Türklerin İskan Çalışmaları
Aytaç
BOZKUYU*
GİRİŞ
İskân
ve uygulama alanları, kavramsal olarak insanın veya toplumun bir bölgeden başka
bir bölgeye yerleşmesini ifade eder. İskân hareketleri insan var olduğu andan
itibaren başlar diyebiliriz. İhtiyaçlar, savaşlar, kıtlıklar ya da doğal
afetler gibi mecburi sebeplere dayanan İskânların yanı sıra yeni yerlere göç etme
şeklinde keyfi de olabilmektedir.
İnsanlık
tarihine bakılırsa mağara hayatının bitimiyle birlikte nehir ve göl
kenarlarına, verimli arazilerin ovalarına yerleşildiği görülür. İnsan
ihtiyaçlarının itici gücü olan açlık, susuzluk ve temel geçim kaynaklarının
tükenmesi göçlerin ana nedenlerindendir.
Çağlar
öncesinde mağarada yaşayan insan, ağaç tepelerine yaptığı yaşam alanlarını
artık ovaya taşıyarak güvenli sahalara çevirmek amacıyla mimari çalışmalarıda
başlatmıştır. Öyle ki ilk köy ve şehir yerleşmelerine bakılacak olursa, evlerin
iklim şartlarına, güvenlik durumlarına göre şekillendiği anlaşılır. Asırlar
öncesinde dünya küçük bir köy sayılırken sınırların olmadığı alanlarda doğudan
batıya kuzeyden güneye serbest göçler yapılmaktaydı. Medeniyetleri şekillendiren
bu hareketler, insanlığın yeni bir boyut kazanmasına hatta tarihe derin izler
bırakmasına sebep de olmuştur. Örneğin MÖ ve MS Orta Asya (Türkistan)da
dünyanın çeşitli yerlerine yapılan Türk göçleri tarihin akışını değiştirmiş,
doğu ile batıyı tanıştırmış kültürel aktarım sağlamıştır.
Devletlerin
ve imparatorlukların geniş topraklar üzerindeki hâkimiyeti arttıkça insanların
hareket kabiliyetleri azalmıştır. Özellikle sınıflı toplumlarda ya da toprağa
bağlı feodal sistemlerde insanların özgür davranması düşünülemeyeceği gibi bir
başka yere istekli olarak yerleşmeleri de düşünülemez. Ancak, dini yaymak
amacıyla yer değiştirmeler sıklıkla yaşanmıştır. İslam tarihine bakıldığında Müslümanlar
gaza ve cihat anlayışıyla gayrimüslim alanlara Fütuhat ve iskânlar
gerçekleştirmişlerdir. Zorunlu ya da istekli şehir hayatına entegre olan
gruplar ile göç hayatını bırakmayıp sürekli yer değiştiren gruplar arasında maddi
manevi ve kültürel farklar de oluşmaktaydı. Bu durum genelde devletleri farklı
politikalar geliştirmeyi etmiştir.
Farklı
bilimsel disiplinlerin inceleme alanlarına giren göç, sosyal, politik, ekonomik,
ekolojik veya bireysel nedenlerden kaynaklanan hem zaman hem de mekan hem de
amaç açısından irdelenmesi gereken bir değişim sürecidir. Bu süreç toplumsal
yapıda farklı sonuçlara yol açması bakımından temelde sosyolojik bir olgudur.[1]
Göç
olgusu iskân uygulamalarının bir nedeni olabileceği gibi İskân siyasetinin bir
sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle İskân siyasetinin ve
uygulamalarının temelinde göç kavramının yer aldığı söylenebilir. Bu noktada
yerleşme kavramının tanımlanması gerekmektedir. Yerleşme kavramı kent bilim
terimleri sözlüğü de bir toplumsal
kümenin ya da kalabalık bir nüfus topluluğunun yaşamak aynı zamanda ekonomide
etkinliklerini sürdürebilmek için belirli bir yeri seçmeleri olarak
tanımlanır. Yerleşmeler bireysel olabileceği gibi kitlesel, kabilevi ya da aynı
amaca özgülenme şeklinde yapılabilmektedir.
İlkçağdan
beri mevcut iktidarlar bu tür yerleşimlerde toprağa bağlı grupları, sürgün
diyebileceğimiz uygulamalara tabi tutmuşlardır. Örneğin Babil Kralı nebukadnezar,
israiloğullarını Doğu Akdeniz'den çıkartmıştır. Roma İmparatorluğu isyanların
artması nedeniyle, Pers İmparatorluğu istihbarat nedeniyle, İskender
imparatorluğu ise doğu batı sentezi amacıyla asıl kütleden alarak stratejik alanlara
yerleştirme yapmıştır.
İskân
faaliyetleri ile göç hareketleri birbirine karıştırılmamalıdır İskan bir
bölgeyi şenlendirmek-insan faaliyetlerine açma-üretimi, nüfus dengesini ve
savunma gücünü artırmak amacıyla devlet tarafından bilinçli yapılmış bir
faaliyetken, göç hedefli ya da hedefsiz
kitle hareketleridir. Göç mevcut iktidarın düzenin sağlanmasını zorlaştırdığı gibi
Kontrolsüz yapılan bireysel ya da kitlesel yer değiştirmeler iktidarları
ekonomik ve sosyal açıdan zora sokmuştur. Toplum psikolojisi ağır travmalar
geçirebileceği gibi iyi tahlil edildiğinde birbirine kenetlenmiş kitleleri
dönüşebilmektedir.
19.
yüzyıl dünya devletlerine baktığımızda, Fransız İhtilali'nin milliyetçilik
fikrinden etkilenmekte birlikte sınırlarını güvence altına alma gereği
duymuşlardır. Bu sebeple mevcudiyetini şehirleşmiş ve yerleşmiş kitlelerin oluşmasına
bağlamışlardır. Daha önceki yüzyıllarda aidiyet duygusunu zayıflaması nedeniniyle
kendi başına hareket eden milyonlarca insan artık yeni Dünya devletleri için
bir tehdit unsuru olmuştur. O kadar ki ülke sınırlarını izinsiz aşan bireysel-kitlesel
büyük siyasi sorunlara da sebebiyet vermişlerdir.
19.
yüzyıl dünya devletleri vatandaşlık bağı ile kontrol altına almaya çalıştığı toplumu
bütünleştirmek amacıyla göcerevli/göçebe unsurları yerleştirmek için büyük çaba
harcamıştır.
Göçmen
kabul politikaları istisnai durumlarda milletlerarası antlaşmaları konusu
olmakla beraber esas olarak bir iç hukuk meselesidir. Ulus devletlerin tabiiyet
konusunda olduğu gibi göç konusunda da mahfuz yetkileri söz konusudur. Her
devlet kimleri göçmen olarak kabul edip kimlere etmeyeceğini kendisi karar
vermektedir.[2]
Cumhuriyete kadar Türklerde iskân
faaliyetleri
a)İslam öncesi İskân çalışmaları
Günümüz
Moğolistan’da bulunan Ötüken ve Karakurum şehirleri Türklerin tarih sahnesine
çıktıkları yerlerdir. Yarı göçebe bir hayat tarzına sahip olan Türklerin geçim
kaynakları hayvancılık olduğundan yazın yaylalarda kışın ise ılıman ovalara, kışlaklara
inmişlerdir. Sürekli hareket eden kitleleri merkezi yönetime bağlamak zordur.
Nitekim Hunlar ve Avarlar döneminde boyların izinsiz yer değiştirmeleri
sonucunda isyanlar çıkmıştır. Göktürkler döneminde ilk defa sistemli bir İskân
siyaseti uygulanmasına karar verilmiştir. Daha sonraki Türk devletlerinde de
uygulanacak olan siyasete göre sınır boylarına, güvenlik nedeniyle
yerleştirilenler vergiden muaf olmakla birlikte çeşitli ayrıcalıklara sahip
olacaktır.
Türklere
göre daha eski bir yerleşik kültüre sahip Çin, dışarıdan gelen göçmenleri (Türk,
Moğol, Tunguz)Çinlileştirmek için planlı asimilasyonla birlikte iskân
uygulamıştır. Çin baskılarına dayanamayan Türk kavimlerinin birçoğu daha
verimli Doğu Avrupa, Kafkasya, Ortadoğu ve Anadolu’ya doğru göç etmişlerdir.
Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları zamanında ise Türkler devletlerinin devamı
için kendine özgü İskân uygulayacaklardır.
b)Selçuklu Devri İskân çalışmaları
1038’de
Tuğrul Bey tarafından Nişabur ’da kurulan Büyük Selçuklu Devleti'nin atası olan
Selçuk Bey bir iskân sonucunda Cend
şehrine gelmiştir. İslam'dan sonra Türklerin batıya göçü artmıştır. Öyle ki İslam Devletleri Türklerin askeri
gücünden yararlanarak Avasım denilen
şehirler yerleştirilmişlerdir. Fetih ve İskânlar sonucunda Türklerin batıya
yerleştirmeleri geldikleri yerleri vatan saymaları hızlanmıştır. 1071'de
Alparslan Bizans İmparatoru Romanus Diogenes
ile yaptığı Malazgirt Savaşı'yla
birlikte Türkistan'daki Türk boyları kitleler halinde Anadolu'ya gelmişlerdir.
Orta
Asya'dan Anadolu'ya gelen Türkmen göçebeler ve yerleşik hayata geçenler olmak
üzere iki kısma ayrılıyordu. Bunlardan yerleşik hayata geçenler orada da köy,
kasaba ve şehirlerde oturuyorlardı.[3]
13.
yüzyılda ise Moğol istilaları bir kez daha Anadolu’yu Türk yerleşimcilere
açılmıştır. Öyle ki Türkiye Selçuklu Devleti kendisinden yer isteyen konar/göçer
Türkmen taifesini Bizans sınırında iskân ederek hem güvenliğini sağlıyor hem de
nüfusu arttırıyordu. 12.yüzyılın ilk yarısında Batı kaynaklarının Anadolu’dan Turkia diye bahsetmeleri bunun kapsam ve
etkisini gösterir. Osmanlı Beyliği'nin atası olan Ertuğrul Gazi'de 1230’larda Türkiye
Selçuklu Devleti sultanı I.Alaaddin Keykubat
tarafından önce Ankara'ya daha sonra da Bilecik'e iskân edilmiştir. Türk-İslam
devletleri iskânı genelde gayrimüslim gruplara karşı bir güç oluşturmak
amacıyla uygulamışlardır.
Anadolu'da
bir taraftan fetih hareketleri devam ederken bir taraftan da fethedilen
yerlerde iskân faaliyetleri sürdürülmüştür. Bu amaçla birtakım şehirler kurulmuş,
idari, dini ve sosyo-kültürel, iktisadi birtakım müesseseler vücuda
getirilmiştir. Anadolu'daki şehirlerin Türk-İslam şehircilik geleneğine göre ve
bir plan dâhilinde teşekkül ettiği görülmektedir. Öncelikle yeni kurulan bu
şehirlerde şehrin merkezine adına Cami-i Kebir denilen bir Ulu Cami, bunun
etrafında medrese, kütüphane, imarethane gibi dini, ilmi ve sosyal yönden
hizmetler veren birtakım kurumlardan meydana gelen bir külliye inşa edilmiştir.[4]
C)Osmanlı Dönemi İskân çalışmaları
Biraz
önce bahsettiğim üzere Osmanlı Beyliği'nin kuruluşu da bir iskân ile başlar.
Türkiye Selçuklu Devleti tarafından uç
adı verilen Bizans sınırındaki Söğüt ve Bilecik‘e yerleştirilen Oğuzların Kayı
boyu, gaza ve cihat politikası ile zamanla güçlenerek 1299’da beyliğe
dönüşmüştür. Osmanlı Beyliği'nin devlete, Devleti’nde imparatorluğa dönüşmesine
en büyük katkı sağlayan hiç şüphesiz uygulanan iskân politikasıdır.
Orhan
Gazi döneminde Süleyman Paşa Gelibolu’ya çıkartma yaptığında harap olmuş bir
yerde karşılaşır ve buraya Anadolu’dan getirilen Yörük/Türkmen taifesi yerleştirilerek
şenlendirme yapar. Bu şekilde genişlemek isteyen beylik 1369’da I.Murat’ın
politika olarak uygulamasıyla ciddiyet kazanır. Osmanlı sınırları genişledikçe
Anadolu’da özellikle Konya, Kayseri, Karaman, Niğde, İçel, Adana, Afyon ve
Sivas gibi İç Anadolu, Akdeniz bölgelerinde Yaylak Kışlak hayatı yaşayan
Türkmen/Yörük tarifesi alınarak Balkanlara yerleştirilmişlerdir. Osmanlı sosyal
ekonomik hayatının önemli unsurlarından olan bu konar/göçer Yörükler belirli
bir coğrafyada otlaktan yaylaya geçmeleri Yaylak/Kışlak mahalleri arasında bir
bölgede dolaşmaları sebebiyle Osmanlı kanunnamelerine “konar/göçer taifedir karada ikametleri yoktur.” şeklinde ifade
edilmiştir.[5]
Kuruluş
döneminde başlayan İskân ve istimalet çalışması Balkanlarda sınırlar
genişledikçe üzerinde ciddiyetle durulması ve politika geliştirilmesini gereken
bir hal almıştır.
Balkanlara
en büyük ve en kapsamlı Türk yerleşimi Fatih Sultan Mehmet zamanında
yapılmıştır. Anadolu'daki Türk Beylikleri içinde nüfus ve arazi bakımından en
büyük beylik olan Karamanoğulları Beyliği (1250-1487) 2 milyon nüfusa, 25.000
süvari, 25.000 yaya ve ayrıca aşiretlerin askerlerinden oluşan büyük bir orduya
sahipti. Fatih 1466 yılında ordunun başına kendisi geçerek başkent Larendeyi(karaman)
aldı ve Karamanoğulları'nın topraklarını Osmanlı topraklarına kattı. Sadrazam
Mahmut Paşa'ya buralardaki Türkmenlerin, İstanbul ve Rumeli'ye iskân edilmeleri
emrini verdi. Böylece hükümdarlığı zamanında fetihleri tamamlanan Yunanistan,
Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan, Eflak, Boğdan ve İstanbul başta olmak
üzere tüm Balkanlara; Karaman, Konya, Aksaray Niğde ve Kayseri'den gönderilen
Türkmen kitleleri yerleştirildi. Ayrıca Karamanoğulları ile birlikte hareket
ederek Osmanlılara karşı koyan ve 1425 yılında yıkılarak Osmanlı Devletine
katılan Aydınoğulları Yörükleri de aynı şekilde Balkanlar'a yerleştirildi.
Fatih Sultan Mehmet bu savaşçı Türkmen ve Yörükleri Balkanlar'a yerleştirerek
hem Anadolu'daki topraklarını güvenceye aldı ve yeni isyanları önledi; hem de
Balkanlar'ı Türkleştirerek yeni haçlı seferlerinin düzenlenmesini engellemiş
oldu. Balkanlar'a yerleşen bu Türkmen ve Yörükler, bundan sonra Osmanlı
Ordusunun vurucu gücü ve imparatorluğun Balkanlardaki güvencesi oldular.
Balkanların fethinde bulunan ve fetihten sonra orada yerleşenlerin çocuklarına
Evlad-ı Fatihan (fatihlerin evlatları) denildi.[6]
Osmanlı
İmparatorluğu'nun fetihleri sonucunda Balkanlar'da, Anadolu'nun hemen her
tarafından gelen, çoğunluğu ise Karamanoğullarının ve Aydınoğularının
oluşturduğu büyük bir Türk nüfusu ortaya çıkmıştır. Balkanlar'da ki Türk
yerleşimleri, Osmanlı Mufassal Tahrir
Defterlerindeki kayıtlarda mevcuttur ve köy isimleri olarak bulunmaktadır.
Ayrıca XV. yüzyılda Celali isyanları nedeniyle Anadolu'daki bazı Türk
toplulukları da Balkanlara göç etmiştir.
Fatih
döneminde iskân tek yönlü olmamıştır. Balkanlardan da özellikle Arnavutluk,
Bosna, Hersek ve Karadağ gibi yerlerden Anadolu’ya göçmen getirilmiştir.
