşılaşarak, sınırlarını iskâna açmışlardır. Bu duruma en güzel örnek Türkiye Cumhuriyeti’dir. Nüfusun çoğunluğunu savaşlarda kaybeden Türk milleti yeni kurduğu devletinin topraklarında 1927’deki nüfus sayımı verilerine göre 13 milyon kadardı. Türkiye topraklarına genişliği dikkate alındığında az ve aynı zamanda sağlık sorunları yüklü bir nüfus devralınmıştır. Nitekim bu gerçek Gazi Mustafa Kemal'in 16-17 Ocak 1923'te İstanbul Gazetecileri ile yaptığı Mülakatta gündeme gelmiş ve gazi burada”…Hakikaten memleketin nüfusu şayan-ı teesüt bir derecededir” tespitini yapmıştır. Mustafa Kemal Paşa bu konuşmada Türkiye'nin yarısı toprağa sahip Almanların 70 milyonluk bir nüfus beslediğine dikkat çekiyor ve genç Türkiye'nin bundan daha fazla olması gerektiğini ifade etmiştir.
Mustafa Kemal Paşa konuşmasının devamında ise nüfus problemlerinin çözümü yolunda uygulanacak politikaların esaslarını da şöyle anlatıyordu: “Sıhhi ve içtimai tedbirler almak lazım gelir. Bunun için icap ederse ve aramızda mütehassıs yoksa nerede varsa oradan bir mütehassıs celbedeceğiz. Fakat aynı zamanda hududun-u milliye haricinde kalan aynı ırk ve aynı harstan olan anasırıda getirmek mümkün olursa, oradan da getireceğiz. Fakat bence garbi Trakya'dan Kâmilen Türklerin nakletmek lazımdır. 
19. yüzyılda ülke nüfusunun çokluğu, güvenliği arttırıcı bir etken olarak görülmekteydi. Doğu toplumlarının nüfusu dengede tutacak uygulamaları geciktirmiş olmasının altında da bu sebep yatabilir. Nitekim 21. Yüzyıl’da teknolojik gelişmeler nüfustan çok bilimsel gelişmelerin çokluğu ile ölçülebilen bir seviyeye gelmiştir. Coğrafi Keşiflerle yoğunluk kazanan nüfus hareketleri, Sanayi Devrimi ile birlikte ivme kazanmış, yeni keşfedilen yerlere ve sanayi kuruluşlarının bulunduğu mıntıkalara serbest göçmen ya da iskânlı göçmen statüsünde yerleştirilmişlerdir.
İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz gibi ülkeler yardım talep etmemek şartıyla yeni keşfedilen bölgelere yerleşme izni vererek serbest göçmen statüsünde ya da göçmenlere yer gösterip masraflarını karşılamak suretiyle iskânlı göçmen şeklinde yerleştirme yapmıştır. İnsan ve onun siyasi teşekkülü olan devletler var olduğu sürece İskân sosyopolitik, ekonomik ve bir sürü sebeplerle devam edecektir.
Cumhuriyet dönemi dış göç hareketinin çoğu Yunanistan ile Türkiye arasındaki Nüfus Mübadelesi kapsamına girmektedir. 1922'de Yunan Ordusu'nun Anadolu'dan mağlup ayrılmasının ardından artık Anadolu'da can ve mal güvenliğini kaybettiğini düşünen 1.069.957 Anadolulu Rum’un Yunanistan'a göç etmesiyle göçmenleri boş arazi ve evlere yerleştirme sorununun baş gösterdiği Yunanistan'da, Anadolu'dan gelen göçmenler Müslümanları evlerinden çıkarmaya ve onların evlerine yerleşmeye başlamıştı. Rum göçmenlerin barınması için gerekli arazi ve evlerin bir kısmı Müslümanların Türkiye'ye gitmesiyle sağlanacaktı. Hem Yunanistan'daki hem de Türkiye'deki azınlıkların sorunlarının daha da artması üzerine Lozan şehrinde barış anlaşmasının hazırlığı için görüşmelerin başladığı dönemde 30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye ile Yunanistan arasında Lozan Konferansında mübadeleyi öngören sözleşme imzalandı.
Sözleşme 19 maddeden oluşuyordu. Sözleşme gereği 1 Mayıs 1923 tarihi itibarıyla Türkiye topraklarındaki Rum/Ortodoks nüfus ile Yunanistan topraklarındaki Türk/Müslüman nüfus arasında zorunlu göç uygulaması şarta bağlanmış oluyordu. Mübadeleye tabi tutulmayacak olanlar sözleşmenin 2. maddesinde belirtildiği üzere  Türkiye'de sadece İstanbul kenti ile Gökçeada ve Bozcaada'da oturan Rumlar, Yunanistan'da ise sadece Batı Trakya Türkleri mübadeleden muaf tutulmuşlardır.
3. madde ile 18 Ekim 1912 tarihinden itibaren yerlerinden göç etmiş olanlar da mübadele kapsamına alınıyordu.
6. ve 7. maddelere göre göçe tabi tutulanlara her iki hükümet de gereken kolaylığı gösterecek, mübadil kişi terk ettiği ülkenin vatandaşlığından çıkacak yeni geldiği ülkenin vatandaşlığını alacaktı.
5. maddeye göre mübadillerin mülkiyet haklarına hiçbir zarar verilmeyecekti. 8. maddeye göre ise mübadiller her çeşit taşınır mallarını hiçbir vergiye tabi olmadan yanlarında getirebileceklerdi.
9. maddeye göre mübadillerin geldikleri yerde bırakmış oldukları mallar Karma Komisyon tarafından tasfiye edilecekti. Bu madde 18 Ekim 1912'den sonra yerlerinden ayrılanları da kapsayacaktı.
11, 12 ve 13. maddeler sözleşmenin uygulamasını üstlenecek karma komisyonun kurulması ile ilgiliydi. Karma Komisyonun sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihi izleyen bir ay içinde kurulması öngörülüyordu.
14. maddede göçmenlere yeni geldikleri ülkede geride bıraktıkları mallara eş değer nitelikte ve değerde mal verileceği belirtilmişti.
15.-18. maddeler ise tarafların Karma Komisyona karşı yükümlülükleri, mübadelenin gerçekleşmesi sırasında sağlanacak kolaylıklar, mübadeleye tabi olacak kişilere duyuru yapılması, sözleşmenin yürürlüğünün emniyete alınması için her iki hükümetin yapacağı yasal değişiklikler yer almıştır.
Sözleşmenin 11. maddesin azınlıkların mübadelesini denetleyecek, mallarına değer biçmek ve bu malları tasfiye etmek üzere bir Karma Komisyonun kurulmasını ön görmekteydi. Komisyonun dört üyesi Türkiye hükümetini, dördü Yunanistan hükümetini temsil edecek, geriye kalan üç üye ise 1914-1918 I. Dünya Savaşı'na katılmamış ülkelerin Milletler Cemiyeti tarafından seçilecek temsilcilerinden oluşacaktı. Karma Komisyonun merkezi 8 Ekim 1923'den 21 Haziran 1924'e kadar Atina, bu tarihten sonra tasfiye edilene kadar ise İstanbul'du.
1923-1926 arası Karma Komisyonun tahsis ettikleri ile Türkiye'ye gelen mübadil sayısı 355,635 idi. Bu sayıya kendi ulaşım olanaklarıyla Yunanistan'dan ayrılıp Türkiye'ye gelenler dahil değildir. 1921-1928 arası Türk hükümetinin iskân ettirdiği mübadil sayısı 463,534 kişidir. 1912-1914 arası Balkan Savaşı sonrasındaki süreçte Yunanistan'dan gelen göçmen sayısı ise 125.000 dir. Adana, Edirne, Balıkesir, İstanbul, Bursa, Tekirdağ, Kırklareli, İzmir, Kocaeli, Manisa, Çanakkale, Mersin ve Samsun gibi iller Yunanistan'dan gelen mübadillerin en yoğun olarak yerleştirildiği illerdir. 1928 genel nüfus sayımına göre Yunanistan'daki göçmen nüfus 1.221.849 idi. Bunun 1.104.216’sı Türkiye'den, geri kalanı ise diğer ülkelerden gelmiştir.
Mübadele sözleşmesi gereğince oluşturulan ve mübadelenin sözleşmeye uygun olarak gerçekleştirilmesinden sorumlu olan Muhtelit Mübadele Komisyonu’nun Ekim 1923’de oluşturulmasıyla Türk-Yunan Mübadele Sözleşmesi yürürlüğe girmiş oldu. Mübadelenin on sekiz ayda bitirilmesi öngörülmekteydi. Muhtelit Mübadele Komisyonu’nun kararına göre Türkiye’ye gönderilecek Müslümanların sırası, sahilde oturanların kışın, iç kesimlerde oturanların da yazın gönderilmesi şeklinde olacaktı.[54]
Muhacirlerin geçim sıkıntısı yaşamamaları için her türlü, emlak, arazi ve aşar vergilerinden 2 yıl süreyle muaf tutulmuşlardır. Ayrıca gelen veya giden muhacirler taşınır mallarını ve paralarını yanlarında taşımalarına izin verilmiştir. Türkiye ve Yunanistan arasında kurulan Karma Mübadele Komisyonu göçmenlerin sıkıntı çekmemesi için bazı imkânlarda sunmuştur. Örneğin,  hastalık nedeniyle rapor alan mübadillerin iyileşinceye kadar bulundukları yerde kalmalarına ve mübadele süresini uzatmalarına imkân sağlanmıştır.
Mübadelenin başlamasından sonra geçen ilk bir yıl içinde önemli bir sorunla karşılaşılmamıştır. Sonraki dönemde mübadele sonucu ortaya çıkan sosyal sorunlar ve sözleşmenin 2. maddesinin uygulanmasıyla ilgili baş gösteren uyuşmazlıklar iki ülke ilişkilerini gerginleştirmiş ve iki ülkeyi neredeyse bir savaşın eşiğine getirmiştir.[55]
Türkiye’den giden Rumların herhangi bir sıkıntı yaşamadan Yunanistan’a gittiği anlaşılmaktadır Ancak aynı şey Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen Türkler için söylenemez.  Yunanistan gelen 1,5 milyon Rum’u yerleştirmekte zorluk çektiği için biran önce Türklerin gitmesini ve arazilere Rumları yerleştirmeyi istemiştir. Bu durum Türklere karşı bazı taşkınlıklarında olmasına sebep olmuştur.
1923 yılında Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen muhacirler oradaki zulümden bahsettiklerinde insanın tüylerini ürpertecek derecede işkencelerin yapıldığı anlaşılmaktaydı. Batı Trakya’dan Türkiye’ye gelmeyi başarmış bir Müslüman’ın verdiği bilgiye göre, oradaki Türklerin bazıları diri diri ateşte yakılmış, bazıları da kızgın demir üstünde kamalanarak şehit edilmişti. Elli yaşında bir kadının, en büyüğü on iki yaşında olan üç evladı, gözünün önünde kesilmiş ve kocası tarladan dönerken öldürülmüştü. Yunanlılar Türk dükkânlarına işaretler koyarak “eğer gitmezseniz geberteceğiz” demekteydiler,[56]
Ekim 1923 tarihli Vakit gazetesinde Yunanlıların Makedonya’daki masum Müslüman halka yaptığı mezalimlerle ilgili olarak verdiği bilgiye göre, Draman’ın Kobalice köyünde İsmail Efendi ile Cemal Ağa, idarenin emrine rağmen öküzlerini sattıklarından dolayı sorgusuz sualsiz Kavala’daki idam mahkûmlarının bulunduğu hapishaneye atılmışlardı. Aynı köy sakinlerinden Zeynep Hanım da yine böyle bir sebepten dolayı, beş çocuğuyla birlikte şiddetli bir surette dövülmüş ve evinden atılmıştı. Bu durumu karakola ileten Ahmet Efendi ismindeki biri de öldürülünceye kadar dövülmüştü.[57]
Yunanistan bu zulümlerin yanında Türklerin paralarını götürmelerine izin vermemiş, hiçbir hukuki yanı olmadan vergi adı altında muhacirleri zor duruma düşürmüştür. Karma komisyon üyesi Tevfik Rüştü Aras bu durumun devam etmesi halinde Türkiye’ninde Rumlara karşı aynı karşılığı vereceğini söylemiştir.
1923 tarihli Vatan gazetesinin haberine göre 500.000, bir rivayete göre 700.000 Rumeli Türk’ü, Yunanistan’da kesin bir ölüme mahkûm edilmişti. Yüz binlerce Türk köylüsü tarlalarından kovulmuştu. Şehir sokaklarında bin türlü hakaret altında ölümü beklemekteydiler. Bu zulüm haberleri hükümetin artık işe el koyması istenmiş ve hükümetin bu durumun vahametini kavrayamamakla suçlamıştır. Bu durumda yapılması gerekeni ise, dünya kamuoyuna bu zulümlerin duyurulması ve bunun karşılığında Türk hükümetininde neler yapabileceğinin gösterilmesi istenmiştir.[58]
Mübadele Sözleşmesinin ikinci maddesi mübadele dışı tutulacak Rum ve Müslüman ahalinin belirlenmesiyle ilgilidir. Bunlar İstanbul’daki Hıristiyan Rumlarla Batı Trakya’daki Müslüman Türk ahalidir. Bu maddeye göre İstanbul’a 30 Ekim 1918’den önce yerleşmiş olan Rumlarla, 1913 Bükreş Antlaşması sınırları ile çizilen Batı Trakya’da yerleşmiş olan Müslümanlar mübadele dışı tutulacaklardır. Sorun “yerleşmiş” (Etabli) kavramının yorumlanmasından kaynaklanmıştır.
Türk hükümeti ise İstanbul’a yerleşmenin Türk kanunlarına göre olacağını ileri sürerek Yunan isteğine karşı çıktı. Türk tarafı İstanbul için “Etabli” deyiminin burada sürekli oturanlar için geçerli olduğunu belirtirken, Yunanistan 30 Ekim 1918’den önce geçici de olsa İstanbul’a gelip burada kalanları da mübadele den ayrı tutmak istiyordu.
Anlaşmazlık Lahey Adalet Divanı’na götürüldü ise de, divan bu anlaşmazlığı çözümleyemedi. Bunun üzerine Türk-Yunan ilişkileri gerginleşti. Yunan Hükümeti Batı Trakya’daki Türk mallarına el koyunca, Türk Hükümeti’nde İstanbul’daki Rumların mallarına el koydu.
1930’da Yunanistan Başbakanı Venizelos’un Başbakan İsmet İnönü’yü ziyaret etmesi ilişkileri yumuşatmıştır. 1930’da çıkan Ahali Mübadele Kanunu sorunu çözümlemiş ve Etabli kaldırılarak mübadele gerçekleşmiştir.