İlk
defa Türkiye'ye Fatih Sultan Mehmet zamanında getirilen Arnavutlar, 1468
senesinde İstanbul’un Arnavutköy semtine yerleştirilmişlerdir. Arnavutköy, 1468
yılında Arnavut göçmenler tarafından oluşturulmuştur. Kültürümüzün temel
taşlarından olan, semtlere (Arnavutköy, Arnavutkaldırımı), yemeklerimize
(Arnavut ciğeri), kişilik özelliklerine (Arnavut inadı) adını verdiğimiz
Arnavutların, Anadolu’ya ilk göçleri, yaşadıkları Arnavutluk toprağının Osmanlı
Devleti yönetimine geçmesiyle başlamıştır. Arnavutlar, Osmanlı Devleti idari
makamlarında en fazla görev almış etnik grubu oluştururlar. Osmanlı Devleti’nde
sadrazamlık görevine getirilen 215 kişiden 35'i Arnavut’tur. Günümüzde ise,
Türkiye’de beş milyon kadar Arnavut olduğu sanılmaktadır.[7]
1571’de
II. Selim döneminde Lala Mustafa Paşa tarafından Kıbrıs Venediklilerden
alınmıştır. Kıbrıs’ta hâkimiyetin sürekliliğinin sağlanması,
toprağın işlenerek ekonomiye kazandırılması ve ticaretin canlandırılabilmesi
için Türk nüfus yeterli değildi. Bu durumu gören Kıbrıs Beylerbeyi Sinan Paşa
Sultan II. Selim’e bir mektup göndererek Kıbrıs’ın arazi, nüfus ve gelir durumu
hakkında bilgiler vermiş, Venediklilerden boşalan arazinin işlenemediğini, Ada’nın
kalkınması için yeterli sayıda sanatkâr bulunmadığını bildirmiştir. Bu mektup
üzerine Sultan II. Selim, Kıbrıs’ın kalkınması, zenginleşmesi ve Kıbrıs’taki
Türk nüfusun takviyesi için 22 Eylül 1572 tarihli bir hüküm ile Kıbrıs’a Türk
ailelerin iskânını emretmiştir.
1572
yılından itibaren başlayan Osmanlı iskân politikası 1689’da sona ermiştir.
Genelde İç Anadolu’dan önce istekliler sonra da afete uğrayanlar getirilmiştir.
Örneğin Konya’ya bağlı Akşehir sancağında çıkan yangın felaketi sonucu 130 hane
yanmış ve evsiz ve işsiz kalan insanlar Kıbrıs’a yerleştirilmiştir. Belgelere
göre Aksaray, Beyşehir, Seydişehir, Anduğı (Niğde-Altunhisar), Develi hisar,
Ürgüp, Koçhisar, Niğde, Bor, Ilgın, İshaklı ve Akşehir’den toplam 1689 aile
1572’de Kıbrıs’a gönderilmiştir. Ayrıca, Anadolu diğer vilayetleri ile ve
Suriye vilayetlerinden isteyenler ve Toroslardan da Yörükler Kıbrıs’a
getirilmiştir. Osmanlı yönetimi adaya özellikle meslek sahibi olan insanları
göndermiş ve bunları üç yıl vergiden muaf tutmuştur.[8]
Kıbrıs,
Beylerbeylik statüsünde kabul edilerek Avlonya Sancaktarı Muzaffer Paşa,
Beylerbeyi olarak atanmıştır. Baf, Mağusa, Girne sancak olarak düzenlenmiş ve Beylerbeyliğin
gelişmesi için Alâiye, Tarsus, İçil, Zülkadiriye ve Sis sancakları Kıbrıs’a
bağlanmıştır. Adada, Kıbrıs Kanunnamesi hazırlanıncaya kadar Karaman Vilayeti
Kanunnamesi uygulanmıştır.[9]
1878
Berlin Anlaşmasında Ada, İngilizlere kiralanınca, buradaki Türk halkı,
Anadolu'ya göç etmeğe başlamıştır. Bu göçlerle 15,000 kişi Anadolu'ya
gelmiştir. Lozan antlaşmasıyla ada İngilizlere bırakılınca, göçler daha da
hızlanarak 24,000 kişi Türkiye'ye gelmiştir.. 1878'den itibaren göç edenlerin
sayısı 70,000’i bulmuştur. Gelenlerin çoğu Ankara, İstanbul ve İzmir’e yerleştirilmiştir.
Balkanlara
yerleştirilen Türkler yaklaşık beş yüzyıl barış ve güven ortamı içinde
yaşadıktan sonra Fransız ihtilaliyle ortaya çıkan Milliyetçilik düşüncesi
Balkan ulusları arasında yayılmıştır. İlk önce Sırplar isyan etmiş ve
arkasından Rusların desteğiyle Rumlarda Eflak ve Mora’da isyan etmişlerdir.
Ayaklanmalarla birlikte yüzyıllardır beraber yaşadıkları Türkleri bölgeden
çıkartmaya çalışmışlardır.
Türklere
yönelik İlk kanlı tasfiye hareketi 1820’li yıllarda, bugünkü Yunanistan’ın
güney ucunda, Mora Yarımadası’nda yaşandı. Yunan başpiskoposunun “Hıristiyanlara huzur! Konsoloslara saygı!
Türklere ölüm!” sözleriyle bir daha hiç dinmeyecek kin ve düşmanlığın
fitili ateşlendi. Yunanistan’ın bağımsızlığını hazırlayan 1821 isyanı, buradaki
Türklerin toptan katline dönüştü ve tüm Balkan ülkelerine model oldu. Yunan
ayaklanmasını anlattığı 1861 tarihli kitabında George Finlay, şunları yazdı: “Adamlar, kadınlar ve çocuklar hiç acımadan
ve sonra da pişmanlık duyulmadan öldürüldüler… İşlenen suç bir ulusun suçu idi.”
Alison Phillips 1897’de yayımlanan kitabında öldürülen Türklerin sayısının 25
bin olduğunu yazdılar.[10]
Toprak
kayıplarının artması sınırların daralması ile birçok insan göçmen durumuna
geçmiş ve Osmanlı Balkanlarda güç kaybettikçe Türkler üzerindeki baskıda
artmıştır. Anadolu’da ise 17. Yy’da başlayan Celali isyanları birçok insanın
büyükşehirlere göç etmesine sebep olmuştur.
Bununla
birlikte zaten konargöçer olan Türkmen aşiretleri de yeni yurtlar bulmak için
hareketlenmiştir. Yaşanan yenilgilerle birlikte devlet otoritesinin kaybı,
bölgelerde konargöçer aşiretlerin tarım arazilerine zarar vermeye başlamalarına
mallarının vergilerini ödemelerini geciktirmelerinin önünü açmış bölgelerinde eşkıyalık
yapmalarına kadar varan başıbozukluğa sebep olmuş ve tüm bu sebepler Osmanlı İskân
sorununa karşı karşıya bırakmıştır.[11]
Devlete vergisini vermeyen ve eşkıyalık yapan
aşiretlere yerleşmeleri halinde vergi indirimi yapılmış aksi halde Suriye ve Kıbrıs'a
sürgün edilmişlerdir. Örneğin; Niğde sancağına bağlı Yahyalı kazası köylerine zarar veren Danişmendlü Türkmenleri, İçel
ve Alaiye sancaklarında bulunan Karahacılı cemaati, Kayseri civarı şekavette
bulunan Mamalu Türkmenleri, Aydın ve civarındaki Yeni il Türkmenleri
çevrelerine verdikleri zarar gerekçesiyle derbentçi yazılarak iskânları
sağlanmıştır. Osmanlı Devleti’nin aşiretleri iskân ettiği belli başlı bölgeler
Aydın, İçel ve Teke, Konya ve Karaman, Ankara ve Nevşehir ile Çukurova
bölgelerinde yoğunluk göstermiştir. Buralarda iskâna tabi tutulan aşiretler ve
onun bakiyeleri daha sonraki dönemde de iskâna konu olmuştur. XVIII. Yüzyılda
başlayan bu süreç devletin son yıllarında da gündemi işgal etmiştir.[12]
XVII
ve XVIII. yüzyılda yapılan bu iskân hareketlerinin iskân sahaları şunlardır:
Kütahya-Aydın yöresi, Konya Karaman Bölgesi, İç-İl ve Teke havalisi,
Ankara-Nevşehir yöresi, Sivas-Erzurum yöresi, Çukurova bölgesi,
Diyarbakır-Malatya yöresi, Kıbrıs adası, Rakka ve Halep Eyaleti, Rumeli
eyâleti. 1691 yılından başlayarak 19. yüzyılın ilk yıllarına kadar devam
eden bu süreçte aşiretler ile devlet arasında adeta köşe kapmaca oyunu
oynanmıştır. Bir kısmı kendiliğinden yerleşmiş olmakla beraber genelde
aşiretlerin bu iskân hareketine karşı geldikleri gözlenir. Konar-göçer
hayatlarını bırakmak istememeleri, emredilen mahale gitmek istememeleri gibi
sebepler bunda etkili olmuştur. Bu iskân sırasında kendiliğinden yerleşmeler
dışında, sürgün ve derbentçi kaydedilme yöntemleri önemli yer tutar.[13]
Osmanlı
ekonomisinin giderek kötüleştiği 19.yüzyılın ikinci yarısında idare ve vergi
alanlarında düzenlemeye gidilmiştir. 1864’de yayınlanan Vilayet Nizamnamesi ile eyaletler vilayete, sancaklar livaya
çevrilmiş kazalara ise merkezden Kaymakam atanmıştır. Bu düzenlemelerin amacı göçebe
aşiretleri yerleştirmek vergilendirmek ve toprakları işler hale getirmektir.
Orta
Anadolu’da aşiretler en yoğun olarak yaşadığı Ankara, Yozgat, Kırşehir,
Nevşehir, Çorum, Konya, Sivas, Yozgat taraflarında bulunan Rişvanlı, Haremeyn, boynuinceli,
Çelikhanlı, Cihanbeyli, Kuzugüdenli, Şeyh Benli, Türkkanlu ve diğer aşiretler eşkıyalık
ve yol kesicilik yapmaktadırlar.[14]
Konar-göçerlerden
alınan vergiler konusuna bir örnek olması için Avşar Beylerinden Çerkez Bey
örneğini vermek yeterli olacaktır. Çerkez Bey halktan topladığı 1700 kese akçe
vergiyi hazineye teslim etmemiş, Maraşlı Osman Paşa da bu vergiyi parayı tahsil
etmek için görevlendirilmişti. Andırın mütesellimi Hasan Efendi ki Maraş Valisi
Yusuf Paşa'nın adamıydı, Çerkez Beyin ödemesi gereken meblâğı azaltmış bu ise
aşiret mensuplarının itirazına yol açmıştı. Çıkan karışıklıkta Maraşlı Osman
Paşa ve adamları öldürülmüştü (20 Ocak 1845)[15]
Osmanlı
Merkez yönetimi için tehdit oluşturan Türkmenlerin yoğun olarak yaylak-kışlak
hayatı yaşadığı Çukurova, hem iç hem de dış siyaset açısından önemliydi.
Nitekim bu bölgeye yerleşmiş olan Ermeniler özellikle İngiltere ve Fransa
açısından önem taşıyordu.
Bu
bölgedeki aşiretlerin yerleştirilmeye çalışılmaları 19. yüzyılın başına kadar
devam etti. 1860'lı yıllara gelindiğinde bölgenin konar-göçer nüfusunun yine
büyük bir yekün tuttuğu anlaşılıyor. Bu döneme bölgede; Avşar, Varsak,
Reyhanlı, Sırkıntılı, Tecirli, Cerid, Oruçlu, Karacalar, Yağbasan, Bozdoğan,
Ulaşlı, Kapulu, Delikanlu, Çelikanlu, Kırıntılı, Lek, Hacılar, Karafakılı,
Şıhlar (Şeyhlü), Okçu-izzeddinlü, Amikî aşiretleri bulunuyordu. 18. yüzyılda
ortaya çıkan bu şekâvet ortamı ve hükümet görevlilerinin basiretsizliği
özellikle Güney Anadolu'da âyân, eşraf, hânedan, aşiret reisi, derebey vs.
isimler verebileceğimiz mahallî güçlerin ortaya çıkmasına sebep oldu.[16]
Tanzîmat
idarecileri iskânlar neticesinde ziraî üretimi arttırma yoluna giderken aynı
zamanda ülkenin imârı üzerinde de duruyorlardı. Ülkenin mamur hale getirilmesi
ve dolayısıyla "mülk ve milleti ihyâ
etmek" düşüncesi hâkim olmaya başlamış ve bu çerçevede imar işlerinin
hızlandırılması yol, köprü, suyolu gibi hizmetlerin yapılması üzerinde
durulmuştu. Dolayısıyla iskân hareketi çok yönlü bir reform olarak karşımıza
çıkmaktadır.[17]
1860'lı
yılarda Amerikan iç savaşının başlaması dünya piyasalarında pamuğun önemini
iyice arttırmıştı. En büyük pamuk alıcısı olan İngiltere Amerikan pamuğu yerine
artık Mısır, Hindistan ve Çukurova'dan karşılamayı amaçlıyordu[18].
1861 yılından itibaren Çukurova pamuğu önem kazanmaya başladı. Yalnız bu
dönemde Osmanlı pamuk üretimi yılda 50 bin balya ile çok düşük bir miktarda
idi. Üstelik kalite olarak Mısır ve Amerikan pamuğu ile rekabet edemiyordu.
Artık Tanzimatçılar pamuk üretiminin arttırılması ve kaliteli pamuk
yetiştirilmesi amacıyla pamuk tohumu getirttiler.[19]
Bununla da kalmayarak pamuk üretimini teşvik etmek amacıyla 1862 yılında bazı
tedbirler alınmıştı. Buna göre; pamuk üretimi için hâli arazileri tarıma
açanların aşar vergisinden beş yıl muaf tutulması, pamuk gümrük rejimlerinin 10
yıl sabit kalması, pamuk işlemeye yönelik araç ve gereçlerin ithalinden vergi
alınmaması, yol yapımında pamuk ekili bölgelere öncelik verilmesi vs. teşvikler
ihracata yönelik pamuk üretiminin ciddi bir şekilde ele alındığını
göstermektedir.[20]
1854’teki
Kırım Savaşı sırasında asker sıkıntısını çekilmesi özellikle Çukurova
bölgesindeki göçer aşiretleri yerleştirmeye zorunlu kıldı. Bu nedenle 1865'te
aşiretlerin iskânı için Derviş ve Cevdet Paşa komutasında Fırka-i İslahiye kuruldu.
Kozanoğlularının
isyanı ve buna bağlı olarak bölgede yaşayan Ermenilerin şikâyetleri,
Gâvurdağı’nda Küçükalioğlu Dede Bey’in isyan etmesi ve Çukurova’da bulunan
aşiretlerin, özelikle Tecirli Aşiretinin, uygunsuz davranışlarıda söz konusuydu.[21]
Bu
rahatsızlıkları ortadan kaldırma düşüncesi Fırka-i İslâhiye adında bir ordu
kurulmasında önemli bir rol oynadı. Fırkanın askeri yetkilisi İbrahim Derviş
Paşa, halkla ilgili işleri görmek üzere sivil yetkili ise meşhur tarihçi,
hukukçu ve devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa'ydı.
Zeybek
bahadırları ve Arnavutluk güzide erlerinden oluşan 7 tabur asker seçildi. Kurt
İsmail Paşa da Fırkâ-i İslâhiye'nin bir müfrezesi olarak Sivas tarafından
Kozan'a iltihak edecekti. Ayrıca Arslan Bey 200-300 kadar Gürcü ve Çerkez
süvarisi ile Aleşkirdli Mehmet Bey de 200-300 kadar süvari ile bu orduya
iltihak edeceklerdi. Girit, Adana, Maraş ve Halep askerlerinin de birer tabur
katılması ile Fırkâ-i İslâhiye'nin toplamı 15 tabur piyade, iki alay süvari ve
beş-altı yüz kadar Çerkez, Gürcü ve Kürt atlılarından oluşuyordu. Ayrıca özel
muhasebeci ve muhasebe kalemi ile birkaç tahrirat kâtibi görevlendirilmişti.