Milli Mücadelenin ardından uzun yıllar harap olmuş yorgun bir o kadarda geniş ve verimli toprakları şenlendirmek isteyen Türkiye'ye dışarıdan gelen muhacir/mülteci göçmenleri sadece nicelik olarak değil nitelik bakımından da değerlendirmekteydi. Özellikte 10 yıllık Savaş(1912-1922) koşullarında nitelikte insanlarını kaybetmiş bir milletin yeniden ayağa kalkması için uzun zaman gerekmekteydi. Bu açığı kapatmak amacıyla gelen nüfusun niteliği de önemliydi.
Mübadelenin Yunanistan açısından etkilerine bakılacak olursa 1925’de Sir Arthur Salter “Yunanistan ekonomik olarak daha ileri olsa idi, yeni gelen mübadilleri bünyesine yerleştirmesi bu kadar kolay olamazdı. Ekonominin bu esnekliğini İngiltere’nin göstermesi mümkün değildir” diyordu. Gerçekten de geri bir ekonomi, kısıtlı kaynaklar ve büyük bir nüfus baskısı ile karşılaşan Yunanistan için Anadolu felaketi sonucu gelenler gizli bir nimet olmuştu.
İstanbul, İzmir gibi kozmopolit ticaret merkezlerinden, ellerinde büyük servetleri, uluslararası mali deneyimleri, Batı Avrupa ile ticari bağları ile gelen Rumlar, yeniden örgütlenme becerileri ve enerjileri ile ekonomiyi canlandırıp ayağa kaldırdılar. İzmir’in bütün uluslararası ticaret bağlantıları Pire’ye kaydı.
Gelen göçmenlerin bir kısmı Yunanistan’da kilim ve halıcılığı başlatmıştır. Yunanistan halı sanayisinde olduğu gibi ipek ve ipekli kumaş üretiminde de Türkiye ile rekabet eder hale gelmiştir.[59]
Türkiye açısından etkilerine bakarsak Mübadele antlaşmasına göre Anadolu’dan 2 milyon, Doğu Trakya’dan 190 bin, İstanbul’dan 70 bin,  Rum ve Yunanistan’dan 500 bin Müslüman mübadele işlemine tabi tutulmuştur. Gidenlerin kompozisyonu çoğunlukla tüccarlar, sanayiciler ve serbest meslek sahipleri oluştururken, gelenlerin büyük bir çoğunluğunu tarım kökenliler oluşturuyordu.
Genç Cumhuriyet Ulus Devlet referansı ile yapılanırken, daha baştan mübadele nedeniyle tebaasının, tüccarlar, sanayici ve serbest meslek sahibi gibi unsurlarını yitirdiğinden ve gelenler de bu boşluğu dolduracak nitelikte olmayıp onlarda tarım kökenli olduğundan, zorunlu olarak tarım toplumu olarak kalmıştır. Bu özellik uzun yıllar devletin baskın karakteri olarak kaldığından, devletin gelişme ve ilerlemesi yavaş seyretmiş ve günümüze kadar süren sorunlar yumağı oluşmuştur.
İskânda para meselesinin yanında, bir diğer husus da insan meselesidir. Yerleştirme teşebbüsünün başarılı olabilmesi için çiftçi olmaya istekli, ziraattan anlar ve biraz sermaye sahibi bir unsurun bulunması şarttır. Sermaye gereklidir. Çünkü hükümet, ne kadar yardım ederse etsin, yeni bir köy veya çiftlik kurarken iskân dairelerinden alınamayacak veyahut çabuk temin edilemeyecek bin türlü masraf çıkacaktır.[60]
Yerleştirilen muhacirlerin kısa zamanda üretici konuma geçerek devlet ekonomisine katkı sağlaması gerekmekteydi. Bu yüzden gelenlerin iş nitelikleri doğru tanımlanmalı ve yapabilecekleri, üretici konuma geçecek bir ortam sağlanmalıydı.
Ancak, göçün, özellikle ticarileşmiş tarımın yaygınlaştığı bölgelerde yaşamış olan köylülerin tarımsal üretimle ilgili bilgi birikimlerini değersizleştirdiği bilinmektedir. Bu çerçevede, Yanya’da tütün üretimini iyi bilen bir köylünün, göçten sonra, Ege’de narenciye üretiminden anlamayan “niteliksiz bir köylü” konumuna düşmesi kaçınılmazdır. Aynı durum, Yunanistan’a göç edenler için de geçerlidir. Bu bağlamda, hangi etnik kökene sahip olursa olsun, mübadil köylülerin, göç nedeniyle “niteliksiz işgücü” konumuna düştüğü, bu durumun da tarımsal üretimde kayıplara neden olduğu açıktır. Savaş koşulları içinde gerçekleşen mübadelenin her iki toplumda ve göç edenlerin bireysel yaşamlarında etkileri uzun sürecek kayıplara neden olduğu ve bazı kayıpların telafi edilmesinin mümkün olmadığı açıktır.[61]
1923-1938 döneminin iskân çalışmalarında Balkanlar'dan gelecek göçmenlere İskân hakkı talep etmeme şartıyla serbest göçmen olarak ülkeye yerleşmelerine izin verilmişti. Bu durumda Türkiye'ye gelecek Muhacirler yanlarında hayatlarını devam ettirecek maddi mallarını da getirmek durumundaydı. 1934-1938 yıllar arasında Türkiye'ye gelen göçmenler genellikle iskânlı göçmen statüsünde yerleştirilmişlerdir. Bu uygulama değişikliğinde ki temel faktör, ekonominin iyileşmesi ve insanların çektiği sıkıntılardır.
1923-1933 yılları arasında, yani Cumhuriyetin ilk on yılı içinde Türkiye’de yerleştirmek mecburiyetinde kalınmış muhacirlerin adedi, 379.913’ü mübadil ve 248.392’si mübadele mıntıkası dışından olmak üzere 628.305 kişiyi bulmuştu.[62]
Mübadele yoluyla gelecek olan göçmenler için ihraç iskeleleri kurulmuştur. Vapurla Yunanistan’dan getirilen göçmenler trenle Niğde ve Kayseri gibi iç kesimlere taşınıyorlardı. Rumlarda aynı şekilde bu trenlerle ihraç iskelelerine oradanda Yunanistan’a gitmekteydiler. Türkiye’nin mübadele sırasında kullandığı vapur sayısı on yediydi. İhraç iskelelerinde ve geçici konak yerlerinde misafirhaneler yapılarak bütün ihtiyaçları karşılanmaya çalışılmış ve bundan Kızılay sorumlu tutulmuştur.
 1923-1938 arasındaki dönemde Bulgaristan'dan 204.686 (88.501 iskânlı 116.185 serbest göçmen) Yugoslavya’dan 111.273 (neredeyse tamamı serbest göçmen) Romanya'dan 113.720 (75. 711 iskânlı 38.009 serbest göçmen) gelirken 1923 Türk Yunan mübadelesi ne göre 500 bin Türk Anadolu’ya, 1,2 milyon Rum ise Yunanistan’a göç etmiştir.[63]
1933 yılından sonra da Türkiye’ye çeşitli göç dalgaları olmuştur. 1 Haziran 1933’ten 1934 tarihine kadar gelen muhacirler 3.018 evde 15.319 kişiydi. Bunların 1.383’ü Yugoslavya’dan, 4.743’ü Bulgaristan’dan, 3.337’si Romanya’dan, 4.248’i Rusya’dan, 252’si Adalar’dan, 1.112’si Batı Trakya’dandır. 1 Haziran 1934’ten 1 Ocak tarihine kadar 3.159 hanede 11.924 nüfus daha gelmişti. Bunların 1.959’u Yugoslavya’dan, 5.059’u Bulgaristan’dan, 4.337’si Romanya’dan, 1.787’si Rusya’dan, 85’i Suriye’den, 161’i adalardan, 23’ü Kıbrıs’tan, 5’i Afganistan’dan, 49’u da İran’dan gelmiştir.[64]
“Yugoslavya Dışişleri Bakanlığı Konsolosluk Dairesi’nin 1970 yılına ait verilerine göre Türkiye’ye, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Yugoslavya’dan gelen ve ‘göçmen ‘olarak tabir edilen kişilerin sayısı 300 bindir”.[65] Yugoslav topraklarından Türkiye’ye göçen toplam kişi sayısı ise 305 bin dolayındadır. “Türkiye’ye Cumhuriyet döneminde Yugoslavya’dan toplam 77,431 aileye mensup 305,158 kisi göç etmiştir. Bu ailelerden 1950 yılına kadar gelenlerden 14,494 kisi devlet tarafından iskân edilmiştir. Ailelerin diğer bölümü serbest göçmen olarak Türkiye’ye yerleşmişlerdir”[66]
1934'te ki 2510 sayılı İskân kanununun 3. maddesine göre Türkiye’de yerleşmek maksadile dışarıdan, münferiden veya müçtemian, gelmek istiyen Türk soyundan meskûn veya göçebe fertler ve aşiretler ve Türk kültürüne bağlı meskûn kimseler, işbu kanunun hükümlerine göre Dâhiliye Vekilliğinin emrile kabul olunurlar. Bunlara (muhacir) denir. Kimlerin ve hangi memleketler halkının Türk kültürüne bağlı sayılacağı İcra Vekilleri Heyeti kararile tesbit olunur. Türkiye’de yerleşmek maksadile olmayıp bir zaruret ilcasile muvakkat oturmak üzere sığınanlara (mülteci) denir. 4.üncü maddede yazılı sebepler bulunmayan mülteciler, Türkiye’de yerleşmek isterler ve bunu yazı ile bulundukları yerin Hükümetine bildirirler ise muhacir muamelesi görürler. Öbür mülteciler için Vatandaşlık Kanunu hükümleri tatbik olunur. Dâhiliye Vekilliği muhacirlerin ve mültecilerin alınma yollarını gösterir bir talimatname hazırlar.
Madde 4
A: Türk kültürüne bağlı olmayanlar,
B: Anarşistler,
C: Casuslar,
Ç: Göçebe çingeneler,
D: Memleket dışına çıkarılmış olanlar Türkiye’ye muhacir olarak alınmazlar, Bulaşık hastalıklılar doğrudan doğruya Hükümet hastanelerine gönderilip orada parasız tedavi olunurlar.
Madde 5 — Hususî bir ahit dolayış ile Türkiye’ye mecburî olarak gelenler yapılan muahede hükümlerine ve Hükümetçe verilen kararlara göre alınırlar.
Madde 6
A: Muhacirler sınırlardan girdikleri veya nakil vasıtalarından çıktıkları yerin en büyük mülkiye memuruna kendilerini ve ailesi fertlerini yazdırıp bir "muhacir kâğıdı„ almağa ve bir vatandaşlığa girme beyannamesi imzalamağa mecburdurlar. Muhacir kâğıdı muvakkat doğum kâğıdı yerine ge­ çer ve bir yıl muteber tutulur.
B: Muhacir olarak alınanlar, İcra Vekilleri Heyeti kararile, hemen vatandaşlığa alınırlar. Küçükler baba ve analarına veya hısımlarına bağlı tutulurlar. Kimsesiz gelen küçükler, yaşına bakılmaksızın, vatandaşlığımıza geçirilirler.
Madde 7
A: Türk ırkından olup Hükümetten iskân yardımı istememeyi yazı ile bildiren muhacirler ve mülteciler Türkiye içinde istedikleri yerde yerleşmeğe serbest bırakılırlar. Hükümetten iskân yardımı istiyenler Hükümetin göstereceği yerlere gitmeğe mecburdurlar.
B: Türk ırkından olmayanlar, Hükümetten yardım istemeseler bile, Hükümetin göstereceği yerde yurt tutmağa ve Hükûmetin izni olmadıkça buralarda kalmağa mecburdurlar. İzinsiz başka yere gidenler ilk defasında yerlerine çevrilirler. Tekerrürü halinde İcra Vekilleri Heyeti kararile, vatandaşlıktan düşürülürler.
C: Türkiye’ye geldikleri tarihten itibaren iki yıl içinde iskân istemiyen muhacir ve mültecilere iskân yardımı yapılamaz.[67]
Ağustos 1934 tarihli ve 15035/6599 sayılı İskân ve Nüfus İşlerinin Süratle İkmali Hakkında Tamim ile göçmen statüsünü düzenleyen sınıflandırma ayrıntılandırılmıştır. Tamim ’in 4’üncü maddesi; “tabiiyet beyannamesi Türk ırkından olanlara veya Türk kültürüne bağlı olup da Türkçe konuşup Türkçeden başka dil bilmeyenlerin ve Tamim'in yürürlüğe girdiği tarihe kadar Garbi Trakya’dan gerek kaçak ve gerek pasaportla gelmiş olan Türkler ve Türk kültürüne bağlı olanların hızla vatandaşlığa kabul işlemlerinin yapılmasını, bunlardan herhangi bir şekilde kendilerinden şüphe edilenler varsa muhacir kâğıdı verildikten sonra bu tahkikata devam edilmesi ve Pomaklar, Boşnaklar, Tatarlar, Karapapaklar hakkında da aynı işlemlerin yapılmasını karara bağlamıştır. Başka bir devletin tabiiyetindeki Kürtler, Araplar ve Arnavutlar gibi Türkçeden başka dil konuşan diğer Müslümanlara ve bir kayıtla bağlı olmayan (alelıtlâk) ecnebi Hristiyanlara ve Yahudilere vatandaş- lığa kabul belgesi (tabiiyet beyannamesi) ve muhacir statüsü verilmemesi, Müslüman Gürcü, Lezgi, Çeçen, Çerkez, Abaza ve diğer Türk kültürüne bağlı sayılan Müslümanlar hakkında merkezden alınacak emirle kişilere fert üzerinden tabiiyet beyannamesi imzalatılması esası benimsenmiştir.[68]
Balkanlardan gelen serbest göçmenlerin genellikle Trakya ve Marmara bölgelerine yerleştirdikleri, kafkaslardan gelenlerin Karadeniz ve Doğu Anadolu'nun Kuzeyine, Suriye ve dolaylarından gelenlerin ise Güneydoğu Anadolu'ya ve Akdeniz'in yerleştikleri görülmektedir. Bu durumun en belirgin sebebi geldikleri coğrafi şartlara ve bu bölgelerin benzerliğidir.