Ordu kumandanlarına verilen yetkiye göre "asker ve vergi bakayasının affına
ve şehriye birkaç bin guruş kayd-ı hayat şartıyla ve emlak bedeli olarak maaş tahsisine"
muktedir idiler. Hazırlıkları tamamlanan Fırkâ-i İslâhiye İstanbul'dan
hareketle 28 Mayıs'ta İskenderun Limanı'na çıktı.[22]
Furka-i
İslâhiye başıboş bir halde bulunan konargöçer oymakları karşılaşılan zorluklara
rağmen başarılı bir metotla yerleştirmiş, göstermiş olduğu iyi niyet ve yardım
sayesinde bazı aşiretleri kazanarak yapılan iskânda kolaylık göstermelerini
sebep olmuştur. Hatta Fırkanın bölgeye gelmesinden çok önce yerleştirilmeleri
için hükümete müracaat eden aşiretleri de vardır ki bunlar ancak Fırkanın
yardımı ile yerleştirilebilmişlerdir. Yapılan İskân sırasında konargöçerlerin
durumları icabı hayvanlarını otlatmak için iskân alanlarında meraların
bulunmasına dikkat olunmuştur.[23]
Yeni
yerleşim birimleri kurulurken hemen Tanzimat kaideleri tatbik edilmiş,
kasabalar kurulup hükümet konağı, okul gibi hizmet binaları yapılmış, aşiret
ağaları veya beylerinden güvenilir olanlara meclis üyeliği gibi görevler
verilmiştir. Fakat bir kısmı da tehlikeli olup olmamalarına göre uzak ya da
yakın yerlere sürgün edilmişlerdir. Yerleşenlerin çiftçilik yapmaları için
gerekli düzenlemeler yapılmaya çalışılmıştır. Bu iskân hareketi sırasında ordu
savaşmak yerine âdil uygulamalar ile çevredeki aşiretlere güven vermiştir. Bu
nedenle birçoğu kendiliğinden yerleşmiştir. Tarıma elverişli araziler
şenlendirilmiş, güvenlik sağlanmış ve özellikle Çukurova gibi bir arazinin
tarıma açılması sağlanmıştır. Bu yönüyle Tanzimat Dönemi iskân politikası
Çukurova tarihi açısından büyük önem taşımaktadır. Aynı şekilde Amik Ovası ile
İslahiye Ovası da bu dönemde ziraata açılmıştır. Osmanlı Devleti'nin son
çeyreğinde bu bölgede tarımsal üretimin ve beraberinde tarıma dayalı sanayinin
hızla geliştiği görülür.[24]
Bu
iskân politikası neticesinde yüzyıllardır konar-göçer hayatlarını devam ettiren
Türkmenlerin büyük kısmı yerleşik hayata geçerek ziraatla meşgul olmak zorunda
kalmışlardır. Buna rağmen Cumhuriyet'in ilk yılarında bölgede hâlâ aşiret
hayatına devam eden gruplar bir hayli fazla idi. Orta Anadolu'da iskân olunan
aşiretler, buraların kendi yaylakları olması nedeniyle bir nebze olsun daha az
zorluk yaşamışlardır. Fakat Çukurova, Amik ve İslahiye ovasına yerleştirilen
aşiretler sıcak, sıtma, sivrisinek gibi problemlerle karşılaştılar.
Alışageldikleri geleneklerini bırakmak zorunda kaldılar. Bu gün Çukurova'nın
köylerinde Türkmen geleneklerinden küçük izler bulunuyorsa da bunlar da
silinmeye yüz tutmuştur. Bu nedenle iskân ve ıslah hareketi aşiretler tarafından
pek hoş karşılandığı söylenemez. Zaten bu tepkilerini şiirlerinde ozanlar pek
güzel yansıttılar. Devletin iskân politikası sırasında yaşananlar ozanların ve
halkın dilinden düşmedi. Özellikle Avşarların iskânıyla ilgili olarak devlete
başkaldıran Avşar Beyi aynı zamanda bir ozan olan Dadaloğlu'nun bu konuyu dile
getiren birçok şiiri vardır. Ancak sonunda Avşarlar da iskâna tabi
olmuşlardır. [25]
Nüfusu
hakkında yeterli bilgi bulunmayan Afşarlar, Tanzimat ilan edildiğinde
Anadolu’nun büyük aşiretlerinden biriydi. Asayiş sorunlarına yol açmaları ve
isyanları sebebiyle devletle arası açılan Afşarların tamamına yakını, 1849’a
doğru Ankara, Çankırı, Kayseri, Sivas, Bozok, Kırşehir ve Amasya sancaklarının
köy ve kazalarına dağınık gruplar halinde yerleştirildiler. İskâna tabi tutulan
kişi sayısı yirmi bin kadardı. Firar ederek eski yerlerine dönenler ise 1853’te
Zamantı kazasındaki eski yaylak ve kışlak mahalline yerleştirildiler.[26]
1691’de
Rakka ’ya iskânları emredilen Türkmenler arasında Avşarlar da
görülmektedir. Bunlar, 18. yüzyıldan itibaren Halep yerine Çukurova’ya
kışlamaya gitmişlerdir. Avşarların Çukurova bölgesindeki kışlakları Ceyhan
Nehri kıyılarında idi. Zamantı Irmağı kenarına yerleşeceklerini bildirmiş
olmalarına rağmen yerleşmemişler, aksine komşu aşiret ve oymaklara saldırılarda
bulunmuşlardır. Bu sebeple de 1703’te Rakka’ya sürülmüşlerdir. Buna rağmen
yeniden kaçarak, Çukurova bölgesi ile Kayseri, Elbistan, Maraş yöresine
baskınlar ve yağmalarda bulunmuşlardır. Bu olumsuz faaliyetleri önlemek, harap
köyleri şen ve abâd etmek için Receblü Avşarı cemaatlerinden bir kısmı, 1730
yılından itibaren Zamantı kazası dâhilin de ki köylere yerleştirilmişlerdir.[27]
18.yy
sonu ve 19.yy başından itibaren Anadolu’ya Balkan ve Kafkaslardan göçenler,
Türkçe konuşulan bölgelerden göç etmek zorunda kalanlar ile Osmanlı
İmparatorluğu’nun dağılması sonucu yaşadıkları bölgelerden göç etmek zorunda
bırakılanlar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.
18.yy’da Rusların Akdenize inme politikasının
ilk ayağı olan Karadeniz hâkimiyeti Rusya açısından Kırımın alınmasını zorunlu
kılmaktaydı. Ruslar sürekli olarak Kırımın içişlerine karışmakta Han
seçimlerine gizli/açık müdahale etmekteydi. Kırım’da yaşanan nüfusun Osmanlı
yanlısı olan kesimi Rusların silahlı saldırısı nedeniyle topraklarını bırakarak
Osmanlı yönetimi altındaki bölgelere göç etmek durumunda kalmışlardır. Bu olay Osmanlı İmparatorluğu’nun
karşılaştığı ilk dış göç olgusudur.
1788-1792
Osmanlı - Rus - Avusturya Savaşları süresince ve sonrasında da, Osmanlı
topraklarına Kırım, Kazan, Kafkasya ve Özi bölgelerinden kitleler halinde
göçler başlamış ve göç edenlerin sayısı dörtyüzbin kişiye ulaşmıştır. Rusların
Azerbaycan’ı da işgali üzerine göçler, İran üzerinden Anadolu’ya yönelmiş,
Kuzey İran’ın işgali sonucu Kafkasya limanlarından yüzbinlerce insan Osmanlı
Devleti tarafından temin edilen deniz araçları ile Trabzon, Samsun, Sinop ve
Varna limanlarına getirilmişlerdir.
Kafkasya’dan yapılan göçler yaklaşık yüzelli yıl boyunca sürmüştür. Kafkasya’dan gelenler arasında Türkler, Avarlar,
Çeçenler ve Çerkezler vardır. Göçmenler
değişik illere iskân edilmişlerdir ve hatta Halep’e, Ürdün’e kadar gönderilen
göçmenlerin olduğumda ileri sürülmektedir.[28]
Osmanlı
İmparatorluğu’nun dağılmaya başlaması ve 1806 - 1812 Türk- Rus savaşı sonucu
Balkanlarda yaşayan Türklerin çoğu güneye doğru göç etmeye başlamışlardır. Sayılarının iki yüz bini bulduğu tahmin
edilen göçmenler, başta İstanbul olmak üzere Rumeli’deki kent, kasaba ve
köylere yerleşirken, bir bölümü de İstanbul yolu ile Anadolu’ya göçmüştür. Osmanlı Devleti bu göçmenlere iyi
davranılması ve kolaylık gösterilmesi için Rumeli ve Anadolu’daki eyaletlere
talimatlar göndermiş ise de göçenlerin düzenli şekilde yerleştirilmeleri
sağlanamamıştır.[29]
Müslüman
Kafkas halklarının en kalabalığını oluşturan Çerkezler, Rusların Kırımda
uyguladığı politikaya benzer bir baskıyla karşılaşmışlardır. Özellikle
Osmanlının 19.yy’da Ruslar karşısında aldığı mağlubiyetler bölgedeki
Müslümanları Osmanlı coğrafyasına doğru göçe zorlamıştır.
Çerkez
göçü en az Kırım Tatarlarının göçü kadar dramatik sonuçları olan ve Anadolu’nun
demografik yapısını etkileyen kitlesel göç olarak karşımıza çıkmaktadır.
Aralıklı olarak Birinci Dünya Savaşına kadar 2,5 milyon civarında Çerkez göç
etmek zorunda kalmıştır. Ancak bu göçmenlerin büyük bir kısmı (yaklaşık 1
milyon civarı) göç sırasında hayatını kaybetmiştir.[30]
1854’teki
Kırım Savaşı'ndan sonra Samsun Limanı yoluyla yaklaşık altıyüzbin göçmenin
Anadolu’ya geldiği bilinmektedir. Balkanlar'dan hem de Kafkaslardan gelen yoğun
göç dalgası nedeniyle Osmanlı Devleti 1860’da “İdare-i Umumiye-i Muhacirin” Komisyonu kurulmuştur. Komisyonun
adı daha sonra “Muhacirin ve Aşair
Müdiriyeti Umumiyesi” olarak değiştirilmiş ve bu kurum çalışmalarını
Cumhuriyet’e kadar sürdürmüştür
Özel komisyonlar kurulmasına rağmen
muhacirlerin sevk ve iskân edilmesi sırasında büyük zorluklar yaşanıyordu.
Plânsız ve insan sağlığını dikkate almayan iskân politikaları yüzünden
muhacirler, iskân edildikleri yerlerde salgın hastalıklara tutuluyor, kitlesel
ölümlerle karşı karşıya kalıyorlardı5. Mesela 1859-1879 yılları arasında
Kafkasyalı 2 milyon muhacirin ancak 1,5 milyonu Osmanlı topraklarına ulaşmıştı.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası Balkanlardan Anadolu’ya tekrar yoğun bir
göç hareketi başladı. Balkanlardan 1,5 milyon kişi göç ederken yollarda 300.000
kişi öldü ve son olarak 1912-1913 Balkan Savaşları’ndan sonra 640.000 kişi göç
etti.[31] Nitekim Osmanlı Devleti,
bilhassa da Balkan Savaşları’ndan sonra Avrupa’daki topraklarının %83’ünü,
nüfusunun %69’unu ve bunlara ilaveten, devlet gelirlerinin önemli bir kısmı ile
önemli ölçüde bir ziraat potansiyelini kaybetmiştir.[32]
Osmanlı’nın elindeki bölgelere sığınanların
sayısı 515 bindi. Savaştan sonraki beş altı yıl içinde 52 bin Türk daha ülkeyi
terk etti. Bulgaristan’ın 1887 yılı nüfus sayımında ülkedeki Müslümanların
sayısı 672 bin olarak tespit edildi. Göç edenlerle kalanların sayısı
toplandığında başlangıçtaki 1 milyon 500 bin rakamına ulaşmak mümkün olmuyordu.
250 binden fazla Türk’ün akıbeti meçhuldü. Meçhul değildi aslında; küçük bir
kısmı kuşkusuz, savaşlarda ve çatışmalarda can vermişti. Ama ezici çoğunluğu katliama
uğramıştı, sürgün sırasında açlık ve hastalıklara kurban gitmişti.[33]
1875’ te Rusların desteğiyle Hersek’te
başlayan Balkan buhranı Bulgaristan, Arnavutluk ve Romanya’ya sıçramıştır.
Türkler üzerine yapılan aşırı baskılar bazı yerlerde katliamlara dönüşmüştür.
1877-78 Osmanlı Rus savaşını Rusların kazanması Türkleri Balkanlardan sürmek
isteyenleri dahada umutlandırmıştır.
Öyle olaylar yaşandı ki, savaştan önce
“Türk vahşeti ”ne ilişkin haberler yapan Batılı gazetelerin muhabirleri ortak
bir bildiri kaleme almak gereğini duydular. Aralarında Times, New York Herald,
Republique Français, Frankfurter Zeitung, Daily Telegraph gibi büyük yayın
kuruluşlarının da bulunduğu 21 gazete ve derginin muhabiri “Bulgaristan’ın
suçsuz Müslüman ahalisine karşı işlenmiş insanlık dışı eylemlerin bir özetini
imzaya bağlamayı görev” saymışlardı.[34]
Osmanlı Devleti 1877 yılına kadar gelen
göçmenlerden yüksek memur, ilmiye sınıfı mensubu veya zanaatları ancak
kentlerde yapılabilenlere kentlerde yerleşme izni vermiş, diğerlerinin kent
merkezlerinde yerleşmesini istememiştir.
Ancak göçmenlerin sayısının artması sonucu birçok kunduracı, marangoz,
berber ve benzeri küçük esnaf ile kent hayatına ve ticarete alışmış olan çok
sayıdaki göçmen yerleştirildikleri köy ve kasabalara uyum sağlayamadıkları için
kentlere göç etmek zorunda kalmışlardır. Ayrıca özellikle kırsal kesimdeki
yerli halkın tepkisinin giderek büyümesi ve rahatsız edici boyutlara ulaşması
Devleti 1878 yılında yeni bir karar alma gereği ile karşı karşıya bırakmış ve
yayınlanan bir talimatla göçmenlerin kentlerin çevresine yerleşmelerine izin
verilmiştir. Bu karardan sonra
Anadolu kentlerinde kısa bir süre içinde göçmen mahallesi olgusu ortaya
çıkmıştır. Ankara’daki Boşnak,
Eskişehir’deki Tatar mahalleleri bu gelişmenin en iyi örnekleridir. Göçmen yerleşmelerinin, kırsal kesimde
geleneksel Anadolu köy dokusundan, kentlerde ise mahalle dokusundan kolaylıkla
ayırt edilebilmesi, bu yerleşimlerin en belirgin ortak özellikleridir. Anadolu’da 19.yy ikinci yarısına kadar
süregelen geleneksel dokunun organik görünüşüne karşın göçmen mahalleleri çok
daha düzenli, geometrik bir görünüme sahiptirler. Bu yerleşmeler çıkartılan
yönetmelikler doğrultusunda kamu eliyle yapılan bir plan tipine göre tümünün
birden yapılması şeklinde gerçekleştirilmiştir.[35]
1880"lerden 1914"e kadar Anadolu’daki
üretime katılan arazide bir yükseliş oldu. Gelen nüfusun çok önemli bir bölümü
tarım ekonomisini güçlendirecek şekilde iskana uğradı. Bozulan denge yeniden
kuruldu. 1914"te artık sanayi hammaddesi olan tarım ürünlerine yöneliş
var. Pamukçuluk, ipekböcekçiliği, tütün ve pancar üreticiliği gibi. Belirli bir
mesleği olan insanlar da şehir ve kasabalara iskân edildi. Bu da Osmanlı’nın
şehir zanaatlarına bir katkı sağladı. 1850"lerde Osmanlı’da gayrimüslim
yatırımları artıyor. Osmanlı Avrupa’nın sanayisiyle bütünleştirilmeye
çalışılıyor. Osmanlı hammaddeleri Batı ekonomisi için pazarlanmaya başlanıyor.[36]
Avrupa “da sanayileşmenin en temel ihtiyacı
emekti. Emeği güçlü olan Almanya ve Rusya gibi devletler sanayileşti. Osmanlı
da 19. yüzyılın sonunda sahip olduğu yeni nüfus imkânlarıyla Batı tarzı
kapitalist ilişkilerin olduğu bir sanayileşme modelini çok kolay seçebilirdi.
Nüfusu sanayi bölgelerine, şehirlere yığıp, o bölgelerde fabrikalar
açılabilirdi. Ama bunu bilinçli olarak seçmedi.[37]
Çünkü Osmanlı, kendi klasik üretim
mekanizmasının en iyi model olduğunu düşünüyordu. Osmanlı’yı bu tercihe bazı
şartlar da zorladı. Özel teşebbüs çok gelişmemişti. Yerli üretimi ve üreticiyi
garanti altına almadan bir model geliştirmeyi istemedi.
Yerleşimle alakalı bir problem de yaşandı. Haydarpaşa’dan
Bağdat’a kadar uzanacak demiryolu inşa edilirken, özellikle Ankara-Eskişehir
bölgesinde çok büyük yerleşim alanları mevcuttu. Almanlar B Planı projesi dâhilinde
Bağdat’a kadar uzanan bölgeyi kontrol altına almak için buralara Alman
kolonileri yerleştirmek istedi.
Balkanlardaki gelişmelerin yanı sıra
Ruslarda kendi içindeki Türk ve Müslümanlarında tasfiyesini istemekteydi.
Asimilasyon girişimlerine dayanamayan Türkler Rusya’da baş gösteren iç ve dış
olaylar sırasında yer değiştirmişlerdir.
1905 - 1908 Rus Devrimi’nden sonra Kazan ve
Azerbaycan’dan göçler başlamış, gelenler Amasya ve Kars illerinde
yerleşmişlerdir. 1920 yılındaki
Sosyalist Devriminden sonra ortadan kaldırılan Kafkas Cumhuriyeti’nden,
Gürcistan’dan ve Ermenistan’dan çok sayıda aile Anadolu’ya göç ederek, Muş ve
Kars gibi genelde Doğu Anadolu illeri ile Konya ili civarına yerleşmişlerdir.[38]
Osmanlı’ya gelen göçler arasında çok sayıda
Yahudi de bulunmaktadır. Kırım’dan gelen Yahudiler arasında Kırımçaklar (Türki
dilde konuşan Rabbinik Yahudileri) ve Karaylar vardı. Kafkaslardan Dağlı
Yahudiler (Tatlar) ve Gürcistan Yahudileri geldiler. Balkan Yahudi göçmenleri
büyük ölçüde Sefarad Yahudilerinden oluşmaktaydı. (Sefarad Yahudileri olarak
bilinen kuzey akdeniz Yahudileri 15. yüzyılın sonlarında İspanya ve Portekizden
kovulmuşlardır.) Ama aralarında Romaniyotlar ve Eskenaziler de bulunuyordu.
Göçmenler arasında çareyi Osmanlı topraklarına gitmekte bulan Yemenli, Buharalı
ve Hindistanlı Yahudiler de vardı.[39]
1908’de Osmanlı Devletinde II. Meşrutiyet
ilan edilmiş ve ilk defa siyasi partiler mecliste yerlerini almışlardır. Ancak
Siyasi görüş farkları ve meşrutiyetin tehlikeye girmesi sonucunda 31 Mart[40] ayaklanması çıkmıştır. Bu
ayaklanma sırasında karışıklıktan yararlanan Bulgaristan bağımsızlığını ilan
etmiştir. Bulgaristan’ın ardından Balkan savaşları sırasında Arnavutluk’ta
bağımsızlığını ilan etmiş ve Osmanlı bu iki durumada siyasi ortamın
karışıklığından dolayı ses çıkaramamıştır.
Balkan Savaşı ile başlayan, I. Dünya Savaşı
ile devam eden ve Millî Mücadele ile sonuçlanan bu devre, büyük bir kaos
dönemidir. Bu on yılda, Anadolu’nun nüfusu 17,5 milyondan 12 milyona düşmüştür.
Bu topraklarda %30’a yakın bir nüfus kaybı yaşamıştır. Bu kaybın %20’si
ölümlerden, %10’u ise zorunlu yer değiştirme ve göçlerden kaynaklandığı tahmin
edilmektedir.[41]
Balkan Savaşlarından sonra Bulgaristan’la
yapılan İstanbul ve Yunanistanla yapılan Atina anlaşmalarıyla Batı Trakya Türk
sorunu baş göstermiş, azınlık statüsüne düşen Türklere aşırı baskılar yapılarak
evlerini terk etmeleri sağlanmıştır.
Türk Azınlık tabiri ilk defa 1913’te
Bulgaristanla imzalanan İstanbul anlaşmasında geçmektedir. Ayrıca Osmanlıda ilk
nüfus mübadelesi bu anlaşmayla olmuş sınır yakınlarında 15 km içindeki Türkler
ve Bulgarlar yer değiştirmiştir.
I. Dünya Savaşı öncesinde Suriye bölgesinde
batı destekli Arap milliyetçiliği hareketinin giderek radikal bir boyut
kazanması üzerine, 1916 yılında Şerif Hüseyin önderliğindeki Arap isyanı
bastırılmıştır. Suriye, Hicaz ve Mezopotamya bölgelerindeki 5 bin civarındaki aileye
yaklaşan Arap nüfusu, İç ve Batı Anadolu bölgelerine nakledilmişlerdir.
Osmanlının I. Dünya Savaşını kaybedip
Mondros’u imzalaması sonucunda nüfus hareketliliği artmıştır. Özellikle Anadolu
sınırları dışında kalan Türkler tek dayanakları olan Türk Devletinin yıkılışını
izlemiş ve Anavatanlarına doğru göçe hazırlanmışlardır. Eski Osmanlı
sınırlarında bulunan Türklerin Türkiye’ye gelmeleri Milli Mücadele açısından
çok önemli sonuçlar doğurmuştur.
Cumhuriyet Dönemi İskân Çalışmaları
Cumhuriyet dönemi boyunca ülke gündemindeki
yerini ve güncelliğini koruyan en önemli sorunlardan birisi Türkiye’ye gelen göçmen
sorunu olmuştur. Köyden kente göç biçiminde yaşanan iç göçler ve göç edenlerin
barınma sorunlarının çözümünün yanı sıra büyük kitlesel dış göçler ve
göçmenlerin yerleşim sorunlarının çözümü de dönemin iskân politikaları içinde
büyük bir yer tutmaktadır. Göçmenlerin yerleşim sorunlarının çözümü “iskânlı göçmen” ve “serbest göçmen” olmak üzere iki farklı statüde gerçekleştirilmiştir.
Dönemde gerek iskânlı göçmen, gerek serbest göçmen olarak çok sayıda göçmen
kabul edilmiş, ancak göçmenlerin iskânı sürecinde ve sonrasında önemli birçok
sorunla karşı karşıya kalınmıştır.
23
Nisan 1920'de kurulan yeni Türk devleti 10 yıldır (1912-1922)savaşan açlık ve
yoksulluk çeken bir halk devralmıştı. Uzun yıllar harap olan toprakların
yeniden inşası nüfusu azalmış bir ülke için ekonomik, sosyal, siyasal
sorunlarla başa çıkmayı zorunda hale getirmişti. Osmanlı Dönemi'nden kalma
İskân sorunları Yeni Türk Devleti'nin ilk zamanlarını meşgul etmiştir. Zira
Osmanlı'da 19. yüzyılın sonlarında Türkmen/Yörük aşiretlerinin isyan etme
ısrarı kısmen başarılı olmuştu. Ancak Çukurova'da başlayan isyan çalışmaları
Doğu ve Güneydoğu'ya ulaşamadan Osmanlı I. Dünya Savaşı ve akabinde tarih
sahnesinden çekileceğinin sinyallerini vermişti.
Bunların
dışında Balkan Savaşlarından sonra ortaya çıkan Batı Trakya Türklerinin
sorunları giderek artmış, Bulgaristan ve Yunanistan tarafından sistemli bir
asimilasyona maruz kalmışlardır. Bu durumda Türkiye sınırdaşında kalmış
Türklerin sığınabilecekleri tek limandı.
Lozan'da
Yunanistanla Türkiye arasında nüfus değişim ile ilgili bir protokol
imzalanmıştı. Buna göre en kısa sürede İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada dışındaki
tüm Rumlar ile Atina ve Batı Trakya dışındaki tüm Türkler Etabli(yerleşim
yeri)ye bakılarak karşılıklı değiştirilecekti.
12
ada ve Rodos’taki Türkler 1923 Lozan Barış Anlaşmasına göre İtalyan yönetimine
bırakıldıkları için Türk-Yunan Mübadelesine dâhil olmamışlardır. Yinede
Türkiye’ye gelmek isteyenler Atatürk’ün emriyle önce Fethiye’ye, sonra
Marmaris’e bağlı Turgutköy, Delikliyol mevkiine yerleştirilmişlerdir.[42]
Mübadele
konusu önemine binaen hükümet programlarına girmiş ve orada da bu konuyla
ilgili görüşler dile getirilmiştir. Zamanın başbakanı Fethi Okyar, 5 Eylül 1923
tarihinde hükümetinin programını okurken, mübâdele işleriyle ilgili olarak; “Mübâdelenin
Lozan’da imzalanan antlaşma gereğince, İslam halkının emvâl-i menkule ve
gayr-i menkulesi üzerindeki hukukuna zarar vermeyecek şekilde icrasına
son derece özen gösterilecektir. Gelecek olan halka bütçeden yardım
edileceği gibi, çoğu üretici olan bu halka mahsullerine karşılık avans
tedarikine çalışılacağını”[43] belirtmiştir.
1920'li
yıllarda Romanya Toprak reformu kapsamında Türk azınlığının yaşadığı bölgelere
Ulahları yerleştirmiş ve arazilerin mülkiyeti konusunda Türklerin aleyhine
girişimlerde bulunmuştur. Ulahlar ile yaşamak zorunda bırakılan, can ve mal
güvenliğini tehlikeye giren Türkler için tek çare Türkiye'ye göç etmekti.
1923-1938 arası Romanya'dan gelen Türklerin bir kısmı serbest göçmen bir kısmı
ise İskânlı göçmen statüsünde kabul edilmişlerdi.
1923’te
Bulgaristan’da çiftçi yanlısı hükümetin düşerek Faşist bir idarenin kurulması
ve 1929 krizini Bulgar hükümetini ekonomik darboğaza sokması Türk azınlık için
zor günlerin başlangıcıydı.
Yugoslavya
– Makedonya’dan gelen Türkiye’ye kitlesel göçler diğer bir önemli göç
hareketidir. Eski Yugoslavya’ da 1920’lerde uygulanan tarım reformları pek çok
Arnavut’u toprağından etmiştir. Arnavut halk her türlü ekonomik, sosyal ve
kültürel haktan mahrum edilirken benzer olayları 1930’larda Türkler yasamıştır.
Türklerin sahip olduğu topraklara millîleştirme amacıyla el konulmuştur.
Bu
nedenle 1923 ile 1928 yılları arasında 120 bine yakın Türk Yugoslavya’dan
Türkiye’ye göç etmiştir. 1923–1933 yılları arasında gelen 108,179 kişi serbest
göçmen olarak 1934–1940 yılları arasında gelen 5,894 kişi ise iskânlı olarak
gelmiştir.[44]
Makedonya'da
yaşayan Türklerin, Türkiye Cumhuriyeti'ne ilk göç akını 1924 yılında
gerçekleşmiştir. Bunu, 1936 yılındaki ikinci göç dalgası izlemiştir. Tüm bu göç
dalgalarında, bu topraklardaki yönetimlerin izlemiş oldukları politikalar ve
Türklere uygulanan baskılar etken olmuştur. Tito'nun Türkiye'yi ziyaret ettiği
1953 yılında imzalanan "Serbest Göç Anlaşması" ile birlikte,
Makedonya'dan Türkiye'ye üçüncü göç furyası başlamıştır.[45]
Yeni
Türk devletinin nüfus politikasının temelinde 762.736 kilometre olan ülke
topraklarını şenlendirmeye ve nüfusu arttırmaya yönelik çalışmalar
bulunmaktaydı.
Bu
oran batı ve Güney Avrupa ülkeleri ile mukayese edildiğinde Türkiye'nin az
nüfuslu bir ülke olduğu gerçeği ortaya çıkıyordu. Nitekim kilometrekareye
İtalya'da 133, Romanya'da 62, Bulgaristan'da 58 ve Yunanistan'da 49 kişi
düşmekteydi.[46]
Türkiye'nin
nüfus ihtiyacı olduğunun bir diğer göstergesi ise Ziraate elverişli arazinin
boşluğuydu. Nitekim ülkenin toplam yüzölçümünün %31’i Ziraate elverişli olup
bunun sadece %15.67'si üzerinde tarım yapılabilmektedir.[47]
Türkiye'ye genç ve yorgun bir ülkeydi; ayağa kalkmak ve canlanmak için kısa
vadede topraklarının tarımı açılması, üretimin hızlanması gerekmekteydi.
Ülkenin
içinde bulunduğu dâhili vaziyetin yanı sıra Avrupa'daki bir takım gelişmeleri
de bol nüfus politikasını gerekli kılmaktaydı. Dünyada ve özellikle Avrupa'da
Sömürgecilik Rüzgarı henüz etkisini kaybetmemişti. Avrupa’da hala Anadolu'nun
bir Türk yurdu olma özelliği kazanamadığı iddiaları dile getirilmekte,
Türkiye'nin gösterdiğinden daha az bir nüfusa sahip olduğu ifade edilmekteydi.
Yayılmacı bir politika izleyen ve hatta Akdeniz ve Ege adalarında hak iddia
eden İtalya diktatörü Mussolini 1926
yılında yaptığı bir konuşmada, Türkiye'nin gerçek nüfusunun 6 milyon olduğunu
söylemiştir.[48]
Balkanlardaki
Türklerin yaşadığı azınlık sorunları varken Anadolu'da hala yarı göçebe yaşayan
ve yerleşmek istemeyen aşiretler bulunmaktaydı. Hem iç hem de dış İskânı
düzenlemek, toprakları İskân bölgelerine dengeli dağıtmak, sosyal, ekonomik
kalkınmayı sağlamak Türkiye'nin başlıca görevlerinden biriydi. Nitekim 2 Mayıs
1920'de İcra vekilleri heyeti oluşturulmuş, 11 bakandan ibaret olan bakanlar
kurulu arasında Bayındırlık Bakanlığı olan Nafia vekâleti de bulunmaktaydı.
1928-1958 yılları arası Bayındırlık Bakanlığı, 1958-1983 yılları arası İmar İskân Bakanlığı, 1983-2011 arası Bayındırlık
ve İskân Bakanlığı ve 2011'den sonra da Çevre Şehircilik Ve Orman
Bakanlığı olarak hizmet vermiştir.
İmar
ve İskân Bakanlığının görevleri “kentleşmenin
dengeli olarak gerçekleşmesini ve kentsel yerleşme merkezlerinin düzenli olarak
kurulup gelişmesini sağlamak, kentsel konut ve gecekondu sorunlarını çözüme
kavuşturmak, yeterli ucuz standartlara uygun yapı malzemesi üretimi ve bunların
teknik ilkelere göre kullanımlarını sağlamak, genel hayatı etkileyecek çaptaki
afetlerden en az zararla kurtulmaya yönelik afet olduktan sonra en kısa zamanda
yerleşme ve barınmayı sağlamak, kentsel yerleşme merkezlerinin düzenli olarak
kurulup gelişmesi için belediyelere planlama, örgütlenme ve uygulama
konularında yardım etmek amacını taşımak” şeklinde özetlenebilir.[49]
Bu
kapsamda İskân siyaseti ve nüfusun değişimi ile ilgili ilk ciddi girişim Lozan
Antlaşması’nda Türk-Yunan mübadelesi ile ilgili sözleşmenin yerine getirilmesi
amacıyla İmar ve İskan vekaleti
ihtisasını dair kanunun yürürlüğe girmesiyle gerçekleştirilir. Böylece
isyana dair ilk örgütlenme başlamıştır.
Mübadele
İmar ve İskân vekâleti Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki en zor çalışma
alanlarından birini oluşturan İmar ve İskân işler ile görevlendirilmiştir.
Dönemin şartları düşünüldüğünde oldukça geniş önemli ve zor bir görev alan vekâlet
söz konusu görevlerine paraleller bir şekilde oldukça geniş yetkilerle donatılmıştır.