1935 yılında Dâhiliye Vekâleti [İçişleri Bakanlığı] bağlı Nüfus Umum Müdürlüğü tarafından hazırlanan kitapta Muş vilayetindeki iskân çalışmaları hakkında detaylı bilgi mevcuttur. Buna göre 1931 yılında Muş vilayetinde, Bulanık kazasına gelmiş olan 106 hanede 643 nüfusa 4695 dönüm toprak tevzi olunmuş, Ahıska ve Çıldır muhacirlerinden kırk iki hanede 186 nüfus ve doksan yedi bekâr mülteci Bulanık merkez ile Tegüt ve Yoncalık köylerine iskân edilmiştir. On dört ev tamir edilmiş ve muhtaç bir durumda olan on beş haneye iaşe ve tohum verilmiştir. 1932’de Rusya’dan seksen bir mülteci Bulanık kazasına iskân edilmiştir. Erzurum ve Artvin illerinden 907 nüfus Türk, topraksızlıktan dolayı Muş’a iskân edilmiş ve kendilerine toprak verilerek kendi evlerini yapmaları sağlanmıştır. Ayrıca Muş’a yerleştirilen muhacirlerden muhtaç olanlara arazinin yanı sıra 474 lira yardımda bulunulmuştur. 1932 ve 1933 yıllarında Muş’a gelen 152 hanedeki 797 muhacire ev verilmiştir. Ayrıca 13.139 dönüm arazi ile tohumluk iaşe ve sair yardım yapılarak iskân edilmişlerdir. Aynı yıllar içerisinde Bulanık kazasına 308 evde 1408 nüfus muhacir gelmiş ve bunlara ev yaptırılarak 25.609 dönüm arazi ve tohumluk iaşe ile sair yardımlar yapılmıştır. Muş’a gelen muhacirlerin tamamı Rusya ve İran’dan gelmiştir. 1933 yılında Muş’taki iskân işleri için verilen tahsisat yirmi bir bin lira iken 1934’te ise kırk dört bin lira olmuştur.[69]
1933’ten sonra Türkiye'ye iskânlı göçmen statüsüne uygulayınca bölgelerin insan sayılarına, toprağın durumuna ve ekonomisine göre planlı yerleşim yapmaya başlamıştır.
1939’da Birinci Umumi Müfettişlik tarafından hazırlanan kitapta ise Muş vilayetinde sınır dışından gelen göçmenler, mülteciler ve ülke içindeki topraksız halkın vilayetin çeşitli yerlerine iskân edildiklerine dair kayıt mevcuttur. Kitapta Muş vilayetine göç ve ilticanın 93 Harbi ile başladığı ancak 1923-1936 yılları arasında arttığı belirtiliyordu. Buna göre 1.263 hanede 6.050 nüfus Muş’a iskân edilmiş, hükümet tarafından 172 ev yapılmış, ev yaptırmak için hükümetçe elli arsa verilmiştir. Ayrıca kendilerine parası verilerek yaptırılan ev sayısı ise 430 idi. Söz konusu göçmenlere 110.802 dekar toprak dağıtılmış ve 6.682 tapu verilmiştir. Bu yardımların yanı sıra iskân edilenlere çift hayvanı, çift aletleri ve tohumluk yardımı yapılmıştır. Bulanık ilçesinde göçmenlerin iskân edildiği Yoncalı köyünün su ihtiyacı karşılanmıştır.[70]
Bu dönemde gazetelerde çıkan bazı yazılar da yine uygulanacak göçmen iskân planı hakkında önemli ipuçları vermektedir. Nitekim daha 5 Ocak 1933 tarihinde Cumhuriyet’te çıkan bir yazıdaki şu ifadeler oldukça dikkat çekicidir: “…Gelen muhacirler önce Trakya’ya yerleştirilmeli, Avrupa’da koca bir duvar dikilmelidir. Toprağı› eken, yurdu güzelleştiren ve günü gelince onun için kanını döken adamdır, yurttaştır. Boş topraklar hiçbir işe yaramaz ve bir gün gelir başkalarının eline geçer. Edirne’de Kırklareli’nde bütün Trakya’da Bulgarların gözü vardır. Midye ile İnoz arasında bir çizginin üstünde kalan yerleri her gün bağıra bağıra söylüyorlar. İstanbul’da bile gözleri vardır. Bulgarların bu azgın açgözlülüğü karşısında Türk’ün gözü Trakya’nın üstünden ayrılmamalıdır… Boğazlar, İstanbul ve Trakya Türkiye’nin elinde olmasaydı›, yeryüzünde bugünkü gibi saygı görmezdik, bugünkü gibi sözümüzü dinletemezdik. Bu yüksek değerli topraklarımızı sımsıkı tutmalıyız. Bu sımsıkı› tutuşu ise Türk kolları ve göğüsleri yapabilir.”[71]
Aynı konu ile ilgili yine Cumhuriyet’in 17 Temmuz 1935 tarihli sayısında Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya’ya hitaben şu yazıya yer verilmişti: “ İç Bakanımız Şükrü Kaya’ya, …Trakya’yı ele geçirmek için Bulgarların fırsat bulunca bize hücum edecekleri artık en küçük kuşkuya yer vermeyen bir gerçeklik olmuştur... Yapılacak şey, Trakya’yı her bakımdan kuvvetlendirmektir… Hükümet Türkiye’ye gelecek yüz binlerce göçmeni Trakya’ya ve Doğu Anadolu’ya yerleştirmeğe karar vermiştir. Fakat görülüyor ki Bulgarların toprak doyurası aç gözlülükleri karşısında Trakya’nın önemi büsbütün artmış ve bu sevgili Türk ili birden bire birinci plana geçmiştir. Onun için… Önce Trakya! Evet, gelecek Türkleri önce Trakya’ya yerleştirelim… Önce Trakya ”Her iki yazıdan da anlaşılacağa› üzere göçmen iskân mıntıkaları hususundaki temel beklenti güvenlik odaklıydı. Trakya üzerinde iddia ve emelleri bulunan Bulgarlara karşı, bölgeye göçmen iskânının önemli bir güvenlik tedbiri olacağı› düşünülmekteydi.[72]
1934’ten sonra Balkanlardan gelen göçmenlerin büyük bir çoğunluğu Trakya’ya İskân edilmiş geri kalan kısmı ise düzen dâhilinde Doğu Anadolu'ya yerleştirilmişlerdir. Ancak Doğuya giden göçmenler coğrafi şartlardan ve uyum sorunu yaşamalarından dolayı devlet yardımından vazgeçerek Batı illerine gittikleri anlaşılmıştır. Şüphesiz Doğu illerinde İskân çalışmasının nedenlerinden biri de bölgede çıkan isyanlardır. Ulus devlet inşası için gerekli olan ortak kültür ve ortak amacı sağlamak 1934’deki İskân kanununda belirtilmişti.
Kitlesel göçün ilk yılı içerisinde gelen göçmenlerin çoğunlukla Trakya’ya iskânı ve dolaysıyla bu mıntıkanın “artık göçmen kabul edemeyecek” bir duruma gelmesi üzerine, 1936 yılından itibaren gelecek göçmenlerin Ankara, Yozgat, Kayseri, Niğde, Adana, Konya ve İzmit’e iskânı kararlaştırıldı. 1936 yılı ortalarında alınan ikinci bir karar ile de göçmen iskân mıntıkalarının sayısı arttırılarak Tokat, Çorum, Bilecik, İçel, Aydın Muğla, Isparta, Burdur, Manisa, Denizli, Antalya, Balıkesir, İzmir, Elaziz, Van, Muş, Diyarbakır, Ağrı, Kars ve Sivas’a da göçmen sevk edilmesi kararlaştırıldı. Nitekim bu karar gereğince 12 bin göçmenden 1.434’ü Tokat’a, 3.703’ü Kayseri’ye, 2.228’i Yozgat’a, 1.181’i Çorum’a2.452’si Konya’ya, 698’i Niğde’ye ve 203’ü de Bilecik’e iskân edildi48. Geriye kalan yaklaşık 15 bin göçmen ise bunların dışında kalan vilayetlere yerleştirildi.[73]
1937 yılında gelen 26 bin göçmenin önemli bir kısmı İzmir, Aydın, Manisa, Bursa ve Bilecik gibi Batı Anadolu vilayetlerine iskân edilirken, geriye kalan küçük bir kısmı da Niğde, Sivas, Amasya ve Diyarbakır’a yönlendirildi. 1938 yılında Türkiye’ye giriş yapan 20 bin göçmen ise çoğunlukla Orta Anadolu’ya, Çorum, Yozgat ve Niğde vilayetlerine yerleştirildi.[74]
Muhacirlere Devlet bütçesinden yapılan yardımlara Halkın da katkısını temin etmek üzere bu dönemde tüm ülke çapında yardım kampanyaları açıldı. Hatta bu yardım kampanyalarına katlım teşvik için gazetelerde sıkça ilanlar yayımlandı. Nitekim 19 Kasım 1934’te Trakya’da Yeşilyurt gazetesinde çıkan bu tür bir ilanda şu ifadelere yer verilmişti: “Dış ellerden anayurda muhacirlerimiz gelmektedir. Bunlar Trakya’mızın geniş topraklarını işleyecek; bu kollar yurdu zenginleştirecek, daha gönenletecektir. Bugün mini mini yavrularıyla, ihtiyar, sakat annelerle, hatta bir kısım yardım isteyen bir dermansızlıkla aramıza karışacak soydaşlarımıza, kardaşlarımıza karşı yardım elini uzatmak borcu karşısındayız… Durmak yok, çalışmak, yardım için elden gelen ne varsa yapmak var, bu, kardeşlik borcunun yapmağa bütün yurttaşlarımız› çağırıyoruz.” Bu duygusal içerikli çağrıların karşılıksız kalmadığı ve özellikle de Tekirdağ, Babaeski ve Çanakkale’de halkın göçmenlere nakdi ve ayni yardımlarda bulunduğu tespit edilmektedir.[75]
Mübadillere hazır baraka ve Huğ türü taşınabilir; yer aldığı bölgeye uygun konutlar yapılması; yerleşik düzende ucuz ev yapılarak numune köyler kurulması; mübadele sonucu boşalmış olan konut stokunun dağıtılması biçiminde üç şekilde barınma olanağı yaratılmıştır.[76]
İskân edilen göçmenlerin çoğu çiftçi olduğu için bunların üretici konuma getirilmesi hususunda öncelikle toprak dağıtımının yapılması gerekiyordu. Nitekim bu konu ile ilgili çalışmalar 1934 İskân Kanunu’na göre yapılmıştır. İskân Kanunu’na göre menşei ve cinsi ne olursa olsun bütün “Millî” topraklardan, mera, baltalık ve fundalık gibi ortak mal hüviyetindeki ihtiyaç fazlası topraklardan, orman niteliğini kaybetmiş yerlerden ve hükümetçe istimlak edilecek çiftliklerden göçmenlere ziraat için yer verilmesi öngörülmüştü. Söz konusu arazilerin dağıtımında ise şu esaslara uyulacaktı: İki nüfuslu ailelere verim düzeyi yüksek topraklardan 30-45, orta verimli topraklardan 45-60 ve düşük verimli topraklardan da 60- 90 dekar tarım arazisi verilecek;, ikiden fazla her nüfus için de sırasıyla 10- 15, 15-20 ve 20-30 dekar arasında bir ilave yapılacaktı. Yine göçmenlere bahçe olarak 6-15 dekar arasında bir toprak verilecek, ikiden fazla her nüfus için de 2 dekarlık bir artırım mümkün olacaktı.[77]
1934'te hükümet İskân uygulanan kişilere Ziraat Bankası aracıyla zincirleme borçlanma usulüyle 2 yıl vadeli 1 milyon tutarında tohumluk buğday dağıtmaya karar verdi. Ayrıca hükümet tarım aleti çift hayvanı ve arı kovanı gibi çeşitli malzeme yardımında da bulunmuştur. 1930'dan sonra Balkanlarda kitlesel göçün başlamasıyla Barınma sıkıntısı çekenlere geçici olarak yerli halkın yanına yerleştirilmişlerdi. Bu durumun uzaması halinde hem göçmenlere hem de yerlilere sıkıntı vermemesi için yeni yerleşim inşasına başlanmıştı. Devlet desteği yerli göçmenlerin İmece usulü çalışma ile mesken inşaatları başladı. Göçmen evleri genellikle eski yerleşim den ayrı, geniş ağaçlı bir meydanı olan, Sağlık Ocağı ve caminin de bulunduğu köy şeklindeydi. Köylerin dışında ise okul ve spor alanları bulunmaktaydı. Göçmenler devlet tarafından verilen evlerin bedelini 28 yılda ödemekle yükümlü tutulmuşlardır.
Araştırmacı-Yazar Yıldırım Ağanoğlu da, göçlerin Anadolu"nun Müslümanlaşmasında çok önemli bir rol oynadığına işaret ediyor. Hatta "Mukabele-i Bil Nüfus" düşüncesi 1914"te İttihat ve Terakki döneminde ortaya atılmıştı. Tarihte ilk defa Anadolu"dan gayrimüslim nüfus göç ettirildi. 1923 mübadelesinin temelleri bu yıl atıldı. Ağanoğlu bu konuda şunları söylüyor: "Anadolu"nun Türkleşmesinde ve Müslümanlaşmasında göçlerin çok büyük bir rolü var. Çünkü ciddi miktarda gayrimüslim nüfus var. Keza Kafkaslar"dan da Müslüman nüfus geliyor. Gerek Cumhuriyet döneminde, gerekse Osmanlı döneminde göçmenlerde yüzde yüz Türk ırkından olma şartı aranmıyor. Kendini Türk kabul eden, "Ben Türküm" diyen herkes göç edebilir politikası güdülmüş. Türkiye Cumhuriyeti"ni kuran nesillere baktığımızda devlet adamlarının, İstiklal Harbi"ni gerçekleştiren generallerin, subayların yüzde 60"ının Rumeli kökenli olduğunu görüyoruz. Anadolu"dan sonra gidecek bir yer kalmadı artık."[78]
Ağanoğlu, 1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi"ni de aynı bakış açısıyla değerlendiriyor: "Olaya insani açıdan bakıyorum, üzülüyorum. Ama siyasi açıdan baktığımda mübadelenin her iki devlete de yararlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir nüfus istatistiğine göre, Anadolu"daki 1914 nüfus dağılımı esas alınırsa, şu anki Türkiye"de 15 milyon civarında Rum ve Ermeni olacaktı. Yaşlı bir Rum mübadil diyor ki: Atatürk ve Venizelos iyi yaptı. Yoksa Bosna Savaşı gibi bir yerden patlak verirdi."
Bu dönemde Türkiye’ye sadece Balkanlardan değil Suriye dolaylarından da göçmen gelmiştir. I. Dünya Savaşında Türk askerinin Arap topraklarından çekilmesiyle birlikte Irak ve Suriye’de yaşayan Türkmen aşiretleri Cumhuriyet döneminde Türkiye’ye gelmek istemişlerdir.
Cumhuriyetin ilanından önce, 12 Mayıs 1339/12 Mayıs 1923 tarihinde alınan bir karar gereği Yunanistan dışındaki ülkelerden gelen muhacirlere izin verilmemiştir. Ancak bu karardan 1925 yılı itibariyle vazgeçilmesiyle birlikte diğer ülkelerden gelen ve iskânları yapılamayan muhacirlerin de iskân faaliyetlerine başlanmıştır.[79]
Şam, Haleb, Trablusgarp, Trablusşam ve Bingazi gibi Arap şehirlerinden gelen mültecilerin büyük bir kısmı ileri gelen Osmanlı devlet adamlarının ve eşrafının aileleri olduğu anlaşılmaktadır. Bu süreçte gelen mülteciler arasındaki zabit ve memur ailelerine mensup olanlar akrabalarının bulunduğu yerlere yerleştirilirken, sivil ahaliden olan mülteciler ise istedikleri vilâyet ve sancaklara sevk edilmişlerdir.[80]
Şam bölgesi civarında yaşayan yaklaşık 240 haneli Karateke aşireti iskân yerlerini devletin seçmesi şartını kabul ederek Anadolu'ya gelmek istemişler bu amaçla da Dâhiliye Vekâletine başvuruda bulunmuşlardır. Bu ve buna benzer birçok iskânın ve iskân talebinin; dönemin Bakanlar Kurulu kararnameleri ve bölge valilerinin gönderdiği raporlar incelendiğinde 1927-1928 ve 1932-1934 yılları arasında uygulandığı görülmüştür. Bu bağlamda elde edilen belgeler ışığında Yörük-Türkmen teşekküllerinin iskân oldukları bölgeler; İçel, Adana- Aydın, Isparta, Kütahya ve Bilecik- Çorum, Tokat, Ordu ve Civarı ile Kayseri, Niğde ve Aksaray olmak üzere 4 kısımda incelemeye alınmıştır.[81]
1923’den 1997’e Türkiye’ye 1,6 milyondan fazla göçmen geldi. Büyük çoğunluğu soydaş olan bu nüfus hızlı bir şekilde Türk vatandaşlığına kabul edildi. Soydaşların gelişi ve azınlıkların gidişi nüfusun millileştirilmesini hızlandırdı.



İç İskân
Belirli sınırlar içerisinde siyasi sosyal ekonomik ya da doğal sebeplerden dolayı yapılan yerleşme hareketine iç iskân denir.
Nüfusun yurt genelinde dengeli dağılımının sağlanması ekonomik kaynaklardan herkesin yeterince istifade etmesi, iskân mahallerinin korunması ve ortaya çıkan ihtiyaçlara göre geliştirilmesi gibi devletlerin gücünü doğrudan etki eden toplumsal yapıya ilişkin problemlerin ortaya çıkışını engelleyen veya mevcut problemlerin çözümüne olanak tanıyan sistemlerin oluşturulması uygulanan iskân politikası ile yakından ilgilidir.
 Ülke nüfusunun dengelemek ya da bir amaca göre şekillendirmek amacıyla iç iskâna başvurulabilir. Tarım arazilerinin üretime açılması ve buraya yapılan çiftçi göçleri, baraj yapımlarıyla köylerin taşınması planlı bir isyan hareketiyle mümkündür. Göçebe/göçerevli nüfusun kontrol altına alınması yaşam biçimi, ekonomik faaliyet ve milli devlet oluşumuyla yakından ilgilidir.
Osmanlı Devletinin son dönemlerinde iç, dış güvenlik ve ekonomiye katkı sağlaması amacıyla Konar/göçer Yörük/Türkmen gruplar ile göçer Kürt aşiretlerini yerleştirmeye çalışmıştır. Ancak Yörük/Türkmen aşiretlerinin yerleştirilmesi, Çukurova dışında istenilen sonuca ulaşamamış, Kürt aşiretlerinin Irak, İran ve Suriye’ye sürekli girip çıkmalarından dolayı başarısız olmuştur.
Yeni Türk devleti Osmanlıdan kalan en büyük sorunlardan biri olan iskânı yeniden ele alarak düzenleme yapmaya gerek duymuştur. 1923’ten itibaren kanunlar ve kararnamelerle sınırları belli olan Türkiye, iskânın şartlarını belirlemiştir.
1 Ağustos 1926 tarihli iskân muhtırasına göre, memleket dâhilindeki seyyar aşiretlerle bütün göçebelerin, sıhhî durum sebebiyle nakilleri icap eden köylülerin, dağlık ve ormanlık yerlerde ulaşım vasıtasından mahrum olan köylülerin, münasip ve müsait yerlere iskânı yapılmıştır. Ayrıca, haneleri çok dağınık olan bazı köylerin münasip merkezler etrafında toplanması, casusluklarından şüphe edilen kişilerin hudutlardan uzaklaştırılması gibi çalışmalar bu kanunun içeriklerindendir. Yine aynı kanuna göre, Türk tabiiyetinde bulunan çingeneler münasip yerlerde iskân ettirilirken, yabancı tabiiyetinde bulunan çingeneler hudut haricine çıkarılmıştır.[82]
Buna göre göçebe Yörükler, çingeneler, sınırlardaki kaçakçı unsurlar ve casuslar, iskânla ilgili metinlerde iskân edilip devlete bağlanması ve denetim altına alınması gereken unsurlar olarak kabul edilmiştir.[83] 1926 tarihli iskân muhtırasına bağlı olarak yapılan iskân çalışmalarının ardından, çeşitli eksiklikler göze çarpmıştır. Bu sebeple 3 Haziran 1933 tarihinde yeni bir çalışma daha yapılmıştır. Bu çalışmayla nüfusu yoğun olan yerlerden, nüfusu az olan yerlere göçmek isteyenlere nakil ve iskân bakımından kolaylıklar tanınmıştır 1926 ve 1933 senelerinde yapılan çalışmalara dayanılarak, bu dönemde ülke içerisindeki halkın bir kısmının, yine ülke dâhilindeki daha uygun yerlere nakilleri yapılmıştır.
İç iskânın yapılmasıyla nüfusu dengede tutmak ve kayda alınmamış kişileri tespit etmekte amaçlanmıştır. Bölgeler arasındaki sosyal-ekonomik farkları en aza indirebilmek, bölgelerin geçim kaynaklarına göre nitelikli nüfus yaratmakta hedeflenmiştir. Nüfusu yoğun olan yerlerin kırsal alanlara yönlendirilerek ekonomiye katkı sağlayacak girişimler planlamaya çalışılmıştır.
İç iskân ile ilgili olarak Şevket Aziz Kansu ilginç bir değerlendirme yapar: “Bugün Türkiye’nin nüfusunu artırmak için alınan ve alınacak olan sıhhî, toplumsal ve iktisadî tedbirler yanında, diğer bir tedbir de iç muhaceretler olabilir. Memleketimizin tabiat şartları itibarıyla nüfus yoğunluğuna daha çok müsait yerlerde mevcut nüfusu daha fazla yoğunlaştırmaya çalışmaktır. Bu artan nüfus kütlesinin fazlasını memleketin nüfusu az mıntıkalarına bir plân içinde dağıtıp, yeni köyler kurmaktır”.[84]
Tekeli bu yasayı “iskân” açısından değerlendirdiği makalesinde, yasanın “iç iskân” ve “dış iskân” ile ilgili hükümleri ve uygulamaları hakkında bilgi vermektedir. Tekeli’ye göre de, iç iskânla ilgili hükümler doğrudan Kürt isyanlarıyla ilişkilidir ve bu yasayla bir taraftan aşiret reislerinin gücü kırılmak istenmiş; diğer taraftan konargöçer aşiretler yerleştirilerek güvenlik tesis edilmek istenmiştir. Tekeli makalesinde, Tek Parti dönemine ve bu dönemde hükümete verilen radikal yetkilere dikkati çekmektedir. Tekeli, Tek Parti döneminde, 5027 hanede 25831 kişinin bu yasayla sürgün edildiğini ancak, çok partili döneme geçildikten sonra 1947 yılında çıkarılan 5098 sayılı yasayla, bu uygulamanın durdurulduğunu ve sürgün edilenlerin ağırlıklı bir çoğunluğunun geri döndüğünü belirtmektedir.[85]
1927 yılı nüfus sayımına göre Türkiye nüfusunun %80’i kırsal kesimde yaşarken kırsaldaki nüfusun yarısına yakını göçebeydi. Bu sonuç göçebelerin en kısa sürede yerleşmelerini sağlamayı zorunlu kılmıştır. Yerleştirirken göçebelerin yaşadıkları yerlere yakın arazilere iskânı edilmeleri kısa sürede alışmaları açısından önemliydi.
Göçebelere yönelik iskân çalışmalarının başta gelenlerinden birisi Isparta’daki aşiretlerin iskânıdır. 1925 tarihinde Isparta’da göçebe halde bulunan aşiretleri, yerleşik duruma getirmek için, yine aynı vilâyet dâhilinde iskân edilmişlerdir. Buna göre; 104 nüfustan oluşan Sarıkeçili aşiretinden 22 nüfus Atabey nahiyesine, 42 nüfus Keçiborlu’ya, 40 nüfus da Uluborlu’ya iskân edilmiştir. 548 nüfustan oluşan Saçıkaralı (Hayta) aşireti Uluborlu’da, Afşar nahiyesinde, Atabey nahiyesinde, Keçiborlu, Yalvaç, Karaağaç kazalarında iskân edilirken, 1.455 nüfustan oluşan Karakoyunlu aşireti Cebel nahiyesi, Karaağaç kazası ve Uluborlu kazasında iskân edilmiştir. Bazı aşiretler ise göçebe yaşamlarına kendileri son vermek istemiş ve bu amaçla hükümetten iskân talebinde bulunmuşlardır. Mesela Samsun, Bafra, Sinop, Tokat ve Merzifon havalisinde göçebe olarak yaşan Türk aşiretlerinden Aydınlı aşireti, 1926 senesinde Bafra’da iskânları için hükümetten izin istemiş ve 206 nüfustan oluşan bu aşiretin iskânı aynı tarihte yapılmıştır.[86]
Memleket içerisinde Türk, Kürt ve Arap olarak çeşitli aşiretler göçebe halde dolaştıklarından, bunların gerçek nüfusları tam olarak belirlenememiştir. Ancak, dağıtımı yapılanların miktarı 51.397 nüfuslu 44 Türk, 90.899 nüfuslu 48 Kürt ve 25.760 nüfuslu 6 Arap aşireti olmak üzere, toplamda 168.056 nüfuslu 98 aşiret vardı. Bunların bir an evvel memleket içerisinde, bilhassa boş olan yerlerde iskânları hem memleketin, hem de kendilerinin menfaati gereği ise de, hükümet on yıl içerisinde daha çok mübadil ve muhacir işleriyle meşgul olduğundan, bu iş için önemli miktarda vakit ve para ayıramamıştır. Aşiretlerden yalnız 5.544 nüfuslu 1.260 aile iskân olunabilmiştir. Bu ise toplamın %3’üne tekabül etmekteydi. Bu aşiretler içerisinde Kürtleşmiş Türk aşireti olan Halikanlı, Bayezit vilâyetinden Trakya ve Aydın’a nakil edilerek oralarda serpiştirme suretiyle iskân edilmiştir. Bu aşiretlerden başka, 58 hanede 423 nüfuslu Bazıklı Kürt aşireti ile 38 hanede 189 nüfuslu Alametik Kürt aşiretlerinin iskânları da yapılmıştır.16 Bu gruplar içerisinde ise sıhhî, iktisadî, idarî ya da siyasî sebeplerle bir yerden diğer bir yere, 1.457 hanede 8.277 nüfus naklolunmuş ve göçebelerden 1.260 hanede 5.544 nüfus iskân edilmiştir.[87]
Türkiye’nin daha dışardan gelen muhacirleri tam olarak yerleştirememişken zorunlu olarak iç iskâna başlaması özellikle devlet maliyesini zorlamıştır. Hali hazırda iç ve iskânı bekleyen 1,5 milyon insan bulunmaktaydı. Dönemin ulaşım, haberleşme teknolojisine bakılırsa iskân uygulaması zaman alan bir hususa dönüşmüştür.
Ülke içerisinde dağınık vaziyette bulunan aşiretlerden bazıları mevcut çiftliklere, bazıları mübadillerden kalan yerlere, bazıları da boş durumda bulunan arazilere iskân edilmişlerdir. Bunlardan, İçel vilâyetinde bulunan ve kışı sahilde, yazı da Konya’nın Karaman kazasında geçiren 27 hane Erdemli, 77 hane Yağda, Koyuncu ve Çiriş, 73 hane Hacı Hasanlı aşiretine mensup aileler, hane inşaatının masrafları kendilerince karşılanması şartıyla Erdemli de Yunan Andon isimli şahıstan kalan yerlere ve Ziraat Bankası tarafından kullanılmakta olan 4469 dönümlük araziye iskânları kararlaştırılmıştır.
Yine 1925 senesinde mübadillerin iskânı Antalya’nın Korkuteli kazasının Köseler köyünde yaptırılmış ve İçel vilâyetinin Mut kazasının, Sinanlı mıntıkasında ikamet eden ve 250 haneden ibaret bulunan Karadöne aşiretinin yerleşik vaziyete geçmeleri için Hamam sınırı, Sakız alanlı, Suçatı ve Ilıca köylerine nakillerine 1932 senesinde karar verilmiştir. Aşiretler yerleştirilirken arazinin durumuna göre bazı aşiretler bölünerek, aynı vilâyetin farklı yerlerine iskân edilmişlerdir. Çorum’da göçebe vaziyette yaşayan ve 40 haneden ibaret Yörikan aşireti mensuplarından bir kısmı, yine aynı vilâyetin Sungurlu kazasındaki Saraca ve Karadere köylerine, diğer bir kısmı ise Çaşak ve Han Huzlus köylerine iskânları yapılmıştır. Aynı şekilde Tokat vilâyetinin Pazar nahiyesine bağlı Gerdikan ve Sarıtarla köylerinde Gaygel Türk aşireti ile Bazıklı Kürt aşiretinin, Ceyhan’da Tekeli ve Horzun aşiretinin Kadirli de ise Karatekeli aşiretinin iskânları yapılmıştır.[88]
Niğde vilâyeti de, göçebe aşiretlerin iskân edildiği yerlerdendir. Bu vilâyette ilk olarak, kışı Adana vilâyetinde ve yazı da Niğde vilâyetinde geçiren, Tekeli aşiretine mensup 60 aileden oluşan göçebeler, 1931 baharında iskân edilmiştir. Yine aynı tarihlerde, yani 1931 yılı Ağustosunda yazın Niğde yaylalarına çıkan ve kışın da Adana’ya inen 150 aileden ve 1.200 nüfustan ibaret olan Aydın, Karakeçili, Korzun ve Sarıkeçili aşiretlerine mensup göçebelerin, Niğde vilâyetinde iskânları yapılmıştır.