Mülki ve askeri memur, vesait ve teşkilatı kullanmaya yetkili kılındığı gibi
İhtiyaç halinde tüm terkedilmiş taşınır-taşınmaz mallar vekâletin emrine
bırakılmıştır. Vekâlet bu malları muhacirlere ve savaşta evleri düşman
tarafından tahrip edilen ihtiyaç sahiplerine verme yetkisine sahip olduğu gibi
bu mallar üzerinde kiralama veya değişik yollarla tasarruf hakkı bulunanlara tahliye
etme ile ilgili yetkili kılınmıştır.[50]
1924'te
İmar ve İskân işleri dâhiliye vekâletine devredilmiş ve göçmenlerin yerleşmesi
yeni bir sürece girmiştir. Bu değişikliğin sebeplerinden biride yurt dışında
göçmen olarak gelenlerin kimliklerinin doğruluğu herhangi bir suça karışıp
karışmadığının tespitinin yapılmasıdır. Göçmenlerin İskân sırasındaki sağlık
sorunlarıyla ilgilenebilmek ve sosyal konularda hizmet verebilmek için Sıhhat Ve İçtimai Muavenet Vekâletide
İskân uygulamalarına dâhil olmuştur. Ancak politika üretme kısmı teknik altyapı
ve güvenlik işleri Dâhiliye Nezaretinin
görev alanları içerisinde kalmıştır.
1923'te
Lozan Antlaşması'nda kabul edilen Türk-Yunan nüfus mübadelesi yeni kurulmuş
Türk Devleti'ni iskân konusunda çabuk hareket etmeye zorladığı gibi plansız yerleşmelerde
zemin hazırlamıştır. 1930'dan sonra ise göçmenlerin iskânı ya da ülke
içerisindeki çeşitli unsurların yer değiştirmesi daha programlı olmuştur.
Atatürk
döneminde izlenen İskân politikasının iki temel hedefi vardır. Birincisi Türk
kültürünü kuvvetlendirmek, Bunun için de memlekete Türk kültürüne bağlı muhacir
getirmek, Türk kültürlü nüfusu sıklaştırmak ve Türk kültürünü sağlamlaştırmak, 2. amaç ekonomik siyasal ve askeri bakımdan
memlekette nüfusun dağılışı şeklini değiştirmekti. Bunun için ise topraksız
veya az topraklı çiftçileri yaşama şartlarının iyi bulunmadığı köyleri daha iyi
yerlere taşımak, kültürel, siyasal ve askeri bakımdan da bazı yerleri boşaltmak
olarak belirlenmiştir.[51]
Türkiye’de çıkarılan ilk iskân kanunu 31 Mayıs
1926 tarihli ve 885 sayılı İskân kanunudur. Bu Kanun ile birlikte ülkedeki bazı
vatandaşlar münasip ve müsait mahallede nakil ve İskân edilirken, diğer
taraftan ülke sınırları dışından getirilen muhacir ve mülteciler Anadolu’nun
farklı bölgelerine İskân ediliyordu.[52]
1926
İskân kanundan sonra çıkarılan en önemli kanun hiç şüphesiz 14 Haziran 1934 tarihli
2510 sayılı İskân kanunudur. 1934 tarihli İskân kanununun 2. Maddesi “Dâhiliye Vekilliğince yapılıp İcra Vekilleri
Heyetince tasdik olunacak haritaya göre Türkiye, iskân bakımından üç nevi
mıntıkaya ayrılır. 1 numaralı mıntıkalar: Türk kültürlü nüfusunun tekâsüfü
istenilen yerlerdir. 2 numaralı mıntıkalar: Türk kültürüne temsili istenilen
nüfusun nakil ve iskânına ayrılan yerlerdir. 3 numaralı mıntıkalar: Yer,
sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve inzibat sebepler ile boşaltılması
istenilen ve iskân ve ikamet yasak edilen yerlerdir.”[53]
Kanunda
görüldüğü üzere Milli devlet üzerine kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti
dışarıdan gelen muhacirlerin ve içeride bulunan grupların Türk kimliği mayasıyla
birleştirmek istemektedir. Çeşitli amaçlarla üzerinde hassasiyetle durulan İskân
Siyaseti sadece devletin geleceğini değil, İnsanların hayatlarında her açıdan
etkilemektedir Türkiye’nin nüfusu artarken halkın geçimini sağlayacak hayatını
devam ettirecek ekonomik faaliyetleri göz önünde bulundurarak iç ve dış iskân
uygulamıştır.
Dış iskân
Genelde
uluslararası hukukun kapsamına giren, sığınmacı, mülteci gibi kavramları
devletleri tarafından ülkelerine ya kabul ya da sınır dışı edilebilirler. Her
ülkenin dış iskâna tabi olacak kişisel verileri ve takındığı tutum farklı
olabilir. Ancak İskân edilmelerine karar verilirse, en önemli husus milli devlete
zarar vermeyecek şekilde hareket edilmesidir.
Bazı
ülkeler eksik nüfus sorunu ile karşılaşarak, sınırlarını iskâna açmışlardır. Bu
duruma en güzel örnek Türkiye Cumhuriyeti’dir. Nüfusun çoğunluğunu savaşlarda
kaybeden Türk milleti yeni kurduğu devletinin topraklarında 1927’deki nüfus
sayımı verilerine göre 13 milyon kadardı. Türkiye topraklarına genişliği
dikkate alındığında az ve aynı zamanda sağlık sorunları yüklü bir nüfus
devralınmıştır. Nitekim bu gerçek Gazi Mustafa Kemal'in 16-17 Ocak 1923'te
İstanbul Gazetecileri ile yaptığı Mülakatta gündeme gelmiş ve gazi burada”…Hakikaten memleketin nüfusu şayan-ı teesüt
bir derecededir” tespitini yapmıştır. Mustafa Kemal Paşa bu konuşmada
Türkiye'nin yarısı toprağa sahip Almanların 70 milyonluk bir nüfus beslediğine
dikkat çekiyor ve genç Türkiye'nin bundan daha fazla olması gerektiğini ifade
etmiştir.
Mustafa
Kemal Paşa konuşmasının devamında ise nüfus problemlerinin çözümü yolunda
uygulanacak politikaların esaslarını da şöyle anlatıyordu: “Sıhhi ve içtimai tedbirler almak lazım
gelir. Bunun için icap ederse ve aramızda mütehassıs yoksa nerede varsa oradan
bir mütehassıs celbedeceğiz. Fakat aynı zamanda hududun-u milliye haricinde
kalan aynı ırk ve aynı harstan olan anasırıda getirmek mümkün olursa, oradan da
getireceğiz. Fakat bence garbi Trakya'dan Kâmilen Türklerin nakletmek lazımdır.”
19.
yüzyılda ülke nüfusunun çokluğu, güvenliği arttırıcı bir etken olarak
görülmekteydi. Doğu toplumlarının nüfusu dengede tutacak uygulamaları
geciktirmiş olmasının altında da bu sebep yatabilir. Nitekim 21. Yüzyıl’da
teknolojik gelişmeler nüfustan çok bilimsel gelişmelerin çokluğu ile
ölçülebilen bir seviyeye gelmiştir. Coğrafi Keşiflerle yoğunluk kazanan nüfus
hareketleri, Sanayi Devrimi ile birlikte ivme kazanmış, yeni keşfedilen yerlere
ve sanayi kuruluşlarının bulunduğu mıntıkalara serbest göçmen ya da iskânlı
göçmen statüsünde yerleştirilmişlerdir.
İngiltere,
Fransa, İspanya, Portekiz gibi ülkeler yardım talep etmemek şartıyla yeni
keşfedilen bölgelere yerleşme izni vererek serbest göçmen statüsünde ya da
göçmenlere yer gösterip masraflarını karşılamak suretiyle iskânlı göçmen
şeklinde yerleştirme yapmıştır. İnsan ve onun siyasi teşekkülü olan devletler
var olduğu sürece İskân sosyopolitik, ekonomik ve bir sürü sebeplerle devam
edecektir.
Cumhuriyet
dönemi dış göç hareketinin çoğu Yunanistan ile Türkiye arasındaki Nüfus
Mübadelesi kapsamına girmektedir. 1922'de Yunan
Ordusu'nun Anadolu'dan mağlup ayrılmasının ardından artık Anadolu'da can ve mal
güvenliğini kaybettiğini düşünen 1.069.957 Anadolulu Rum’un Yunanistan'a göç
etmesiyle göçmenleri boş arazi ve evlere yerleştirme sorununun baş gösterdiği
Yunanistan'da, Anadolu'dan gelen göçmenler Müslümanları evlerinden çıkarmaya ve
onların evlerine yerleşmeye başlamıştı. Rum göçmenlerin barınması için gerekli
arazi ve evlerin bir kısmı Müslümanların Türkiye'ye gitmesiyle sağlanacaktı.
Hem Yunanistan'daki hem de Türkiye'deki azınlıkların sorunlarının daha da
artması üzerine Lozan şehrinde barış anlaşmasının hazırlığı için görüşmelerin
başladığı dönemde 30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye ile Yunanistan arasında Lozan
Konferansında mübadeleyi öngören sözleşme imzalandı.
Sözleşme 19 maddeden oluşuyordu.
Sözleşme gereği 1 Mayıs 1923 tarihi itibarıyla Türkiye topraklarındaki
Rum/Ortodoks nüfus ile Yunanistan topraklarındaki Türk/Müslüman nüfus arasında
zorunlu göç uygulaması şarta bağlanmış oluyordu. Mübadeleye tabi tutulmayacak
olanlar sözleşmenin 2. maddesinde belirtildiği üzere Türkiye'de sadece
İstanbul kenti ile Gökçeada ve Bozcaada'da oturan Rumlar, Yunanistan'da ise
sadece Batı Trakya Türkleri mübadeleden muaf tutulmuşlardır.
3.
madde ile 18 Ekim 1912 tarihinden itibaren yerlerinden göç etmiş olanlar da
mübadele kapsamına alınıyordu.
6.
ve 7. maddelere göre göçe tabi tutulanlara her iki hükümet de gereken kolaylığı
gösterecek, mübadil kişi terk ettiği ülkenin vatandaşlığından çıkacak yeni
geldiği ülkenin vatandaşlığını alacaktı.
5.
maddeye göre mübadillerin mülkiyet haklarına hiçbir zarar verilmeyecekti. 8.
maddeye göre ise mübadiller her çeşit taşınır mallarını hiçbir vergiye tabi
olmadan yanlarında getirebileceklerdi.
9.
maddeye göre mübadillerin geldikleri yerde bırakmış oldukları mallar Karma
Komisyon tarafından tasfiye edilecekti. Bu madde 18 Ekim 1912'den sonra
yerlerinden ayrılanları da kapsayacaktı.
11,
12 ve 13. maddeler sözleşmenin uygulamasını üstlenecek karma komisyonun
kurulması ile ilgiliydi. Karma Komisyonun sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihi
izleyen bir ay içinde kurulması öngörülüyordu.
14.
maddede göçmenlere yeni geldikleri ülkede geride bıraktıkları mallara eş değer
nitelikte ve değerde mal verileceği belirtilmişti.
15.-18.
maddeler ise tarafların Karma Komisyona karşı yükümlülükleri, mübadelenin
gerçekleşmesi sırasında sağlanacak kolaylıklar, mübadeleye tabi olacak kişilere
duyuru yapılması, sözleşmenin yürürlüğünün emniyete alınması için her iki
hükümetin yapacağı yasal değişiklikler yer almıştır.
Sözleşmenin
11. maddesin azınlıkların mübadelesini denetleyecek, mallarına değer biçmek ve
bu malları tasfiye etmek üzere bir Karma Komisyonun kurulmasını ön görmekteydi.
Komisyonun dört üyesi Türkiye hükümetini, dördü Yunanistan hükümetini temsil edecek,
geriye kalan üç üye ise 1914-1918 I. Dünya Savaşı'na katılmamış ülkelerin
Milletler Cemiyeti tarafından seçilecek temsilcilerinden oluşacaktı. Karma
Komisyonun merkezi 8 Ekim 1923'den 21 Haziran 1924'e kadar Atina, bu tarihten
sonra tasfiye edilene kadar ise İstanbul'du.
1923-1926
arası Karma Komisyonun tahsis ettikleri ile Türkiye'ye gelen mübadil sayısı
355,635 idi. Bu sayıya kendi ulaşım olanaklarıyla Yunanistan'dan ayrılıp
Türkiye'ye gelenler dahil değildir. 1921-1928 arası Türk hükümetinin iskân
ettirdiği mübadil sayısı 463,534 kişidir. 1912-1914 arası Balkan Savaşı
sonrasındaki süreçte Yunanistan'dan gelen göçmen sayısı ise 125.000 dir. Adana,
Edirne, Balıkesir, İstanbul, Bursa, Tekirdağ, Kırklareli, İzmir, Kocaeli,
Manisa, Çanakkale, Mersin ve Samsun gibi iller Yunanistan'dan gelen
mübadillerin en yoğun olarak yerleştirildiği illerdir. 1928 genel nüfus
sayımına göre Yunanistan'daki göçmen nüfus 1.221.849 idi. Bunun 1.104.216’sı
Türkiye'den, geri kalanı ise diğer ülkelerden gelmiştir.
Mübadele
sözleşmesi gereğince oluşturulan ve mübadelenin sözleşmeye uygun olarak
gerçekleştirilmesinden sorumlu olan Muhtelit
Mübadele Komisyonu’nun Ekim 1923’de oluşturulmasıyla Türk-Yunan Mübadele
Sözleşmesi yürürlüğe girmiş oldu. Mübadelenin on sekiz ayda bitirilmesi
öngörülmekteydi. Muhtelit Mübadele Komisyonu’nun kararına göre Türkiye’ye
gönderilecek Müslümanların sırası, sahilde oturanların kışın, iç kesimlerde
oturanların da yazın gönderilmesi şeklinde olacaktı.[54]
Muhacirlerin
geçim sıkıntısı yaşamamaları için her türlü, emlak, arazi ve aşar vergilerinden
2 yıl süreyle muaf tutulmuşlardır. Ayrıca gelen veya giden muhacirler taşınır
mallarını ve paralarını yanlarında taşımalarına izin verilmiştir. Türkiye ve
Yunanistan arasında kurulan Karma
Mübadele Komisyonu göçmenlerin sıkıntı çekmemesi için bazı imkânlarda
sunmuştur. Örneğin, hastalık nedeniyle
rapor alan mübadillerin iyileşinceye kadar bulundukları yerde kalmalarına ve
mübadele süresini uzatmalarına imkân sağlanmıştır.
Mübadelenin
başlamasından sonra geçen ilk bir yıl içinde önemli bir sorunla
karşılaşılmamıştır. Sonraki dönemde mübadele sonucu ortaya çıkan sosyal
sorunlar ve sözleşmenin 2. maddesinin uygulanmasıyla ilgili baş gösteren
uyuşmazlıklar iki ülke ilişkilerini gerginleştirmiş ve iki ülkeyi neredeyse bir
savaşın eşiğine getirmiştir.[55]
Türkiye’den
giden Rumların herhangi bir sıkıntı yaşamadan Yunanistan’a gittiği
anlaşılmaktadır Ancak aynı şey Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen Türkler için
söylenemez. Yunanistan gelen 1,5 milyon
Rum’u yerleştirmekte zorluk çektiği için biran önce Türklerin gitmesini ve
arazilere Rumları yerleştirmeyi istemiştir. Bu durum Türklere karşı bazı
taşkınlıklarında olmasına sebep olmuştur.
1923 yılında Yunanistan’dan Türkiye’ye
gelen muhacirler oradaki zulümden bahsettiklerinde insanın tüylerini
ürpertecek derecede işkencelerin yapıldığı anlaşılmaktaydı.
Batı Trakya’dan Türkiye’ye gelmeyi başarmış
bir Müslüman’ın verdiği bilgiye göre, oradaki Türklerin bazıları diri diri ateşte
yakılmış, bazıları da kızgın demir üstünde kamalanarak şehit
edilmişti. Elli yaşında bir kadının, en
büyüğü on iki yaşında olan üç evladı, gözünün önünde
kesilmiş ve kocası tarladan dönerken
öldürülmüştü. Yunanlılar Türk dükkânlarına işaretler
koyarak “eğer gitmezseniz geberteceğiz” demekteydiler,[56]
Ekim 1923 tarihli Vakit gazetesinde Yunanlıların Makedonya’daki masum Müslüman halka
yaptığı mezalimlerle ilgili olarak verdiği bilgiye göre, Draman’ın Kobalice
köyünde İsmail Efendi ile Cemal Ağa, idarenin emrine rağmen öküzlerini
sattıklarından dolayı sorgusuz sualsiz Kavala’daki idam mahkûmlarının bulunduğu
hapishaneye atılmışlardı. Aynı köy sakinlerinden Zeynep Hanım da yine böyle bir
sebepten dolayı, beş çocuğuyla birlikte şiddetli bir surette dövülmüş ve
evinden atılmıştı. Bu durumu karakola ileten Ahmet Efendi ismindeki biri de
öldürülünceye kadar dövülmüştü.[57]
Yunanistan bu zulümlerin yanında Türklerin
paralarını götürmelerine izin vermemiş, hiçbir hukuki yanı olmadan vergi adı
altında muhacirleri zor duruma düşürmüştür. Karma komisyon üyesi Tevfik Rüştü Aras bu durumun devam
etmesi halinde Türkiye’ninde Rumlara karşı aynı karşılığı vereceğini
söylemiştir.
1923 tarihli Vatan gazetesinin haberine göre 500.000, bir
rivayete göre 700.000 Rumeli Türk’ü, Yunanistan’da kesin bir ölüme mahkûm
edilmişti. Yüz binlerce Türk köylüsü tarlalarından kovulmuştu. Şehir
sokaklarında bin türlü hakaret altında ölümü beklemekteydiler. Bu zulüm haberleri
hükümetin artık işe el koyması istenmiş ve hükümetin bu durumun vahametini
kavrayamamakla suçlamıştır. Bu durumda yapılması gerekeni ise, dünya kamuoyuna
bu zulümlerin duyurulması ve bunun karşılığında Türk hükümetininde neler
yapabileceğinin gösterilmesi istenmiştir.[58]
Mübadele Sözleşmesinin ikinci maddesi
mübadele dışı tutulacak Rum ve Müslüman ahalinin belirlenmesiyle ilgilidir.
Bunlar İstanbul’daki Hıristiyan Rumlarla Batı Trakya’daki Müslüman Türk
ahalidir. Bu maddeye göre İstanbul’a 30 Ekim 1918’den önce yerleşmiş olan
Rumlarla, 1913 Bükreş Antlaşması sınırları ile çizilen Batı Trakya’da yerleşmiş
olan Müslümanlar mübadele dışı tutulacaklardır. Sorun “yerleşmiş” (Etabli)
kavramının yorumlanmasından kaynaklanmıştır.
Türk hükümeti ise İstanbul’a yerleşmenin
Türk kanunlarına göre olacağını ileri sürerek Yunan isteğine karşı çıktı. Türk
tarafı İstanbul için “Etabli” deyiminin burada sürekli oturanlar için geçerli
olduğunu belirtirken, Yunanistan 30 Ekim 1918’den önce geçici de olsa
İstanbul’a gelip burada kalanları da mübadele den ayrı tutmak istiyordu.
Anlaşmazlık Lahey Adalet Divanı’na
götürüldü ise de, divan bu anlaşmazlığı çözümleyemedi. Bunun üzerine Türk-Yunan
ilişkileri gerginleşti. Yunan Hükümeti Batı Trakya’daki Türk mallarına el
koyunca, Türk Hükümeti’nde İstanbul’daki Rumların mallarına el koydu.
1930’da Yunanistan Başbakanı Venizelos’un
Başbakan İsmet İnönü’yü ziyaret etmesi ilişkileri yumuşatmıştır. 1930’da çıkan
Ahali Mübadele Kanunu sorunu çözümlemiş ve Etabli kaldırılarak mübadele gerçekleşmiştir.
Milli Mücadelenin ardından uzun yıllar
harap olmuş yorgun bir o kadarda geniş ve verimli toprakları şenlendirmek
isteyen Türkiye'ye dışarıdan gelen muhacir/mülteci göçmenleri sadece nicelik
olarak değil nitelik bakımından da değerlendirmekteydi. Özellikte 10 yıllık
Savaş(1912-1922) koşullarında nitelikte insanlarını kaybetmiş bir milletin
yeniden ayağa kalkması için uzun zaman gerekmekteydi. Bu açığı kapatmak
amacıyla gelen nüfusun niteliği de önemliydi.
Mübadelenin Yunanistan açısından etkilerine
bakılacak olursa 1925’de Sir Arthur Salter “Yunanistan
ekonomik olarak daha ileri olsa idi, yeni gelen mübadilleri bünyesine
yerleştirmesi bu kadar kolay olamazdı. Ekonominin bu esnekliğini İngiltere’nin
göstermesi mümkün değildir” diyordu. Gerçekten de geri bir ekonomi, kısıtlı
kaynaklar ve büyük bir nüfus baskısı ile karşılaşan Yunanistan için Anadolu
felaketi sonucu gelenler gizli bir nimet olmuştu.
İstanbul, İzmir gibi kozmopolit ticaret
merkezlerinden, ellerinde büyük servetleri, uluslararası mali deneyimleri, Batı
Avrupa ile ticari bağları ile gelen Rumlar, yeniden örgütlenme becerileri ve
enerjileri ile ekonomiyi canlandırıp ayağa kaldırdılar. İzmir’in bütün
uluslararası ticaret bağlantıları Pire’ye kaydı.
Gelen göçmenlerin bir kısmı Yunanistan’da
kilim ve halıcılığı başlatmıştır. Yunanistan halı sanayisinde olduğu gibi ipek
ve ipekli kumaş üretiminde de Türkiye ile rekabet eder hale gelmiştir.[59]
Türkiye açısından etkilerine bakarsak
Mübadele antlaşmasına göre Anadolu’dan 2 milyon, Doğu Trakya’dan 190 bin,
İstanbul’dan 70 bin, Rum ve
Yunanistan’dan 500 bin Müslüman mübadele işlemine tabi tutulmuştur. Gidenlerin
kompozisyonu çoğunlukla tüccarlar, sanayiciler ve serbest meslek sahipleri
oluştururken, gelenlerin büyük bir çoğunluğunu tarım kökenliler oluşturuyordu.
Genç Cumhuriyet Ulus Devlet referansı ile
yapılanırken, daha baştan mübadele nedeniyle tebaasının, tüccarlar, sanayici ve
serbest meslek sahibi gibi unsurlarını yitirdiğinden ve gelenler de bu boşluğu
dolduracak nitelikte olmayıp onlarda tarım kökenli olduğundan, zorunlu olarak
tarım toplumu olarak kalmıştır. Bu özellik uzun yıllar devletin baskın
karakteri olarak kaldığından, devletin gelişme ve ilerlemesi yavaş seyretmiş ve
günümüze kadar süren sorunlar yumağı oluşmuştur.
İskânda para meselesinin yanında, bir diğer
husus da insan meselesidir. Yerleştirme teşebbüsünün başarılı olabilmesi için
çiftçi olmaya istekli, ziraattan anlar ve biraz sermaye sahibi bir unsurun
bulunması şarttır. Sermaye gereklidir. Çünkü hükümet, ne kadar yardım ederse
etsin, yeni bir köy veya çiftlik kurarken iskân dairelerinden alınamayacak
veyahut çabuk temin edilemeyecek bin türlü masraf çıkacaktır.[60]
Yerleştirilen muhacirlerin kısa zamanda
üretici konuma geçerek devlet ekonomisine katkı sağlaması gerekmekteydi. Bu
yüzden gelenlerin iş nitelikleri doğru tanımlanmalı ve yapabilecekleri, üretici
konuma geçecek bir ortam sağlanmalıydı.
Ancak, göçün, özellikle ticarileşmiş
tarımın yaygınlaştığı bölgelerde yaşamış olan köylülerin tarımsal üretimle
ilgili bilgi birikimlerini değersizleştirdiği bilinmektedir. Bu çerçevede,
Yanya’da tütün üretimini iyi bilen bir köylünün, göçten sonra, Ege’de narenciye
üretiminden anlamayan “niteliksiz bir
köylü” konumuna düşmesi kaçınılmazdır. Aynı durum, Yunanistan’a göç edenler
için de geçerlidir. Bu bağlamda, hangi etnik kökene sahip olursa olsun, mübadil
köylülerin, göç nedeniyle “niteliksiz
işgücü” konumuna düştüğü, bu durumun da tarımsal üretimde kayıplara neden
olduğu açıktır. Savaş koşulları içinde gerçekleşen mübadelenin her iki toplumda
ve göç edenlerin bireysel yaşamlarında etkileri uzun sürecek kayıplara neden
olduğu ve bazı kayıpların telafi edilmesinin mümkün olmadığı açıktır.[61]
1923-1938 döneminin iskân çalışmalarında
Balkanlar'dan gelecek göçmenlere İskân hakkı talep etmeme şartıyla serbest
göçmen olarak ülkeye yerleşmelerine izin verilmişti. Bu durumda Türkiye'ye
gelecek Muhacirler yanlarında hayatlarını devam ettirecek maddi mallarını da
getirmek durumundaydı. 1934-1938 yıllar arasında Türkiye'ye gelen göçmenler
genellikle iskânlı göçmen statüsünde yerleştirilmişlerdir. Bu uygulama
değişikliğinde ki temel faktör, ekonominin iyileşmesi ve insanların çektiği
sıkıntılardır.
1923-1933 yılları arasında, yani
Cumhuriyetin ilk on yılı içinde Türkiye’de yerleştirmek mecburiyetinde kalınmış
muhacirlerin adedi, 379.913’ü mübadil ve 248.392’si mübadele mıntıkası dışından
olmak üzere 628.305 kişiyi bulmuştu.[62]
Mübadele yoluyla gelecek olan göçmenler
için ihraç iskeleleri kurulmuştur. Vapurla Yunanistan’dan getirilen göçmenler
trenle Niğde ve Kayseri gibi iç kesimlere taşınıyorlardı. Rumlarda aynı şekilde
bu trenlerle ihraç iskelelerine oradanda Yunanistan’a gitmekteydiler.
Türkiye’nin mübadele sırasında kullandığı vapur sayısı on yediydi. İhraç
iskelelerinde ve geçici konak yerlerinde misafirhaneler yapılarak bütün
ihtiyaçları karşılanmaya çalışılmış ve bundan Kızılay sorumlu tutulmuştur.
1923-1938 arasındaki dönemde Bulgaristan'dan
204.686 (88.501 iskânlı 116.185 serbest göçmen) Yugoslavya’dan 111.273
(neredeyse tamamı serbest göçmen) Romanya'dan 113.720 (75. 711 iskânlı 38.009
serbest göçmen) gelirken 1923 Türk Yunan mübadelesi ne göre 500 bin Türk
Anadolu’ya, 1,2 milyon Rum ise Yunanistan’a göç etmiştir.[63]
1933 yılından sonra da Türkiye’ye çeşitli
göç dalgaları olmuştur. 1 Haziran 1933’ten 1934 tarihine kadar gelen muhacirler 3.018
evde 15.319 kişiydi. Bunların 1.383’ü Yugoslavya’dan, 4.743’ü Bulgaristan’dan,
3.337’si Romanya’dan, 4.248’i Rusya’dan, 252’si Adalar’dan, 1.112’si Batı Trakya’dandır. 1
Haziran 1934’ten 1 Ocak tarihine kadar 3.159 hanede 11.924 nüfus daha gelmişti. Bunların
1.959’u Yugoslavya’dan, 5.059’u Bulgaristan’dan, 4.337’si Romanya’dan, 1.787’si Rusya’dan, 85’i
Suriye’den, 161’i adalardan,
23’ü Kıbrıs’tan, 5’i Afganistan’dan, 49’u da İran’dan gelmiştir.[64]
“Yugoslavya Dışişleri Bakanlığı Konsolosluk Dairesi’nin 1970 yılına ait verilerine
göre Türkiye’ye, II. Dünya Savaşı’ndan sonra
Yugoslavya’dan gelen ve ‘göçmen ‘olarak tabir edilen kişilerin sayısı 300
bindir”.[65]
Yugoslav topraklarından Türkiye’ye göçen toplam kişi
sayısı ise 305 bin dolayındadır. “Türkiye’ye
Cumhuriyet döneminde Yugoslavya’dan toplam 77,431 aileye mensup 305,158 kisi göç etmiştir. Bu ailelerden
1950 yılına kadar
gelenlerden 14,494 kisi devlet tarafından iskân edilmiştir. Ailelerin diğer bölümü serbest
göçmen olarak Türkiye’ye yerleşmişlerdir”[66]
1934'te
ki 2510 sayılı İskân kanununun 3. maddesine göre Türkiye’de yerleşmek maksadile dışarıdan, münferiden veya müçtemian,
gelmek istiyen Türk soyundan meskûn veya göçebe fertler ve aşiretler ve Türk
kültürüne bağlı meskûn kimseler, işbu kanunun hükümlerine göre Dâhiliye
Vekilliğinin emrile kabul olunurlar. Bunlara (muhacir) denir. Kimlerin ve hangi
memleketler halkının Türk kültürüne bağlı sayılacağı İcra Vekilleri Heyeti
kararile tesbit olunur. Türkiye’de yerleşmek maksadile olmayıp bir zaruret
ilcasile muvakkat oturmak üzere sığınanlara (mülteci) denir. 4.üncü maddede
yazılı sebepler bulunmayan mülteciler, Türkiye’de yerleşmek isterler ve bunu
yazı ile bulundukları yerin Hükümetine bildirirler ise muhacir muamelesi
görürler. Öbür mülteciler için Vatandaşlık Kanunu hükümleri tatbik olunur.
Dâhiliye Vekilliği muhacirlerin ve mültecilerin alınma yollarını gösterir bir
talimatname hazırlar.
Madde
4
—
A: Türk kültürüne bağlı olmayanlar,
B: Anarşistler,
C: Casuslar,
Ç: Göçebe çingeneler,
D: Memleket dışına çıkarılmış olanlar
Türkiye’ye muhacir olarak alınmazlar, Bulaşık hastalıklılar doğrudan doğruya
Hükümet hastanelerine gönderilip orada parasız tedavi olunurlar.
Madde
5
— Hususî bir ahit dolayış ile Türkiye’ye mecburî olarak gelenler yapılan
muahede hükümlerine ve Hükümetçe verilen kararlara göre alınırlar.
Madde
6
—
A: Muhacirler sınırlardan girdikleri
veya nakil vasıtalarından çıktıkları yerin en büyük mülkiye memuruna
kendilerini ve ailesi fertlerini yazdırıp bir "muhacir kâğıdı„ almağa ve
bir vatandaşlığa girme beyannamesi imzalamağa mecburdurlar. Muhacir kâğıdı
muvakkat doğum kâğıdı yerine ge çer ve bir yıl muteber tutulur.
B: Muhacir olarak alınanlar, İcra
Vekilleri Heyeti kararile, hemen vatandaşlığa alınırlar. Küçükler baba ve
analarına veya hısımlarına bağlı tutulurlar. Kimsesiz gelen küçükler, yaşına
bakılmaksızın, vatandaşlığımıza geçirilirler.
Madde
7
—
A: Türk ırkından olup Hükümetten iskân
yardımı istememeyi yazı ile bildiren muhacirler ve mülteciler Türkiye içinde
istedikleri yerde yerleşmeğe serbest bırakılırlar. Hükümetten iskân yardımı
istiyenler Hükümetin göstereceği yerlere gitmeğe mecburdurlar.
B: Türk ırkından olmayanlar, Hükümetten
yardım istemeseler bile, Hükümetin göstereceği yerde yurt tutmağa ve Hükûmetin
izni olmadıkça buralarda kalmağa mecburdurlar. İzinsiz başka yere gidenler ilk
defasında yerlerine çevrilirler. Tekerrürü halinde İcra Vekilleri Heyeti
kararile, vatandaşlıktan düşürülürler.