Bunlar içerisinde ise Aydın, Karakeçili, Korzun ve Sarıkeçili aşiretleri kendi istekleri dâhilinde iskân edilmişlerdir. Niğde’nin yanında göçebe iskân edilen bir diğer yer Aksaray’dır. Aksaray’daki ilk faaliyet, 150 nüfustan ibaret ve koyunculukla meşgul Yörük aşiretinin, nakillerini kendileri yapmak şartıyla, Aksaray’a bağlı Amarat (Yeni kent) köyünde 1932 senesinde iskânlarıdır. Daha sonra bu Yörük aşireti, bu köyde nüfus yoğunluğunun fazla olması, dört köy arazisinin bir arada olması ve bunun yanı sıra arazinin ancak yerli ahalinin ihtiyacına yetebilmesi yüzünden, yerlerinin değiştirilmesi gerekmiştir. Bunun üzerine, Amarat köyüne yerleştirilmelerine imkân bulunmayan bu aşiretin, bu köye yakın, sahipsiz ve köy yapılmasına elverişli bulunan Künk mevkiinde iskânları yapılmıştır.[89]
Bundan başka, Yozgat da iskân yapılan yerlerdendir. Yozgat’ın Sorgun kazasının çeşitli köylerinde göçebe suretiyle oturan Türk nüfusun, 51 hanede 279 kişi olarak, Boğazlıyan Ermenilerinden kalan Çat köyüne nakil ve iskânları yapılmıştır. Yine Artvin vilâyeti dâhilinde göçebe bir halde bulunan Hemşinli 89 ailenin, göçebelikten kurtarılmaları için iç vilâyetlere iskânları 1933 tarihinde yapılmıştır. Fakat bunların hangi vilâyetlere iskân edildikleri hakkında elimizde bir bilgi mevcut değildir.[90]
1928 Haziran itibariyle Mut ilçesinin Sinanlı bölgesinde yaşayan 250 hanelik Karadöne aşiretinin de yine hane inşaatı masrafı kendilerinden karşılanması şartı ile Sinanlı civarındaki Hamam Sınırı ile Sakız alanlı, Suçatı ve Ilıca köylerine iskânları kararlaştırılmıştır. Gönüllülük esasına göre yapılan iskânın yansıra bulundukları bölgede etrafa zarar veren aşiretlerde başka yerlere iskân edilmişlerdir.
Bu sebeple Gülnar kazasına bağlı Bozcaağaç köyünün Tuzlu ve Papazdere bölgesinde kerestecilik yapan 10 hanelik Tahtacı aşireti ormanları tahrip ettikleri gerekçesiyle Bozcaağaç köyünün Yenice Mahallesine iskân edilmiştir.
Bölgede Yörük aşiretlerinin yaşadığı bir diğer bölge de Adana havalisidir. Burada aşiretlerin genelde iskân kanunu gereğince belirli yerlere yerleştirildikleri anlaşılmaktadır. 19. yy’ da Osmanlı Devleti Çukurova’daki aşiretleri yerleştirmek için büyük çaba harcamış ve kısmende başarılı olmuştur. Ancak; I. Dünya Savaşı ve arkasından Kurtuluş Savaşı yıllarında aşiretlerin bir kısmı eski düzenlerine tekrar dönmüştür. Bu nedenle Cumhuriyetin ilk yıllarında Çukurova’nın tekrar gözden geçirilmesi gerekti.
1934 yılı Mayıs ayında yapıldığı belirlenen iskân faaliyetlerine göre; Ceyhan’ın Kömürdülü civarında kışlayan 179 hanede 988 nüfusa sahip Tekeli ve Harzun aşiretleri Kömürderesi, Uzunpınarı ve Kumtepe mevkilerine iskân edilmişlerdir. Yine aynı gerekçelerle Kadirli kazasına bağlı Tozlu köyü civarında kışlamakta olan Karatekeli aşiretine mensup 62 hanede 280 kişi yine bu köyde iskân edilmiş ve bunlara köy civarında bulunan 2750 dönüm arazi de tahsisi edilmiştir.[91]
Aşiretlerin iskânı konusunda vilayetlere gönderilen emirlerde aşiretlerin durumu, nüfusunu ve yerleştirilebilecek alanların tespiti konusunda valilerden raporlar istenmiştir. Bu raporlar doğrultusunda toprak dağıtımı yapılarak yerleşmeleri sağlanmıştır. Ayrıca Konar/göçer aşiretlerin nüfus kayıtlarının tutulması, hane sayılarının belirtilmesi istenmiştir.
Isparta valisi, bölgede Karakoyunlu, Akkeçili, Sarıkeçili ve Honamlı aşiretlerinin Eğirdir ve Şarki karaağaç mevkilerine kadar yaylak olarak geldiklerini belirtmiştir. İskân mıntıkası olarak bu aşiretlerin Uluborlu’nun Büyükkabaca köyü civarında hazineye ait olan 400 dönüm ve Eğirdir’in cebel nahiyesinin Karabağlı ve Zengi yaylasındaki 2000 dönüm araziye her bir aşirete 100’er dönüm arazi verilerek şekilde iskânlarının mümkün olduğu bildirilmiştir. Ayrıca bu iskân uygulamasının yanı sıra yeterli arazi hazırlanabilir ise Karakoyunlu ve Sarıkeçili aşiretlerinden 110 kişinin vilayet dâhilinde iskân olunabileceği bildirilmiştir.[92]
Kütahya valiliği de Tavşanlı kazasında Cami-i kebir, Hacı Ayas bölgeleriyle Adil İslam, Demirli, Hamidabad ve Küçükdemirli köylerinde KaraKeçili ve Kızılkeçili aşiretlerinden 277 nüfustan oluşan aşiretlerin bulunduğunu rapor etmiştir. Ancak bu aşiretlerin sahip oldukları küçükbaş hayvan adedinin çok olması dolayısıyla belirli bölgeye iskânlarının zor olacağı çünkü bu nüfusun iskânı için yeterli arazinin olmadığı raporda bildirilmiştir. Kütahya ilinde bunun yanında Uşak kazasının Uluğbey nahiyesindeki Hanyeri, Selendi, Süleymanlı, Bekimiş, Geran, Akramaz ve Kadrancık köyleriyle kazanın Hamidiye ve Karaağaç mahallerinde 8000 civarında aşiret bulunduğu, bunların kışın Murat dağında yazında Alaşehir ile Salihli civarında olduğu belirtilmiştir. Bu aşiret nüfusunu hepsinin Uluğbey nahiyesinde iskân olunamayacağı, bu nüfusun 4000 kişisinin kaza dâhilinde kalanının da Alaşehir ile Salihli de iskân olunabileceği bildirilmiştir.[93]
Dâhiliye Vekâlet’inin(İçişleri Bakanlığı) talep ettiği rapor gereğince Aydın ilinin ilçelerinde yaşayan aşiretler ile ilgili ayrıntılı bir rapor gönderilmiştir. Bu rapora göre Aydın ilinin merkezinde iskâna uygun arazi olmadığı ancak Kırkhan nahiyesinin Teke köyünde teke çiftliği olarak da bilinen Ermenilerden metruk 2500 dönüm arazinin iskân için uygun bulunduğu bildirilmiştir.
Ayrıca Çine kazasında bulunan 161 hanenin 24 hanesinin Tahtacı aşiretine mensup olduğu bunlardan 6 hanesinin merkez, 18 hanesin de Akçaova nahiyesinde bulunduğu ve bu aşiret mensuplarının kendilerinin yaptığı hanelerde yaşadıkları bildirilmiştir. Uygun olmayan koşullarda yaşayan bu Tahtacı aşireti için Mardan dağı eteklerinde Karaköy adıyla bilinen mıntıkada 50-60 hanelik bir köyün yapılabileceği ifade edilmiştir. Valilikten alınan aynı rapora göre; Bozdoğan kazasında yeterli arazi olmamasına karşın Yeni Pazar nahiyesinde Karaçalı aşiretine mensup 106 hanede 260, Efendi yaylasında 74 hanede 320 nüfus ve merkez mahallerde devamlı ikamet etmekte olan Tahtacı aşiretlerinin bulunduğu ve bunların mıntıkalarındaki köylerin iskânlarına müsait olduğu bildirilmiştir. Karacasu kazasında ise kışları bu kazaya gelen Dinar, Afyon ve Çal’da kayıtlı 20 çadır Gebenler aşiretinin, Çal ve Dinar kazalarında kayıtlı Hacı Kebirali aşiretinin bölgede iskânlarının yapılabileceği bildirilmiştir. Aydın valiliğinin hazırladı aynı raporda vilayete bağlı Söke kazasında bulunan 384 çadır aşiretin 121 çadırının Söke de bulunduğu 252 çadırın da çevre mahallerden geldiğine dikkat çekmiştir. Söke deki aşiretin 20 çadırı Bozdoğan nahiyesinin Tuzburgazı köyünde, 21 çadırının Atburgazı köyünde, 80 çadırının Akköy nahiyesinde iskânlarının yapılabileceği belirtilmiştir. Arazi şartlarının verimli ve yaşam şartlarının uygunluğundan dolayı Akköy, Doğanbey ve Yenihisar’ın iskân için elverişli olduğu da bildirilmiştir.[94]
1934’te Resmi Gazetede yayınlanan İskân kanununa göre; Türkiye içinde toprağı dar veya azmaklık, bataklık, ormanlık, dağlık ve taşlık olan yerlerde bulunan ve geçim vasıtasından mahrum olan köyleri, gerek meskûn gerek göçebe bulunsun üç numaralı mıntıkalar halkını yaşayış ve sıhhat şartları elverişli olan yerlere nakletmeğe; evleri dağınık köyleri daha uygun merkezlerde toplamağa; huğları, obaları ve komları köyler içine kaldırmağa ve yenilerinin yapılmasını yasak "etmeğe Dâhiliye Vekil i salahiyetlidir.
Madde 9 — Türkiye tabiiyetinde bulunan gezginci çingeneleri ve Türk kültürüne bağlı olmıyan göçebeleri, toplu olmamak üzere kasabalara ve serpiştirme suretile Türk kültürlü köylere dağıtıp yerleştirmeğe; casuslukları sezilenleri sınır boylarından' uzaklaştırmağa ve ecnebi tebaası gezginci çingeneleri ve Türk kültürüne bağlı olmıyan göçebeleri millî sınırlar dışına çıkarmağa Dâhiliye Vekili salahiyetlidir.
Madde 10
A: Kanun aşirete hükmî şahsiyet tanımaz. Bu hususta her hangi bir hüküm, vesika ve ilâma müstenit de olsa tanınmış haklar kaldırılmıştır. Aşiret reisliği, beyliği, ağalığı ve şeyhliği ve bunların her hangi bir vesikaya veya görgü ve göreneğe müstenit her türlü teşkilât ve taazzuvları kaldırılmıştır.
B: Bu kanunun neşrinden önce her hangi bir hüküm veya vesika ile veya örf ve adetle aşiretlerin şahsiyetlerine veya onlara izafetle Reis, Bey, Ağa ve şeyhlerine ait olarak tanınmış, kayitli, kayitsiz, bütün gayrimenkuller Devlete geçer. Bu kanun hükümlerine ve Devletçe tutulan usullere göre bu gayrimenkuller muhacirlere, mültecilere, göçebelere, naklolunanlara, topraksız veya az topraklı yerli çiftçilere dağıtılıp tapuya bağlanır. B u gayrimenkullerin aidiyeti tapu sicillerindeki kayitlere göre tesbit olunur. Tapu sicillerinde aidiyete dair bir kayit yoksa veyahut kayitler yalnız şahıslar namına olupta halk arasında bunların aşirete ait olduğu şayi bulunuyor ve. aşiret fertleri de bu gayrimenkullerden başkasına sahip bulunmıyorlarsa aidiyet, tahkikat üzerine, o yerin İdare heyeti kararile hallolunur; İdare heyetlerinin valilerce tasdik edilen bu kararı kafidir.
C: Bu Kanunun neşrinden önce aşiretlere reislik, beylik, ağahk, şeyhlik yapmış olanları ve yapmak istiyenleri ve sınırlar boyunda oturmasında emniyet ve asayiş bakımından mahzur bulunanları, ailelerile birlikte, münasip yerlere naklettirip yerleştirmeğe İcra Vekilleri Heyeti kararile, Dâhiliye Vekili salahiyetlidir. Ç: Türk tebaasından olupta Türk kültürüne bağlı bulunmıyan aşiretler fertlerinin dağınık olarak 2 numaralı mıntakalara, Türk tabiiyetli ve Türk kültürlü göçebe aşiretler fertlerini sıhhat ve yaşama şartları elverişli yerlere nakledip yerleştirmeğe; Türk tebaası olmıyan ve Türk kültürüne bağlı bulunmıyan gö­ çebe aşiretler fertlerini icaba göre Türkiye dışarısına çıkarmağa Dâhiliye Vekil i salahiyetlidir.
Madde 11 —
A: Ana dili Türkçe olmıyanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanati kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri pasaktır.
B: Türk kültürüne bağlı olmıyanlar veya Türk kültürüne bağlı olupta Türkçeden başka dil konuşanlar hakkında harsî, askerî, siyasî, içtimaî ve inzibatî sebeplerle, İcra Vekilleri He ­ yeti kararile, Dahiliye Vekil i lüzumlu görülen tedbirleri almağa mecburdur. Toptan olmamak şartile başka yerlere nakil ve vatandaşlıktan iskat etmek de bu tedbirler içindedir.
C: Kasabalarda ve şehirlerde yerleşen ecnebilerin tutarı belediye sınırı içindeki bütün nüfus tutarının yüzde onunu ge­çemez ve ayrı mahalle kuramazlar.[95]
1071 Malazgirt ve 1243 Kösedağ Savaşlarıyla Anadolu’nun Türkleşmesinden bu yana Yörük-Türkmen aşiretlerinin yoğun olduğu bölgelerden olan Kayseri ve çevresinde de cumhuriyet döneminde iskân faaliyetlerinde bulunulmuştur.