C: Türkiye’ye geldikleri tarihten
itibaren iki yıl içinde iskân istemiyen muhacir ve mültecilere iskân yardımı
yapılamaz.[67]
Ağustos
1934 tarihli ve 15035/6599 sayılı İskân ve Nüfus İşlerinin Süratle İkmali
Hakkında Tamim ile göçmen statüsünü düzenleyen sınıflandırma
ayrıntılandırılmıştır. Tamim ’in 4’üncü maddesi; “tabiiyet beyannamesi Türk
ırkından olanlara veya Türk kültürüne bağlı olup da Türkçe konuşup Türkçeden
başka dil bilmeyenlerin ve Tamim'in yürürlüğe girdiği tarihe kadar Garbi
Trakya’dan gerek kaçak ve gerek pasaportla gelmiş olan Türkler ve Türk
kültürüne bağlı olanların hızla vatandaşlığa kabul işlemlerinin yapılmasını,
bunlardan herhangi bir şekilde kendilerinden şüphe edilenler varsa muhacir
kâğıdı verildikten sonra bu tahkikata devam edilmesi ve Pomaklar, Boşnaklar,
Tatarlar, Karapapaklar hakkında da aynı işlemlerin yapılmasını karara
bağlamıştır. Başka bir devletin tabiiyetindeki Kürtler, Araplar ve Arnavutlar
gibi Türkçeden başka dil konuşan diğer Müslümanlara ve bir kayıtla bağlı
olmayan (alelıtlâk) ecnebi Hristiyanlara ve Yahudilere vatandaş- lığa kabul
belgesi (tabiiyet beyannamesi) ve muhacir statüsü verilmemesi, Müslüman Gürcü,
Lezgi, Çeçen, Çerkez, Abaza ve diğer Türk kültürüne bağlı sayılan Müslümanlar
hakkında merkezden alınacak emirle kişilere fert üzerinden tabiiyet beyannamesi
imzalatılması esası benimsenmiştir.[68]
Balkanlardan
gelen serbest göçmenlerin genellikle Trakya ve Marmara bölgelerine yerleştirdikleri,
kafkaslardan gelenlerin Karadeniz ve Doğu Anadolu'nun Kuzeyine, Suriye ve
dolaylarından gelenlerin ise Güneydoğu Anadolu'ya ve Akdeniz'in yerleştikleri
görülmektedir. Bu durumun en belirgin sebebi geldikleri coğrafi şartlara ve bu
bölgelerin benzerliğidir.
1935
yılında Dâhiliye Vekâleti [İçişleri Bakanlığı] bağlı Nüfus Umum Müdürlüğü
tarafından hazırlanan kitapta Muş vilayetindeki iskân çalışmaları hakkında
detaylı bilgi mevcuttur. Buna göre 1931 yılında Muş vilayetinde, Bulanık
kazasına gelmiş olan 106 hanede 643 nüfusa 4695 dönüm toprak tevzi olunmuş,
Ahıska ve Çıldır muhacirlerinden kırk iki hanede 186 nüfus ve doksan yedi bekâr
mülteci Bulanık merkez ile Tegüt ve Yoncalık köylerine iskân edilmiştir. On
dört ev tamir edilmiş ve muhtaç bir durumda olan on beş haneye iaşe ve tohum verilmiştir.
1932’de Rusya’dan seksen bir mülteci Bulanık kazasına iskân edilmiştir. Erzurum
ve Artvin illerinden 907 nüfus Türk, topraksızlıktan dolayı Muş’a iskân edilmiş
ve kendilerine toprak verilerek kendi evlerini yapmaları sağlanmıştır. Ayrıca
Muş’a yerleştirilen muhacirlerden muhtaç olanlara arazinin yanı sıra 474 lira
yardımda bulunulmuştur. 1932 ve 1933 yıllarında Muş’a gelen 152 hanedeki 797
muhacire ev verilmiştir. Ayrıca 13.139 dönüm arazi ile tohumluk iaşe ve sair
yardım yapılarak iskân edilmişlerdir. Aynı yıllar içerisinde Bulanık kazasına
308 evde 1408 nüfus muhacir gelmiş ve bunlara ev yaptırılarak 25.609 dönüm
arazi ve tohumluk iaşe ile sair yardımlar yapılmıştır. Muş’a gelen muhacirlerin
tamamı Rusya ve İran’dan gelmiştir. 1933 yılında Muş’taki
iskân işleri için verilen tahsisat yirmi bir bin lira iken 1934’te ise kırk
dört bin lira olmuştur.[69]
1933’ten
sonra Türkiye'ye iskânlı göçmen statüsüne uygulayınca bölgelerin insan
sayılarına, toprağın durumuna ve ekonomisine göre planlı yerleşim yapmaya
başlamıştır.
1939’da
Birinci Umumi Müfettişlik tarafından hazırlanan kitapta ise Muş vilayetinde
sınır dışından gelen göçmenler, mülteciler ve ülke içindeki topraksız halkın
vilayetin çeşitli yerlerine iskân edildiklerine dair kayıt mevcuttur. Kitapta Muş
vilayetine göç ve ilticanın 93 Harbi ile başladığı ancak 1923-1936 yılları
arasında arttığı belirtiliyordu. Buna göre 1.263 hanede 6.050 nüfus Muş’a iskân
edilmiş, hükümet tarafından 172 ev yapılmış, ev yaptırmak için hükümetçe elli
arsa verilmiştir. Ayrıca kendilerine parası verilerek yaptırılan ev sayısı ise
430 idi. Söz konusu göçmenlere 110.802 dekar toprak dağıtılmış ve 6.682 tapu
verilmiştir. Bu yardımların yanı sıra iskân edilenlere çift hayvanı, çift
aletleri ve tohumluk yardımı yapılmıştır. Bulanık ilçesinde göçmenlerin iskân
edildiği Yoncalı köyünün su ihtiyacı karşılanmıştır.[70]
Bu
dönemde gazetelerde çıkan bazı yazılar da yine uygulanacak göçmen iskân planı
hakkında önemli ipuçları vermektedir. Nitekim daha 5 Ocak 1933 tarihinde
Cumhuriyet’te çıkan bir yazıdaki şu ifadeler oldukça dikkat çekicidir: “…Gelen muhacirler önce Trakya’ya
yerleştirilmeli, Avrupa’da koca bir duvar dikilmelidir. Toprağı› eken, yurdu
güzelleştiren ve günü gelince onun için kanını döken adamdır, yurttaştır. Boş
topraklar hiçbir işe yaramaz ve bir gün gelir başkalarının eline geçer.
Edirne’de Kırklareli’nde bütün Trakya’da Bulgarların gözü vardır. Midye ile
İnoz arasında bir çizginin üstünde kalan yerleri her gün bağıra bağıra
söylüyorlar. İstanbul’da bile gözleri vardır. Bulgarların bu azgın açgözlülüğü
karşısında Türk’ün gözü Trakya’nın üstünden ayrılmamalıdır… Boğazlar, İstanbul
ve Trakya Türkiye’nin elinde olmasaydı›, yeryüzünde bugünkü gibi saygı
görmezdik, bugünkü gibi sözümüzü dinletemezdik. Bu yüksek değerli topraklarımızı
sımsıkı tutmalıyız. Bu sımsıkı› tutuşu ise Türk kolları ve göğüsleri yapabilir.”[71]
Aynı
konu ile ilgili yine Cumhuriyet’in 17 Temmuz 1935 tarihli sayısında Dâhiliye
Vekili Şükrü Kaya’ya hitaben şu yazıya yer verilmişti: “ İç Bakanımız Şükrü Kaya’ya, …Trakya’yı ele geçirmek için Bulgarların
fırsat bulunca bize hücum edecekleri artık en küçük kuşkuya yer vermeyen bir
gerçeklik olmuştur... Yapılacak şey, Trakya’yı her bakımdan kuvvetlendirmektir…
Hükümet Türkiye’ye gelecek yüz binlerce göçmeni Trakya’ya ve Doğu Anadolu’ya
yerleştirmeğe karar vermiştir. Fakat görülüyor ki Bulgarların toprak doyurası
aç gözlülükleri karşısında Trakya’nın önemi büsbütün artmış ve bu sevgili Türk
ili birden bire birinci plana geçmiştir. Onun için… Önce Trakya! Evet, gelecek
Türkleri önce Trakya’ya yerleştirelim… Önce Trakya ”Her iki yazıdan da anlaşılacağa›
üzere göçmen iskân mıntıkaları hususundaki temel beklenti güvenlik odaklıydı.
Trakya üzerinde iddia ve emelleri bulunan Bulgarlara karşı, bölgeye göçmen
iskânının önemli bir güvenlik tedbiri olacağı› düşünülmekteydi.[72]
1934’ten
sonra Balkanlardan gelen göçmenlerin büyük bir çoğunluğu Trakya’ya İskân
edilmiş geri kalan kısmı ise düzen dâhilinde Doğu Anadolu'ya
yerleştirilmişlerdir. Ancak Doğuya giden göçmenler coğrafi şartlardan ve uyum
sorunu yaşamalarından dolayı devlet yardımından vazgeçerek Batı illerine
gittikleri anlaşılmıştır. Şüphesiz Doğu illerinde İskân çalışmasının
nedenlerinden biri de bölgede çıkan isyanlardır. Ulus devlet inşası için
gerekli olan ortak kültür ve ortak amacı sağlamak 1934’deki İskân kanununda
belirtilmişti.
Kitlesel
göçün ilk yılı içerisinde gelen göçmenlerin çoğunlukla Trakya’ya iskânı ve
dolaysıyla bu mıntıkanın “artık göçmen
kabul edemeyecek” bir duruma gelmesi üzerine, 1936 yılından itibaren gelecek
göçmenlerin Ankara, Yozgat, Kayseri, Niğde, Adana, Konya ve İzmit’e iskânı
kararlaştırıldı. 1936 yılı ortalarında alınan ikinci bir karar ile de göçmen
iskân mıntıkalarının sayısı arttırılarak Tokat, Çorum, Bilecik, İçel, Aydın
Muğla, Isparta, Burdur, Manisa, Denizli, Antalya, Balıkesir, İzmir, Elaziz,
Van, Muş, Diyarbakır, Ağrı, Kars ve Sivas’a da göçmen sevk edilmesi
kararlaştırıldı. Nitekim bu karar gereğince 12 bin göçmenden 1.434’ü Tokat’a,
3.703’ü Kayseri’ye, 2.228’i Yozgat’a, 1.181’i Çorum’a2.452’si Konya’ya, 698’i
Niğde’ye ve 203’ü de Bilecik’e iskân edildi48. Geriye kalan yaklaşık 15 bin
göçmen ise bunların dışında kalan vilayetlere yerleştirildi.[73]
1937
yılında gelen 26 bin göçmenin önemli bir kısmı İzmir, Aydın, Manisa, Bursa ve
Bilecik gibi Batı Anadolu vilayetlerine iskân edilirken, geriye kalan küçük bir
kısmı da Niğde, Sivas, Amasya ve Diyarbakır’a yönlendirildi. 1938 yılında
Türkiye’ye giriş yapan 20 bin göçmen ise çoğunlukla Orta Anadolu’ya, Çorum,
Yozgat ve Niğde vilayetlerine yerleştirildi.[74]
Muhacirlere
Devlet bütçesinden yapılan yardımlara Halkın da katkısını temin etmek üzere bu
dönemde tüm ülke çapında yardım kampanyaları açıldı. Hatta bu yardım
kampanyalarına katlım teşvik için gazetelerde sıkça ilanlar yayımlandı. Nitekim
19 Kasım 1934’te Trakya’da Yeşilyurt
gazetesinde çıkan bu tür bir ilanda şu ifadelere yer verilmişti: “Dış ellerden anayurda muhacirlerimiz
gelmektedir. Bunlar Trakya’mızın geniş topraklarını işleyecek; bu kollar yurdu
zenginleştirecek, daha gönenletecektir. Bugün mini mini yavrularıyla, ihtiyar,
sakat annelerle, hatta bir kısım yardım isteyen bir dermansızlıkla aramıza
karışacak soydaşlarımıza, kardaşlarımıza karşı yardım elini uzatmak borcu
karşısındayız… Durmak yok, çalışmak, yardım için elden gelen ne varsa yapmak
var, bu, kardeşlik borcunun yapmağa bütün yurttaşlarımız› çağırıyoruz.” Bu
duygusal içerikli çağrıların karşılıksız kalmadığı ve özellikle de Tekirdağ,
Babaeski ve Çanakkale’de halkın göçmenlere nakdi ve ayni yardımlarda bulunduğu
tespit edilmektedir.[75]
Mübadillere
hazır baraka ve Huğ türü taşınabilir; yer aldığı bölgeye uygun konutlar
yapılması; yerleşik düzende ucuz ev yapılarak numune köyler kurulması; mübadele
sonucu boşalmış olan konut stokunun dağıtılması biçiminde üç şekilde barınma
olanağı yaratılmıştır.[76]
İskân
edilen göçmenlerin çoğu çiftçi olduğu için bunların üretici konuma getirilmesi
hususunda öncelikle toprak dağıtımının yapılması gerekiyordu. Nitekim bu konu
ile ilgili çalışmalar 1934 İskân Kanunu’na göre yapılmıştır. İskân Kanunu’na
göre menşei ve cinsi ne olursa olsun bütün “Millî”
topraklardan, mera, baltalık ve fundalık gibi ortak mal hüviyetindeki ihtiyaç
fazlası topraklardan, orman niteliğini kaybetmiş yerlerden ve hükümetçe
istimlak edilecek çiftliklerden göçmenlere ziraat için yer verilmesi
öngörülmüştü. Söz konusu arazilerin dağıtımında ise şu esaslara uyulacaktı: İki
nüfuslu ailelere verim düzeyi yüksek topraklardan 30-45, orta verimli
topraklardan 45-60 ve düşük verimli topraklardan da 60- 90 dekar tarım arazisi
verilecek;, ikiden fazla her nüfus için de sırasıyla 10- 15, 15-20 ve 20-30
dekar arasında bir ilave yapılacaktı. Yine göçmenlere bahçe olarak 6-15 dekar
arasında bir toprak verilecek, ikiden fazla her nüfus için de 2 dekarlık bir
artırım mümkün olacaktı.[77]
1934'te
hükümet İskân uygulanan kişilere Ziraat Bankası aracıyla zincirleme borçlanma usulüyle 2 yıl vadeli 1 milyon tutarında
tohumluk buğday dağıtmaya karar verdi. Ayrıca hükümet tarım aleti çift hayvanı
ve arı kovanı gibi çeşitli malzeme yardımında da bulunmuştur. 1930'dan sonra
Balkanlarda kitlesel göçün başlamasıyla Barınma sıkıntısı çekenlere geçici
olarak yerli halkın yanına yerleştirilmişlerdi. Bu durumun uzaması halinde hem
göçmenlere hem de yerlilere sıkıntı vermemesi için yeni yerleşim inşasına
başlanmıştı. Devlet desteği yerli göçmenlerin İmece usulü çalışma ile mesken
inşaatları başladı. Göçmen evleri genellikle eski yerleşim den ayrı, geniş
ağaçlı bir meydanı olan, Sağlık Ocağı ve caminin de bulunduğu köy şeklindeydi.
Köylerin dışında ise okul ve spor alanları bulunmaktaydı. Göçmenler devlet tarafından
verilen evlerin bedelini 28 yılda ödemekle yükümlü tutulmuşlardır.
Araştırmacı-Yazar
Yıldırım Ağanoğlu da, göçlerin Anadolu"nun Müslümanlaşmasında çok önemli
bir rol oynadığına işaret ediyor. Hatta "Mukabele-i Bil Nüfus"
düşüncesi 1914"te İttihat ve Terakki döneminde ortaya atılmıştı. Tarihte
ilk defa Anadolu"dan gayrimüslim nüfus göç ettirildi. 1923 mübadelesinin
temelleri bu yıl atıldı. Ağanoğlu bu konuda şunları söylüyor: "Anadolu"nun Türkleşmesinde ve
Müslümanlaşmasında göçlerin çok büyük bir rolü var. Çünkü ciddi miktarda
gayrimüslim nüfus var. Keza Kafkaslar"dan da Müslüman nüfus geliyor. Gerek
Cumhuriyet döneminde, gerekse Osmanlı döneminde göçmenlerde yüzde yüz Türk
ırkından olma şartı aranmıyor. Kendini Türk kabul eden, "Ben Türküm"
diyen herkes göç edebilir politikası güdülmüş. Türkiye Cumhuriyeti"ni
kuran nesillere baktığımızda devlet adamlarının, İstiklal Harbi"ni
gerçekleştiren generallerin, subayların yüzde 60"ının Rumeli kökenli
olduğunu görüyoruz. Anadolu"dan sonra gidecek bir yer kalmadı artık."[78]
Ağanoğlu,
1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi"ni de aynı bakış açısıyla
değerlendiriyor: "Olaya insani
açıdan bakıyorum, üzülüyorum. Ama siyasi açıdan baktığımda mübadelenin her iki
devlete de yararlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir nüfus istatistiğine göre,
Anadolu"daki 1914 nüfus dağılımı esas alınırsa, şu anki Türkiye"de 15
milyon civarında Rum ve Ermeni olacaktı. Yaşlı bir Rum mübadil diyor ki:
Atatürk ve Venizelos iyi yaptı. Yoksa Bosna Savaşı gibi bir yerden patlak
verirdi."