1926 yılında yapılan yasal düzenlemelerle Kayseri’ de tehcir sonrası Ermenilerden kalan emval-i metruka aşiretler iskân olmuştur. Ancak mütareke sonrası bazı Ermeni ailelerin geri gelmesi üzerine buraya iskân edilmiş olan Aydınlı aşiretinin 162 nüfuslu 40 hanesi Taşhan köyünde, 266 nüfuslu 52 hanesi Söğütlü ve Tomarza köylerine hanelerinin yapılması şartıyla iskân olmak için başvurmuştur. Daha önce burada hane inşası usulüyle iskân olunmuş olan aşiretlerden 114 nüfuslu 13 hane de arazi talep etmiştir. Develi kazasının Taşhan köyüne iskân olunmuş olan Aydınlı aşiretine bağlı 13 hanenin yanısıra bu aşirete bağlı 40 hane de kışlak olarak Adana taraflarına gittiklerinden ve hayvanlarının çokluğundan dolayı bu bölgede iskân olunmak ve arazi almak istemişlerdir. Valiliğin verdiği raporda bölgede 100 dönümlük arazinin bulunduğu, hayvanları olanlar için koyun ve kışlağı kurulan yerlerde 11 hanelik Horzumlu aşiretinin var olduğu ve bunların da Söğüt civarında kışlak ve yaylak göçü yaşadıklarını ve geçimlerini temin ettiklerini bildirmiştir.[96]
Söğüt civarında aşiretlerden 41 hane, Çomaklı köyünde 13 hane nüfus da evlerini kendilerinin yapması suretiyle valilikten arazi istemişlerdir. Aydınlı aşiretinden bir kısmı da İncesu kazasında olup bunların ileri gelenleri Niğde Vilayetinin Suluca nahiyesine iskân olunabileceklerine dair talepleri yine valilik tarafından uygun bulunmuştur. Ayrıca hazırlana raporda Develi kazasının köylerinde bulunan 35 hanenin bölgede bulunan 94 hane aşiretin iskânı için değerlendirilebileceği belirtilmiştir. Bunun yanısıra buradaki aşiretler için Adana’nın Saimbeyli kazasında Ermenilerden metruk emvalin de kullanılması Dâhiliye Vekâleti yoluyla Adana Valiliği’ne bildirilmiştir.[97]
Maraş Valiliği’nden gelen rapora göre de vilayet dâhilindeki aşiretler hakkında bilgi verilmiştir. Buna göre Pazarcık kazasında 4990 nüfuslu Sinanlı, 4501 nüfuslu Alaçalı ve 3620 nüfuslu Keçeli aşiretine mensup nüfus çadırlarda yaşamaktadır. Elbistan kazasında da 5646 nüfuslu Sinanlı, 1667 nüfuslu Alaçalı ve 1176 nüfusa tekabül eden diğer aşiretler bulunmakta bunlar da hayatlarını çadırlarda geçirmektedir. Göksun kazasında ise 7640 nüfuslu konarlı aşireti ile yaklaşık 5000 nüfuslu Aydınlı aşireti bulunmaktadır. 1932 yılından itibaren Maraş vilayetinde aşiretlerin kendi istekleriyle yaylaklarına iskân talepleri olumlu karşılanmıştır. 1926 yılında düzenlenen iskân kanunu gereğince Maraş, Adana, Niğde ve Aksaray bölgelerinde konargöçer hayat yaşayan Türk aşiretlerin istedikleri yerlerde uygun metruk bulunduğu halde iskânlarına yardım edilmesi kararı alınmıştır. Bu yasa gereğince Aydınlı aşireti Haziran ayından Eylül sonuna kadar Göksun, Elbistan, Saimbeyli, Aziziye Pozantı kazalarının belirli bölgelerinde yaşamaktayken konarlı aşireti yazın Göksun ve Andırın’ın belirli bölgelerine yerleşmiş Çukurova da bazı köylerde kamıştan evler yaparak ikamet etmiş bunlara buralarda 150 dönüm arazi verilmiştir. Aydınlı aşireti ise hayvanlarından kazandıkları kazanç kendilerine yettiğinden belirli bir yere iskân niyetleri çok az olmuştur.[98]
Niğde ve civarının Yörüklerin yaylak kışlak yolu üzerinde olması burada iskân mevzusunun daha sık yaşanmasına sebep olmuştur. Belgelere göre Adana havalisinden ilkbaharda merkeze bağlı Üçkapılı yaylasına gelen 1200 nüfusa sahip olan Aydınlı, Karakeçili, Horzun ve Sarıkeçili aşiretleri ile 500 çadıra yakın Tekeli aşireti yaylak kışlak göçü sürecinde Niğde Vilayetinde bulunmaktadırlar. Tekeli aşiretinin Çadırkaya köyü civarında 8-10 hane civarında oturdukları ancak iskânları için yeterli miktarda Ermeni metruku olmadığından Çadır kaya ve Eğriköy köylerinden Üçkapılı yaylasına kadar gelen bu aşiretin Rumlardan kalan metruka iskânına karar verilmiştir. Yine 1932 yılında Aksaray vilayeti civarında dolaşmakta olan 150 nüfustan ibaret ve koyunculukla uğraşan Yörük aşiretinin Amarat köyüne iskânına karar verilmiş, ancak köy nüfusunun kalabalık olması, 4 köy arazisinin bir arada bulunmasından sıkıntı yaşandığı bu gerekçelerle bu köye yakın bir arazi olan Künk mevkiinde köy inşasına karar verilmiştir.[99]
Bu iskân bölgelerinin haricinde Anadolu’nun farklı yerlerinde de Yörüklerin iskânı uygulamaları görülmüştür. Mesela Tokat vilayetinde Pazar nahiyesine bağlı mübadil Rumların boşalttığı Gerdikan ve Sarıtarla köylerine 50 haneden oluşan 205 nüfuslu Geygel Yörük aşireti iskân olunmuş, Çorum’da da 40 haneden ibaret olan Yörük aşiretinin 4 çadırı Sungurlu kazasının Saraca ve Karadere köylerine diğerleri de Çorum’un Çaşak ve Han Huzlus köylerine hanelerini kendilerinin yapmaları şartıyla iskân olunmuşlardır. Bundan başka, Yozgat’ın Sorgun kazasının çeşitli köylerinde göçebe suretiyle oturan ve Türk olan 51 ailede 279 nüfusun Boğazlıyan Ermenilerinden kalan Çat köyüne nakil ve iskânları yapılmıştır. Yine Artvin vilâyeti dâhilinde göçebe bir halde bulunan Hemşinli 89 ailenin göçebelikten kurtarılmaları için iç vilâyetlere iskânları 1933 tarihinde kabul edilmiştir. Fakat bunların hangi vilâyetlere iskân edildikleri hakkında elimizde bir bilgi mevcut değildir.[100]
Gasp, eşkıyalık, casusluk, ayaklanma gibi ülke güvenliğini tehdit edici sorunlar görülünce, ülke içerisindeki bazı ailelerin yerleri geçici olarak değiştirilmiştir. Bu tür uygulamalar, bazen yağma, kaçakçılık ve eşkıyalık sebeplerinden yapılırken, bazen de ülkenin iç güvenliğini tehdit eden unsurlar ortaya çıktığında huzuru temin etmek amacıyla yapılmıştır.
Mesela 1924 senesinde Arnavutluk’tan geldikten sonra, iskân edilmiş oldukları Anadolu’nun iç kısımlarından İzmir’e kendiliklerinden gelerek, emvâl-i metrûkeyi işgal eden Bornova ve Buca’da birçok Arnavut vardı. İmâr Kanunu’nun 3. maddesi gereğince, hükümet bunları dilediği yere nakil ve iskâna yetkiliydi. Bu sebeple, Bornova ve Buca’daki Arnavutların mütecaviz, şüpheli kısmından otuz hanenin Niğde’ye, on beş hanenin de Isparta’ya sevkine karar verilmiştir. Yine Iğdır civarında gasp ve eşkıyalık suretiyle halkı rahatsız eden 7.000 nüfustan oluşan Celali aşiretinin, 1923 yılında alınan Bakanlar Kurulu Kararı ile sınırdan uzak uygun bir yerde iskân edilmesine karar verilmiştir.[101]
1937 yılında casusluk yaptıkları kendi itiraflarıyla sabit olan ve kaçak eşya getirirken hudut devriyeleri tarafından yakalanan, Şavşet kazasının Taşköprü köyünden bazı ailelerin, Niğde iline nakledilmeleri kararlaştırılmıştı. Yine Çorum ve Yozgat vilâyetleri hududu üzerinde bulunan Aygar dağının sarp ve yolsuz mıntıkalarında, yaptıkları obalarda oturan ve 4.875 hayvana sahip 440 nüfus, uygun yerlere iskân edilmiştir. Bundan bir yıl sonra, yani 1933 senesinde Yozgat vilâyeti içerisinde 271’i nüfusa kayıtlı olmayan, 1.131’i başka yerlerde kayıtlı ve 70 adedi de yerli olan 1.472 nüfus, emniyet ve asayiş sebebiyle Danlı ve Aygar dağları üzerinden ve eteklerinden kaldırılarak, dağınık şekilde iskân edilmişlerdir. Aslında dağınık köyleri toplamak işiyle pek meşgul olunmamıştır. Yalnız emniyet ve asayiş açısından önemli rol oynayan oba, huğ ve komların köyler içine alınması hakkında tedbirler alınmış ve Aygar ve Danlı dağları üzerindeki nüfusun, münasip oba köylerine yerleştirilmesi kararlaştırılmıştır.[102]
Yerli olan bu tür nüfusun iskânının yanında, memleket içindeki bazı Ermenilerin de yerleri değiştirilmiştir. Mesela Kayseri vilâyetinin Gesi nahiyesine bağlı Efkere köyünde oturan Ermenilerin, yine güvenlik nedeniyle, askeri tesisat ve garnizonların bulunduğu yerlerden uzak bir yere nakilleri; Genelkurmay Başkanlığının muvafakati ile Dâhiliye Vekâlet’inin teklifi üzerine 1938 yılında kabul edilmiştir. Bunlardan başka, memleket içerisinde çingene adı altında pek çok insan vardı. Bunların nüfusları da tam olarak tespit edilememişti. Emniyet ve asayiş işinde çok mühim rol oynayan çingeneler ile çeşitli şekillerde meşgul olunmuş ve zaman zaman çok sıkı tedbirler alınmıştır. Hatta bunlar hemen her tarafta nüfusa kaydettirilmiş ve oturmaya zorlanmışlarsa da, yine müsait zemin ve zaman bularak göçebeliğe dönmüşlerdir. Fakat asayişi bozma yönündeki faaliyetleri azalmıştır. Ülke içerisindeki çeşitli karışıklıkları bu şekilde önleme gayreti içerisinde olan hükümet, bir yandan da dışarıdan Türkiye’ye gelmiş bulunan mültecilerin yerlerini çeşitli sebeplerle değiştirmek veya sınırlandırmak zorunda kalmıştır.[103]
1097 sayılı kanun gereğince, batıya gönderilecek kişilerden yardıma muhtaç olanların nakli ve iaşe masraflarının hükümet tarafından verilmesi, bunların ikamet ettirilecekleri yerlerde iskân ve borçlanma kanunlarına uygun olarak, âdîyen iskân işlemine tâbi tutulmaları ve doğuda terk ettikleri emlâk ve araziye karşılık, batıda mal ve arazi verilmesi suretiyle refahlarının sağlanması hedeflenmiştir. Bunun ardından, Beyazıt vilâyetinden 1.400 kişi ve ayrıca bu bölgedeki mahkûmlar, batıya gönderilmişlerdir. İsyanın elebaşlarının tespit edilmesinden sonra, onların bölgeden uzaklaştırılmasıyla yetinilmemiş, ayrıca burada toprakla ilgili bir reform yapılarak, buradaki topraksız halka toprak verilmesi plânlanmıştır. Şeyh Sait İsyanında olduğu gibi, Dersim vilâyetinde de isyanlar neticesinde bazı kimseler batı vilâyetlerine gönderilmiştir. Bu nakillerin en çok yapıldığı sahalar ise Balıkesir, Aydın, Tekirdağ, Edirne ve Kırklareli gibi vilâyetler olmuştur. Bu nakiller yapılırken, ailelerin bu isyanla ilgisinin olup olmadığı mutlak surette göz önüne alınmış ve isyanla ilgisi olan aileler, buradan göç ettirilmişlerdir.[104]
1920 yılının sonlarına doğru Erzincan’a bağlı Mitni köyüne gelerek hazineye ait araziye yerleşen 377 nüfuslu Alamelikli aşireti, güvenlik sebebiyle Giresun vilâyetindeki köylere iskân edilirken, Kars vilâyetinin ilçelerinde oturan 268 nüfuslu Hamşioğulları, 1936 yılında Isparta, Denizli, Aydın, Muğla, Manisa, Balıkesir, Bolu ve Afyon vilâyetlerine yerleştirilmişlerdir.
Ancak bu ailenin tamamen ziraat ve hayvancılıkla meşgul bulunması nedeniyle, bunların vilâyet merkezlerinde yerleştirilmesi uygun bulunmamıştır. Göç ettirilen ailelerin bir an evvel üretici duruma geçmeleri ve herhangi bir sebeple perişan duruma düşmemeleri, hükümetin çok önem verdiği bir husus olmuştur. Nitekim Şark İstiklal Mahkemesi kararıyla iskân yerleri değiştirilmekte olan, Koçuşağı aşiretine mensup 83 kadın ve çocuktan oluşan kafilenin, Malatya’da sefil ve perişan bir halde kaldıkları anlaşıldığından, Kayseri’ye kadar sevk ve yiyecek içecekleri için gerekli 500 liranın verilmesi kararlaştırılmıştı.[105]
Bu dönemde uygulanan bir diğer iç iskân şekil ise, sıhhî ve geçim sebebiyle yapılan iskânlardır. Bu sebeplerle yapılan nakiller, meydana gelen olaylar ve müracaatlara göre yapılmıştır. Buna dayanarak yapılan nakillerin en önemlisi, su baskınları ve heyelanlar sebebiyle Of ve Sürmene kazalarından, Maçka ve Bayburt kazalarına yapılan nakillerdir. Of ve Sürmene felâketzedelerinden 568 hanede 2.766 aile Maçka’ya, 1929 senesinde iskân edilmişlerdir. Bu aileler, başlangıçta Bayburt’a iskân edilmek istenmiş, ancak buraya daha evvel 1.300 hanede 7.389 nüfus iskân edildiği için, burada yerleşime uygun hane kalmamıştı. Hatta bu yoğunluk yüzünden, buradaki bazı ailelerin dahi Maçka’ya iskân edilmesi düşünülmüştü. Aynı şekilde, I.Dünya Savaşı’nda evleri yanmış ve yıkılmış olan Torul kazasının Köstere ve Silve köyü halkından 150 nüfus, Maçka’daki Yanakandos köyüne iskân edilmişler, ancak bu tarihte bir karar alınmadığından bu kişilerin iskânı 1934 senesinde gerçekleştirilmiştir. Of felâketzedelerinden, 1930 yılındaki kayma ve sellerde evleri yıkılarak geçici olarak Erzurum’a bağlı Tercan kazasının Pülk köyünde yerleştirilen 177 nüfus, 1935 yılında buraya kalıcı olarak iskân edilmişlerdir. Bu şekilde, çeşitli felâketlerle su baskını ve heyelanlarla yerleri değiştirilen ailelerden başka, yangın sebebiyle de iskânlar yapılmıştır.[106]
Bilecik’in Söğüt kazasına bağlı Sıraca köyünde, evleri yanarak açıkta kalan 180 nüfus, Söğüt kazası merkezine iskân edilmişlerdi. Bunun yanı sıra bu dönemde yapılan iç iskânların çoğunluğunu, arazilerin yetersiz olması, ya da verimsiz olmasından dolayı yapılan iskânlar teşkil eder. Bu tür uygulamaları ise, ülkenin her bölgesinde görmek mümkündür. Ancak bu tür uygulamalar çoğunlukla İç Anadolu, Doğu Anadolu ile Karadeniz vilâyetlerinde yoğunluk kazanmıştır. Mesela Avanos kazasının Kozaklı köyünde 54 ailede 299 nüfus, geçim sıkıntısı sebebiyle Boğazlıyan kazasının Çat köyüne nakledilmişlerdir. Yine aynı şekilde, geçimlerini çiftçilikle temin eden Zara kazasına bağlı Ütük karyesi halkı, arazisinin darlığı sebebiyle borçlandırma suretiyle Rumlardan kalma Kızık karyesine nakilleri, 1930 tarihinde İcra Vekilleri Heyeti kararıyla kabul olunmuştu.[107]
Karadeniz Bölgesi’nde ise Artvin, Trabzon, Çorum ve Gümüşhane gibi vilâyetlerde bu tür uygulamalara rastlanır. Artvin vilâyetinin Şavşat kazasına bağlı Çağlayan, Oba, Dutlu, Tepebaşı, Demirci, Meydancık, Balıklı ve Çukur köylerinden 150 nüfus, arazisinin kayalık ve geçim sıkıntısı çekmelerine sebep olduğundan, hükümetten yardım talebinde bulunmuşlardı. Bunun üzerine, evlerini kendileri yapmak şartıyla Ardanuç nahiyesine iskân edilmeleri uygun görülmüştü. Yine Çorum vilâyetinin Alaca kazasının Beşiktepe köyüne iskân edilmiş olan Rusya mültecileri, burada su bulunmaması ve civar yerlerden de su getirme imkânının yokluğu sebebiyle, Tokat vilâyetinin Erbaa kazasına bağlı Kırkharman köyüne iskân edilmişlerdi.[108]
Bu vilâyetlerle birlikte Of, Sürmene ve Trabzon, yerleşim alanı olarak sıkıntı yaşanan yerlerdendir. Nitekim Trabzon ve Çoruh’ta toprakların azlığı yüzünden 2.692 evde 9.836 kişi, toprağı bol ve verimli olan Van Gölü civarına azar azar gönderilip iskân edilmişlerdir. Aynı şekilde, Sürmene’nin Küçük Vizera köyünden 60, Büyük Zimla köyünden 45, Zavzaka köyünde 7 ve Humurga köyünde 12 nüfus olmak üzere toplamda 124 nüfus halk, topraklarının olmaması sebebiyle geçim sıkıntısı çekmişlerdir. Bu sebeple, 124 nüfus Erzurum’a bağlı Tercan kazasına, 1935 senesinde iskân edilmişlerdir. Gümüşhane vilâyetinde ise, Zimon ve Boğalı köyünden 43 nüfus Tercan’a iskân olunurken, yine aynı vilâyetin Perek köyünden 21 nüfus, Tercan’a yerleştirilmiştir.[109]
Dönemin Başbakanı İsmet İnönü, Muş, Bitlis ve Tatvan dolaylarına gezisi sırasında Trabzon’un Sürmene ilçesinden getirilerek bölgeye yerleştirilen Sürmeneliler ile ilgili olarak şunları söylemiştir: “Tatvan’da Sürmene’den getirilen muhacirleri ve onların evlerini gördüm. İlk görüşte insana iyi tesir yapan bu muhacir köyü şikâyetlerle doludur. Evlerin dışına konan kiremitler karı tutmuyor. Taban toprak, pencereler muhafazasız ve Sürmeneliler[in] mühim kısmı sanatkâr oldukları için geçimlerinden mustariptirler. Karadeniz’in bu nüfusunu geçindirmeyen kalabalık mıntıkasına bir nefes ve geçim yeri olarak düşündüğümüz Van Gölü kenarından ilk yerleştirdiğimiz Sürmeneliler memnun olamazlarsa bütün düşünce akamete uğrayacaktır (neticesiz kalacaktır).”[110]
Karadeniz ve İç Anadolu Bölgelerinin yanında Doğu Anadolu’da, özellikle Kars ve Ardahan civarında arazi darlığı ve olumsuz iklim şartları nedenleriyle, iç iskân çalışmalarını olmuştur. İskân hareketi Kıyı bölgelerden iç kesimlere olduğu gibi Doğu‘dan Karadeniz bölgesine de olmuştur. Örneğin Doğudan gelerek Samsun’a yerleşen göçmenler sert iklim koşullarından ve verimsiz topraktan şikâyet etmekteydiler. Öteden beri tütüncülükle uğraştıklarını söyleyen göçmenler, doğudaki olumsuz koşullar yüzünden tütün ekemediklerini, “sefil ve çaresiz” bir halde kaldıklarını dile getirmekteydiler.
Resmi istatistikler Bitlis’te iskân çalışmalarının 1920’li yılların başından itibaren başladığını göstermektedir. Bitlis’te 1921’de 437, 1925’te 33, 1926’da 1.139, 1927’de 720 ve 1928’de 1.301 kişi olmak üzere toplamda 3.630 nüfus iskân edilmiştir. 1930’lu yıllarda Türkleştirme politikalarının ivme kazanmasıyla birlikte Bitlis’te iskân faaliyetlerine daha fazla önem verildiği görülmektedir.[111]
1927 yılı içinde Van vilâyetine iskân edilecek Rusya Türklerinden on iki bin nüfusun Van merkez, merkeze bağlı ova köyleri ile az bir kısmının da Bargiri ile Van arasındaki bölgeye yerleştirileceklerinin planlandığı bildiriliyordu. 642 hane Kafkas ve 604 hane İran mültecileri olmak üzere toplam 1.246 haneden altmış iki hanenin (275 nüfus) arazi ve ev verilmek suretiyle iskân edildiği, ancak kışın gelmesinden dolayı resmi işlemlerinin yapılmadığı belirtiliyordu. 512 hane Çarlıkzadelerden otuz altı hane (182 nüfus) nüfus işlemlerinin yapılması suretiyle iskân edildiği ve geriye kalanların da evraklarının tamamlanması halinde resmi işlemlerinin yapılacağı bildiriliyordu.[112]
1933 senesinde, geçimlerini temin edemediklerinden dolayı, nakillerini isteyen Posof kazasının Şuvaskal ve Hırtas köyleri halkından 216 nüfus, kendilerine sadece arazi verilmek şartıyla Van vilâyetine iskânları yapılmıştır. Aynı sene içerisinde, Kars vilâyetinin Arapçay Kümbet köyünden 138 nüfus, kendilerine toprak verilmek suretiyle Erciş kazasına iskân edilirken, Çıldır kazasının Meryem ve Bayra Hatun köylerindeki 96 nüfus, Kars merkeze bağlı Emval-i Metruke köyünde iskân edilmiştir. 1934 senesinde de buradaki iskân çalışmaları devam etmiş, Posof kazasına bağlı Nunus köyü halkından 66 nüfus, Kars’taki Emval-i Metruke köyüne iskân edilirken, yine Posof kazasının Ağara köyü halkından 24 nüfus, Sarıkamış kazasının Kara Kurt köyüne iskân edilmişlerdir. Bu tür iskânlar, 885 sayılı kanunun 3. maddesine göre yapılmış ve bu da ya sıhhat şartlarından, ya da geçim vasıtalarından uzak olmak durumunda uygulanmıştır.[113]
Böyle bir uygulama da Ankara’da görülür. Samutlu köyü civarında muhacir iskân edilmek üzere istimlâk edilen araziye, 885 numaralı iskân kanununun 3. maddesine göre, sıhhî şartların uygun olmaması sebebiyle, Ankara’nın Akköprü civarında oturmakta olan 100 aile muhacirin yerleştirilmesine, 1931 tarihinde karar verilmiştir. İç Anadolu Bölgesi’nde, sıhhî şartlardan ziyade daha çok geçim vasıtalarından mahrum olma yüzünden yer değiştirmeler yapılmıştır. Sıhhat şartlarını düzeltmek bazen mümkün olabilmekte fakat özellikle de susuz ve çorak bir arazide kurulmuş olan bölgenin, bu vasıtayı temin etmesi kolay değildi. Bu sebeple yer değiştirmeler gündeme gelmiştir. 18 Haziran 1935 tarihli “Kurak Yerler Sulak Yerlere mi Yerleşecek” başlıklı bir gazete haberinde bu hususta şöyle bahsedilmiştir:
 “Orta Anadolu’nun bu yıl da yağmursuz geçmesi, eskiden beri tatbiki düşünülen yeni bir mevzuyu tazelemiştir: Susuz ve çorak arazide kurulmuş olan köylerimizin, sulu ve verimli yerlere nakledilmesi… Koçhisar civarı, Haymana’nın bazı kısımları, geniş Konya ovası, Kırşehir’in bazı tarafları, Sultaniye-Bozkır havzası gibi, kuraklığın fasılalı olarak hüküm sürdüğü çevrelerde bulunan köylerimizin, zaman zaman dağılmak ve göç tehlikesi göstermesi dolayısıyla, bu mıntıkalarda yaşayan yurttaşların, kendilerine yakın ve suyu bol bereketli yerlere nakledilmeleri düşünülmektedir”.
Ziraat Vekili Muhlis, Haziran 1935 tarihinde yağmursuzluk çeken Ankara’nın yakın köylerine gitmiş ve incelemelerde bulunmuştu. Oradaki yetkili bir kişi: “Orta Anadolu’nun geniş ovalarında, tarihin muhtelif devirlerinde kuraklık yüzünden göçler olmuştur. Buralarda yer yer olan ufak sular, ancak küçük sahaları sulamaya kâfi gelmektedir. Buraları ya kendilerine en yakın büyük nehirler ve ana sulardan sulamayı temin etmeli, ya da mümkün olduğu kadar köy yoğunluğunu sahil mıntıkalara ve suyu bol yerlere çekilmesi” gerektiğini söyleyerek, böyle bir konuyu yeniden gündeme getirmiştir.[114]
Yaşayış, sıhhat itibariyle elverişli yerlere nakil, evleri dağınık köyler halkını daha uygun merkezlerde toplamak, huğları, obaları, komları köyler içine kaldırmak, yenilerinin yapılmasını yasaklamaktan oluşmuştur. Bu vaziyetteki köyler, dağınık bir halde olduğundan, Türk köyünde her türlü medenî ve kültürel bir yenilik yapmak, onları iktisaden teşkilatlandırmak, sosyolojik açıdan mümkün olamayacağından, memlekette yapılacak ilk yenilik, bu küçük ve dağınık köyleri kalabalık köyler halinde bazı merkezlerde toplamaktı. Örneğin Maraş’ın Süleymanlı kazasına bağlı dağlar arasında yaşayan ve birbirine yaklaşık birer ikişer saat mesafede bulunan halkın, Zeytun’daki verimli arazilere yerleştirilmeleri temin edilmişti. Bu uygulamalardan biri de Konya’ya bağlı Ereğli kazasında yapılmıştır.[115]
1901 yılında Konya’nın Ereğli kazasının Burhaniye köyünde iskân edilmiş olan, 50 hanede 1.000 nüfustan kalan 10 hanede 40 kişinin, oturdukları yerlerin havasızlığı ve geçim vasıtalarının azlığı yüzünden, Beyşehir kazasına yerleştirilmeleri, 1934 senesinde gerçekleştirilmiştir. Bu tür uygulamanın yapılmış olduğu bir diğer yer ise Yozgat’tır. Akdağmadeni ve Boğazlıyan kazaları içerisinde bulunan ormanlardan koruma altına alınan kısmı içerisinde, Rum ve Ermenilerden kalan köylere iskân edilmiş olan muhacirler ile ormanlara daima zarar vermekte olan bir kısım yerli köylülerin, orman dışına nakilleri hakkında Dâhiliye Vekâleti, kaza kaymakamlığına emir vermişti.[116]
Yozgat Valiliğinin verdiği bilgiye göre, her iki kazada ormanlar dâhilinde toplam 26 köyde 924 hanede, 4.874 nüfus oturmaktaydı. Bunların yerlerinden kaldırılması, iktisadî ve ziraî bir buhran doğurmakla beraber, iskân ve evlerinin temini de hükümetçe ayrı bir masraf olacaktı. Ziraat Vekâletinin raporunda, orman içerisinde bulunan Ermenilerden kalan arazinin borçlanma kanununa göre ahaliye satılmakta olduğu, orman müfettişliğinin haberine göre bildirilmekteyse de, Akdağmadeni kaymakamlığından cevaben alınan yazıda, orman içinde mevcut ve boş olup da yeniden ihya ve imâr edilen köyler olmadığı bildirilmiştir.
Boğazlıyan kazasınca, orman içindeki köylere başlangıçta on beş yirmi hane kadar muhacir iskân edilmiş ise de, gerek bunların ve gerek bu yerli köyler halkının ormanlara zarar verecek hal ve hareketleri görülmemiş olduğu kaymakamlıkça bildirilmişti. Bundan dolayı, ormanların içerdiği sahaya göre, korunmasında görevli orman muhafaza memurları yeterli olmadığından, bunların sayısının artırılmasıyla birlikte, görevlerini layıkıyla yerine getirebilmelerini temin etmek gerekiyordu. Bunun için, teftiş ve daima kontrol altında bulundurulmaları ve usul ve kanuna göre yapılacak kesim ve tahribat işleri hakkında para cezalarının ve orman davaları hakkındaki zaman aşımı müddetinin artırılması ile cezaların şiddetlendirilmesi, ormanların korunmasına fayda sağlayacağı valilik tarafından teklif edilmiştir.[117]






* Tarihçi/Etnolog
[1] Canan Emek İnan, Göç araştırma dergisi, cilt 2, sayı 3, Ocak-Haziran, 2016, s 15
[2] Yılmaz N.Ö(2007), “5543 sayılı iskân kanun hükümleri uyarınca Türk vatandaşlığının kazanılması”, Türkiye Barolar Birliği dergisi, sayı 68, s245
[3] Faruk Sümer, "Yunus Emre Devrinde Türkiye'nin Sosyal Durumu" TDTD, S. 52, İstanbul,1991, s. 7.
[4] Salim Koca, "Türkiye Selçukltılarında Ekonomik Politika", Erdem, VIII/23, Ankara 1996, s. 477
[5] Selahaddin ÇETİNTÜRK, “Osmanlı İmparatorluğunda yürük sınıfının hukuki statüleri” dil-tarih-coğrafya fakültesi dergisi, II/ı Ankara 1943, s 114
[7] Bakay, Gönül,  “İçimizden Biri: Arnavutlar”, IV. Kültür Araştırmaları Sempozyumu, İç/ Dış/ Göç ve Kültür, Işık Üniversitesi Şile, İstanbul, 15 – 17 Eylül 2007.
[8] Ahmet C.Gazioğlu, Kıbrıs Türk Tarihi, Türk Dönemi 1570–1878, Lefkoşa; Kıbrıs Araştırma ve Yayın Merkezi, 1994, s.10–11.
[9] Gazioğlu, a.g.e., s.100
[10] Atlasdergisi.com/kesfet/kultur/balkan-gocu-1912-2012-yuz-yillik-surgun/22.08.2017 görüntüsü
[11] Yusuf HALAÇOĞLU; XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun İskân Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1999, s.45
[12] Yusuf HALAÇOĞLU, a.g.e, s 45
[13]Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğunda Derbent Teşkilatı, İstanbul-1990. s. 101-114.
[14] Abdullah Saydam, "Reform ve Engeller: Tanzimat Dönemi’nde Aşiretlerin Yol Açtıkları Asayiş Problemleri", Yeni Türkiye Osmanlı Özel Sayısı, C. IV, Ankara-1999, s 181
[15] Saydam, İskân, s 240
[16] Yusuf Halaçoğlu, "Fırka-i İslahiye ve Yapmış Olduğu İskân", Tarih Dergisi, Sayı 27, İstanbul 1973, s 3.
[17] İlhan Tekeli-Selim İlkin, "Mustafa Celaleddin Bey'in 'Bir Eyâletin Islâh ve İmarı Hakkında Mükamele' Adlı Risalesi ve 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunda İmar Kavramının Gelişimi Üzerine Düşünceler", XI. TTK Kongresi (5-9 Eylül 1990), Bildiriler, C. IV, Ankara 1994, s 1473.
[18]Teyfik Güran, "Ziraî Politika ve Ziraatta Gelişmeler (1839-1876)", 150. yılında Tanzîmat, Ankara-1992, s.225
[19] Mübahat Kütükoğlu, "Tanzîmat Dönemi'nde Yabancıların İktisadî Vaziyetleri, " 150. Yılında Tanzîmat, Ankara-1992, s. 107
[20] Güran, Ziraat Politikası, s. 226
[21] Nuri Yavuz, “Fırka-i Islahiye Ordusunun Özellikleri ve Faaliyetleri”, Akademik Bakış,
Sayı:10, Yaz 2012, s.115.
[22] Halaçoğlu, Fırka-i İslahiye, s 8.
[23] Halaçoğlu, Fırka-i İslahiye, s 2-3
[24]Hilmi Karaboran, Maraş-Antakya Çöküntü Hendeğinde İki Yeni Yerleşme Merkezi, İslahiye ve Hassa'nın Kuruluş ve Gelişmesi, Basılmamış Doçentlik Tezi, Elazığ-1982.
[25] Ali Rıza Yalman (Yalgın), Cenup ‘ta Türkmen Oymakları, Ankara 2000, C. I s 153-206
[26] Abdullah Saydam, “Tanzimat Yönetimi ve Afşarlar,” Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Özel Sayı-I, Temmuz 2009, Ankara, s.799-822.
[27] Akif Bilge Çelik, Fırka-i Islahiyye, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü BasılmamışYüksek Lisans Tezi, Kahramanmaraş 2008, s. 23.
[28] ARI, Oğuz,  Bulgaristan’lı Göçmenlerin İntibakı, 1950-51’de Bursa’ya İstanbul’da İskan Edilenlerin İntibakı İle İlgili Sosyolojik Araştırma, Ankara, 1960, s.5
[29] ÖZBAY, F., BALPINAR, H., Türkiye’ye Yapılan Göçler ve Göçmen Olayı Üzerine Araştırma, Öğrenci Çalışması, ODTÜ, Mimarlık Fakültesi, Ankara, 1982. S.14
[30] İçişleri Bakanlığı, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, “Kitlesel Akımlar”22.08.2017 görüntüsü
[31] Fuat Dündar, İttihat ve Terakki’nin Müslümanları İskân Politikası (1913-1918), İletişim Yayınları, İstanbul 2007, s. 48-49.
[32] Ahmet Halaçoğlu, Balkan Harbi Sırasında Rumeli’den Türk Göçleri (1912-1913), TTK Yayınları, Ankara 1995, s. 56.
[33] Atlasdergisi.com/kesfet/kultur/balkan-gocu-1912-2012-yuz-yillik-surgun/22.08.2017 görüntüsü
[34] Atlasdergisi.com/kesfet/kultur/balkan-gocu-1912-2012-yuz-yillik-surgun/22.08.2017 görüntüsü
[35] Özbay, F., Balpınar, H.,A.G.E, S 15
[36] http://balkanpazar.org/goc.htm/2017
[37] http://balkanpazar.org/goc.htm/2017
[38] Arı, Oğuz, A.G.E. S.5
[39] Karpat, Kemal H., Osmanlıdan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, Timaş Yayınları, İstanbul, 2010
[40]  Rumî Takvim'e göre 31 Mart 1325'te (13 Nisan 1909) başladığı için bu adla anılmıştır.
[41] İlhan Tekeli, “Osmanlı İmparatorluğundan Günümüze Nüfusun Zorunlu Yer Değiştirmesi ve İskân Sorunu”, Toplum ve Bilim, S.50, Yaz 1990, s. 59.
[42] Milliyet Gazetesi, 17 Mart 2011, “Atatürk’ün emaneti Rodoslu Türkler 86 yıldır elektriksiz” yazısı.
[43] İsmail Arar, Hükümet Programları (1920-1965), Burçak Yayınevi, İstanbul 1968, s. 35.
[44] Aganoglu, H. Y. (2001) Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Balkanlar’ın Makûs Talihi,
GÖÇ (III. Basım), Kum Saati Tarih Dizisi: İstanbul. S.320
[45] Bozkurt, Giray Saynur, Tito Sonrası Dönemde Eski Yugoslavya Bölgesindeki Türkler ve Müslümanlar”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi / Journal of Turkish World Studies, X/2 (Kıs 2010), s.51-95
[46] Şerif Nuri, “İskân kanunu ve Yurtlandırma politikamız”, Ulus, nu:5031,1 Ağustos 1935, s,2
[47] Halil Neşet(1932), Davamız, Himaye-i Etfal kitabı, s 41
[48] Kemal Arı(1992)”Cumhuriyet dönemi nüfus politikasını belirleyen Unsurlar” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi sayı 23, cilt VIII, S 409-420
[49]Köroğlu, T. VE Ölmez, E.(2003)”Cumhuriyetin 75.yılında Planlama Sergisi(1956 Sonrası)Planlama Dergisi, 2003, s 80-93
[50] Canan Emek İnan, a.g.e, s 87
[51] Şerif Nuri, a.g.e, s 2
[52] İskân Kanunu, sayı 885 Resmi Gazete, 1Temmuz 1926, sayı 409
[53] İskân Kanunu, Sayı 2733 Resmi Gazete, 21 Haziran 1934 Kanun no: 2510
[54] Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar, II. Kısım, Doğan Kardeş Yayınları, İstanbul 1960, s. 61
[55] Mehmet Gönlübol, Cem Sar, Atatürk ve Türkiye’nin Dış Politikası (1919-1938), A.K.D.T. Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 1990, s. 56
[56] SARI, Muhammed, Atatürk Dönemi’nin İskân Politikasında İç İskâna Yönelik Çalışmalar (1923-1938). CTAD, s.44
[57] SARI, Muhammed, a.g.e, s.44
[58] Yunanlılar 500 Bin Türk’ü Öldürüyorlar”, Vatan, nu:163, 25 Eylül 1923, s. 1.
[59] Ağanoğlu, H. Y. (2001) Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Balkanlar’ın Makûs Talihi, GÖÇ (III. Basım), Kum Saati Tarih Dizisi: İstanbul.
[60] Ömer Celal, Ziraat ve Sanayi Siyaseti, İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebi Talebe Cemiyeti Yayını, İstanbul 1934, s. 98
[61] MİLLAS, H. (der.), Göç: Rumların Anadolu’dan Mecburi Ayrılışı (1919-1923), İletişim Yayınları, İstanbul, (2001).s.5
[62] Ömer Lütfi Barkan, “Türkiye’de Muhacir İskânı İşleri ve Bir İç Kolonizasyon Planına Olan İhtiyaç”, s. 206.
[63] Canan Emek İnan, a.g.e, s 17
[64] Ömer Celal, Ziraat ve Sanayi Siyaseti, İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebi Talebe Cemiyeti Yayını, İstanbul 1934, s. 109.
[65] Kosova. ihh. org.tr, 2017
[66] http://balkanpazar.org/goc.htm/2017
[67] İskân Kanunu, Sayı 2733 Resmi Gazete, 21 Haziran 1934 Kanun no: 2510
[68] Canan Emek İnan, a.g.e, s 18
[69] Bkz. Dâhiliye Vekilliği Nüfus Umum Müdürlüğü, Geçen Dört Yılda Yapılan ve Gelecek Dört Yılda Yapılacak İşler Hülasası, Başvekâlet Matbaası, Ankara, 1935.  
[70] Bkz. Güneydoğu Birinci Genel Müfettişlik Bölgesi, Cumhuriyet Matbaası, İstanbul, 1939, s. 369-370.  
[71] Önder DUMAN, Atatürk Döneminde Balkan Göçmenlerinin İskân Çalışmaları (1923-1938) Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi S 43, Bahar 2009, s. 473-490
[72] Önder Duman ,a.g.m, s. 473-490
[73] Önder Duman, a.g.m, s. 473-490
[74] Önder Duman, a.g.m, s. 473-490
[75] Akşam, 15 Kanun›sani 1935, s. 3.; Akşam, 1 Şubat 1935, s. 6.; Akşam, 1 Mart 1935, s.6.
[76]Cengizkan(2004),Mübadele, Konut ve yerleşimleri, Arkadaş yayıncılık, Ankara, s.22
[77] İskân Kanunu, s. 16, 33-34
[78] http://balkanpazar.org/goc.htm/2017
[79] Kürşat Kurtulgan, Konya’ya İskân Edilen Arap Mülteciler (1920–1928), Akademik Bakış Cilt 5 Sayı 10 Yaz 2012, s.4
[80] Nedim İpek, İmparatorluktan Ulus Devlete Göçler, Serander Yayınları, Trabzon, 2006, s. 256.
[81] Hayati Beşirli, İbrahim Erdal, Osmanlıdan cumhuriyete Yörükler ve Türkmenler, Phonix Yayınları, Nisan 2008, s.122
[82] Naci Kökdemir, Eski ve Yeni Toprak, İskân Hükümleri ve Uygulama Kılavuzu, (Yayınevi Yok), Ankara, 1952, s. 193.
[83] Fikret Babuş, Osmanlı’dan Günümüze Etnik-Sosyal Politikalar Çerçevesinde Türkiye’de Göç ve İskân Siyaseti ve Uygulamaları, Ozan Yayıncılık, İstanbul, 2006, s. 133.
[84] Şevket Aziz, “Türk Topraklarının Adamı”, Ülkü Halkevleri Mecmuası, Cilt 4, Sayı 20, Eylül 1934, s. 81-82.
[85] TEKELİ; İ., Göç ve Ötesi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları İlhan Tekeli Toplu Eserleri -3, İstanbul, (2008).160-162
[86] SARI, Muhammed, Atatürk Dönemi’nin İskân Politikasında İç İskâna Yönelik Çalışmalar (1923-1938). CTAD, Yıl 7, Sayı 14 (Güz 2011), 87-113.
[87] SARI, Muhammed, a.g.e, s.91
[88] SARI, Muhammed, a.g.e, s.92
[89] SARI, Muhammed, a.g.e, s.92
[90] SARI, Muhammed, a.g.e, s.93
[91] İbrahim ERDAL, a.g.m, s.113
[92] İbrahim ERDAL, a.g.m, s.113
[93]İbrahim ERDAL, a.g.m, s.114
[94] İbrahim ERDAL, a.g.m, s.114
[95] İskân Kanunu, Sayı 2733 Resmi Gazete, 21 Haziran 1934 Kanun no: 2510
[96] İbrahim ERDAL, a.g.m, s.115
[97] İbrahim ERDAL, a.g.m, s.115
[98] İbrahim ERDAL, a.g.m, s.116
[99] İbrahim ERDAL, a.g.m, s.116
[100] İbrahim ERDAL, a.g.m, s.117
[101] SARI, Muhammed, a.g.e, s.95
[102] SARI, Muhammed, a.g.e, s.96
[103] SARI, Muhammed, a.g.e, s.96
[104] Erdoğan Başar, “Tarih Toprak Reformunu Haklı ve Mümkün Buluyor”, Sosyal Adalet, Sayı 2, Mart 1963, s. 7.
[105] SARI, Muhammed, a.g.e, s.100
[106] SARI, Muhammed, a.g.e, s.103
[107] SARI, Muhammed, a.g.e, s.103
[108] SARI, Muhammed, a.g.e, s.104
[109] SARI, Muhammed, a.g.e, s.105
[110] ÖZTÜRK, Saygı, İsmet Paşa’nın Kürt Raporu, Doğan Kitap, [5. Baskı], İstanbul, 2008. S.32
[111] Bkz. Hüseyin Koca, Yakın Tarihten Günümüze Hükümetlerin Doğu-Güneydoğu Anadolu Politikaları (Umumî Müfettişliklerden Olağanüstü Hâl Bölge Valiliğine), Mikro Yayınları, Konya, 1998, s. 332.
[113] SARI, Muhammed, a.g.e, s.106
[114] SARI, Muhammed, a.g.e, s.106
[115] SARI, Muhammed, a.g.e, s.106
[116] SARI, Muhammed, a.g.e, s.106
[117] SARI, Muhammed, a.g.e, s.106



Yorumlar

Popüler Yayınlar