Bu
dönemde Türkiye’ye sadece Balkanlardan değil Suriye dolaylarından da göçmen
gelmiştir. I. Dünya Savaşında Türk askerinin Arap topraklarından çekilmesiyle
birlikte Irak ve Suriye’de yaşayan Türkmen aşiretleri Cumhuriyet döneminde
Türkiye’ye gelmek istemişlerdir.
Cumhuriyetin
ilanından önce, 12 Mayıs 1339/12 Mayıs 1923 tarihinde alınan bir karar gereği
Yunanistan dışındaki ülkelerden gelen muhacirlere izin verilmemiştir. Ancak bu
karardan 1925 yılı itibariyle vazgeçilmesiyle birlikte diğer ülkelerden gelen
ve iskânları yapılamayan muhacirlerin de iskân faaliyetlerine başlanmıştır.[79]
Şam,
Haleb, Trablusgarp, Trablusşam ve Bingazi gibi Arap şehirlerinden gelen
mültecilerin büyük bir kısmı ileri gelen Osmanlı devlet adamlarının ve
eşrafının aileleri olduğu anlaşılmaktadır. Bu süreçte gelen mülteciler
arasındaki zabit ve memur ailelerine mensup olanlar akrabalarının bulunduğu
yerlere yerleştirilirken, sivil ahaliden olan mülteciler ise istedikleri
vilâyet ve sancaklara sevk edilmişlerdir.[80]
Şam
bölgesi civarında yaşayan yaklaşık 240 haneli Karateke aşireti iskân yerlerini
devletin seçmesi şartını kabul ederek Anadolu'ya gelmek istemişler bu amaçla da
Dâhiliye Vekâletine başvuruda bulunmuşlardır. Bu ve buna benzer birçok iskânın
ve iskân talebinin; dönemin Bakanlar Kurulu kararnameleri ve bölge valilerinin
gönderdiği raporlar incelendiğinde 1927-1928 ve 1932-1934 yılları arasında
uygulandığı görülmüştür. Bu bağlamda elde edilen belgeler ışığında
Yörük-Türkmen teşekküllerinin iskân oldukları bölgeler; İçel, Adana- Aydın,
Isparta, Kütahya ve Bilecik- Çorum, Tokat, Ordu ve Civarı ile Kayseri, Niğde ve
Aksaray olmak üzere 4 kısımda incelemeye alınmıştır.[81]
1923’den
1997’e Türkiye’ye 1,6 milyondan fazla göçmen geldi. Büyük çoğunluğu soydaş olan
bu nüfus hızlı bir şekilde Türk vatandaşlığına kabul edildi. Soydaşların gelişi
ve azınlıkların gidişi nüfusun millileştirilmesini hızlandırdı.
İç
İskân
Belirli
sınırlar içerisinde siyasi sosyal ekonomik ya da doğal sebeplerden dolayı
yapılan yerleşme hareketine iç iskân denir.
Nüfusun
yurt genelinde dengeli dağılımının sağlanması ekonomik kaynaklardan herkesin yeterince
istifade etmesi, iskân mahallerinin korunması ve ortaya çıkan ihtiyaçlara göre
geliştirilmesi gibi devletlerin gücünü doğrudan etki eden toplumsal yapıya
ilişkin problemlerin ortaya çıkışını engelleyen veya mevcut problemlerin
çözümüne olanak tanıyan sistemlerin oluşturulması uygulanan iskân politikası
ile yakından ilgilidir.
Ülke nüfusunun dengelemek ya da bir amaca göre
şekillendirmek amacıyla iç iskâna başvurulabilir. Tarım arazilerinin üretime
açılması ve buraya yapılan çiftçi göçleri, baraj yapımlarıyla köylerin
taşınması planlı bir isyan hareketiyle mümkündür. Göçebe/göçerevli nüfusun
kontrol altına alınması yaşam biçimi, ekonomik faaliyet ve milli devlet
oluşumuyla yakından ilgilidir.
Osmanlı
Devletinin son dönemlerinde iç, dış güvenlik ve ekonomiye katkı sağlaması
amacıyla Konar/göçer Yörük/Türkmen gruplar ile göçer Kürt aşiretlerini
yerleştirmeye çalışmıştır. Ancak Yörük/Türkmen aşiretlerinin yerleştirilmesi,
Çukurova dışında istenilen sonuca ulaşamamış, Kürt aşiretlerinin Irak, İran ve Suriye’ye
sürekli girip çıkmalarından dolayı başarısız olmuştur.
Yeni
Türk devleti Osmanlıdan kalan en büyük sorunlardan biri olan iskânı yeniden ele
alarak düzenleme yapmaya gerek duymuştur. 1923’ten itibaren kanunlar ve
kararnamelerle sınırları belli olan Türkiye, iskânın şartlarını belirlemiştir.
1
Ağustos 1926 tarihli iskân muhtırasına göre, memleket dâhilindeki seyyar
aşiretlerle bütün göçebelerin, sıhhî durum sebebiyle nakilleri icap eden
köylülerin, dağlık ve ormanlık yerlerde ulaşım vasıtasından mahrum olan
köylülerin, münasip ve müsait yerlere iskânı yapılmıştır. Ayrıca, haneleri çok
dağınık olan bazı köylerin münasip merkezler etrafında toplanması,
casusluklarından şüphe edilen kişilerin hudutlardan uzaklaştırılması gibi
çalışmalar bu kanunun içeriklerindendir. Yine aynı kanuna göre, Türk
tabiiyetinde bulunan çingeneler münasip yerlerde iskân ettirilirken, yabancı
tabiiyetinde bulunan çingeneler hudut haricine çıkarılmıştır.[82]
Buna
göre göçebe Yörükler, çingeneler, sınırlardaki kaçakçı unsurlar ve casuslar,
iskânla ilgili metinlerde iskân edilip devlete bağlanması ve denetim altına alınması
gereken unsurlar olarak kabul edilmiştir.[83]
1926 tarihli iskân muhtırasına bağlı olarak yapılan iskân çalışmalarının
ardından, çeşitli eksiklikler göze çarpmıştır. Bu sebeple 3 Haziran 1933
tarihinde yeni bir çalışma daha yapılmıştır. Bu çalışmayla nüfusu yoğun olan
yerlerden, nüfusu az olan yerlere göçmek isteyenlere nakil ve iskân bakımından
kolaylıklar tanınmıştır 1926 ve 1933 senelerinde yapılan çalışmalara
dayanılarak, bu dönemde ülke içerisindeki halkın bir kısmının, yine ülke
dâhilindeki daha uygun yerlere nakilleri yapılmıştır.
İç
iskânın yapılmasıyla nüfusu dengede tutmak ve kayda alınmamış kişileri tespit
etmekte amaçlanmıştır. Bölgeler arasındaki sosyal-ekonomik farkları en aza
indirebilmek, bölgelerin geçim kaynaklarına göre nitelikli nüfus yaratmakta
hedeflenmiştir. Nüfusu yoğun olan yerlerin kırsal alanlara yönlendirilerek
ekonomiye katkı sağlayacak girişimler planlamaya çalışılmıştır.
İç
iskân ile ilgili olarak Şevket Aziz Kansu ilginç bir değerlendirme yapar: “Bugün Türkiye’nin nüfusunu artırmak için
alınan ve alınacak olan sıhhî, toplumsal ve iktisadî tedbirler yanında, diğer
bir tedbir de iç muhaceretler olabilir. Memleketimizin tabiat şartları
itibarıyla nüfus yoğunluğuna daha çok müsait yerlerde mevcut nüfusu daha fazla
yoğunlaştırmaya çalışmaktır. Bu artan nüfus kütlesinin fazlasını memleketin
nüfusu az mıntıkalarına bir plân içinde dağıtıp, yeni köyler kurmaktır”.[84]
Tekeli
bu yasayı “iskân” açısından
değerlendirdiği makalesinde, yasanın “iç iskân”
ve “dış iskân” ile ilgili hükümleri
ve uygulamaları hakkında bilgi vermektedir. Tekeli’ye göre de, iç iskânla
ilgili hükümler doğrudan Kürt isyanlarıyla ilişkilidir ve bu yasayla bir
taraftan aşiret reislerinin gücü kırılmak istenmiş; diğer taraftan konargöçer
aşiretler yerleştirilerek güvenlik tesis edilmek istenmiştir. Tekeli
makalesinde, Tek Parti dönemine ve bu dönemde hükümete verilen radikal
yetkilere dikkati çekmektedir. Tekeli, Tek Parti döneminde, 5027 hanede 25831
kişinin bu yasayla sürgün edildiğini ancak, çok partili döneme geçildikten
sonra 1947 yılında çıkarılan 5098 sayılı yasayla, bu uygulamanın durdurulduğunu
ve sürgün edilenlerin ağırlıklı bir çoğunluğunun geri döndüğünü belirtmektedir.[85]
1927
yılı nüfus sayımına göre Türkiye nüfusunun %80’i kırsal kesimde yaşarken
kırsaldaki nüfusun yarısına yakını göçebeydi. Bu sonuç göçebelerin en kısa
sürede yerleşmelerini sağlamayı zorunlu kılmıştır. Yerleştirirken göçebelerin
yaşadıkları yerlere yakın arazilere iskânı edilmeleri kısa sürede alışmaları
açısından önemliydi.
Göçebelere
yönelik iskân çalışmalarının başta gelenlerinden birisi Isparta’daki
aşiretlerin iskânıdır. 1925 tarihinde Isparta’da göçebe halde bulunan
aşiretleri, yerleşik duruma getirmek için, yine aynı vilâyet dâhilinde iskân
edilmişlerdir. Buna göre; 104 nüfustan oluşan Sarıkeçili aşiretinden 22 nüfus
Atabey nahiyesine, 42 nüfus Keçiborlu’ya, 40 nüfus da Uluborlu’ya iskân
edilmiştir. 548 nüfustan oluşan Saçıkaralı (Hayta) aşireti Uluborlu’da, Afşar
nahiyesinde, Atabey nahiyesinde, Keçiborlu, Yalvaç, Karaağaç kazalarında iskân
edilirken, 1.455 nüfustan oluşan Karakoyunlu aşireti Cebel nahiyesi, Karaağaç
kazası ve Uluborlu kazasında iskân edilmiştir. Bazı aşiretler ise göçebe
yaşamlarına kendileri son vermek istemiş ve bu amaçla hükümetten iskân
talebinde bulunmuşlardır. Mesela Samsun, Bafra, Sinop, Tokat ve Merzifon
havalisinde göçebe olarak yaşan Türk aşiretlerinden Aydınlı aşireti, 1926
senesinde Bafra’da iskânları için hükümetten izin istemiş ve 206 nüfustan
oluşan bu aşiretin iskânı aynı tarihte yapılmıştır.[86]
Memleket
içerisinde Türk, Kürt ve Arap olarak çeşitli aşiretler göçebe halde
dolaştıklarından, bunların gerçek nüfusları tam olarak belirlenememiştir.
Ancak, dağıtımı yapılanların miktarı 51.397 nüfuslu 44 Türk, 90.899 nüfuslu 48
Kürt ve 25.760 nüfuslu 6 Arap aşireti olmak üzere, toplamda 168.056 nüfuslu 98
aşiret vardı. Bunların bir an evvel memleket içerisinde, bilhassa boş olan
yerlerde iskânları hem memleketin, hem de kendilerinin menfaati gereği ise de,
hükümet on yıl içerisinde daha çok mübadil ve muhacir işleriyle meşgul
olduğundan, bu iş için önemli miktarda vakit ve para ayıramamıştır.
Aşiretlerden yalnız 5.544 nüfuslu 1.260 aile iskân olunabilmiştir. Bu ise
toplamın %3’üne tekabül etmekteydi. Bu aşiretler içerisinde Kürtleşmiş Türk
aşireti olan Halikanlı, Bayezit vilâyetinden Trakya ve Aydın’a nakil edilerek
oralarda serpiştirme suretiyle iskân edilmiştir. Bu aşiretlerden başka, 58
hanede 423 nüfuslu Bazıklı Kürt aşireti ile 38 hanede 189 nüfuslu Alametik Kürt
aşiretlerinin iskânları da yapılmıştır.16 Bu gruplar içerisinde ise sıhhî,
iktisadî, idarî ya da siyasî sebeplerle bir yerden diğer bir yere, 1.457 hanede
8.277 nüfus naklolunmuş ve göçebelerden 1.260 hanede 5.544 nüfus iskân
edilmiştir.[87]
Türkiye’nin
daha dışardan gelen muhacirleri tam olarak yerleştirememişken zorunlu olarak iç
iskâna başlaması özellikle devlet maliyesini zorlamıştır. Hali hazırda iç ve
iskânı bekleyen 1,5 milyon insan bulunmaktaydı. Dönemin ulaşım, haberleşme
teknolojisine bakılırsa iskân uygulaması zaman alan bir hususa dönüşmüştür.
Ülke
içerisinde dağınık vaziyette bulunan aşiretlerden bazıları mevcut çiftliklere,
bazıları mübadillerden kalan yerlere, bazıları da boş durumda bulunan arazilere
iskân edilmişlerdir. Bunlardan, İçel vilâyetinde bulunan ve kışı sahilde, yazı
da Konya’nın Karaman kazasında geçiren 27 hane Erdemli, 77 hane Yağda, Koyuncu
ve Çiriş, 73 hane Hacı Hasanlı aşiretine mensup aileler, hane inşaatının
masrafları kendilerince karşılanması şartıyla Erdemli de Yunan Andon isimli
şahıstan kalan yerlere ve Ziraat Bankası tarafından kullanılmakta olan 4469
dönümlük araziye iskânları kararlaştırılmıştır.
Yine
1925 senesinde mübadillerin iskânı Antalya’nın Korkuteli kazasının Köseler
köyünde yaptırılmış ve İçel vilâyetinin Mut kazasının, Sinanlı mıntıkasında ikamet
eden ve 250 haneden ibaret bulunan Karadöne aşiretinin yerleşik vaziyete
geçmeleri için Hamam sınırı, Sakız alanlı, Suçatı ve Ilıca köylerine
nakillerine 1932 senesinde karar verilmiştir. Aşiretler yerleştirilirken
arazinin durumuna göre bazı aşiretler bölünerek, aynı vilâyetin farklı
yerlerine iskân edilmişlerdir. Çorum’da göçebe vaziyette yaşayan ve 40 haneden
ibaret Yörikan aşireti mensuplarından bir kısmı, yine aynı vilâyetin Sungurlu
kazasındaki Saraca ve Karadere köylerine, diğer bir kısmı ise Çaşak ve Han
Huzlus köylerine iskânları yapılmıştır. Aynı şekilde Tokat vilâyetinin Pazar
nahiyesine bağlı Gerdikan ve Sarıtarla köylerinde Gaygel Türk aşireti ile
Bazıklı Kürt aşiretinin, Ceyhan’da Tekeli ve Horzun aşiretinin Kadirli de ise
Karatekeli aşiretinin iskânları yapılmıştır.[88]
Niğde
vilâyeti de, göçebe aşiretlerin iskân edildiği yerlerdendir. Bu vilâyette ilk
olarak, kışı Adana vilâyetinde ve yazı da Niğde vilâyetinde geçiren, Tekeli
aşiretine mensup 60 aileden oluşan göçebeler, 1931 baharında iskân edilmiştir.
Yine aynı tarihlerde, yani 1931 yılı Ağustosunda yazın Niğde yaylalarına çıkan
ve kışın da Adana’ya inen 150 aileden ve 1.200 nüfustan ibaret olan Aydın,
Karakeçili, Korzun ve Sarıkeçili aşiretlerine mensup göçebelerin, Niğde vilâyetinde
iskânları yapılmıştır.
Bunlar
içerisinde ise Aydın, Karakeçili, Korzun ve Sarıkeçili aşiretleri kendi
istekleri dâhilinde iskân edilmişlerdir. Niğde’nin yanında göçebe iskân edilen
bir diğer yer Aksaray’dır. Aksaray’daki ilk faaliyet, 150 nüfustan ibaret ve
koyunculukla meşgul Yörük aşiretinin, nakillerini kendileri yapmak şartıyla,
Aksaray’a bağlı Amarat (Yeni kent) köyünde 1932 senesinde iskânlarıdır. Daha
sonra bu Yörük aşireti, bu köyde nüfus yoğunluğunun fazla olması, dört köy
arazisinin bir arada olması ve bunun yanı sıra arazinin ancak yerli ahalinin
ihtiyacına yetebilmesi yüzünden, yerlerinin değiştirilmesi gerekmiştir. Bunun
üzerine, Amarat köyüne yerleştirilmelerine imkân bulunmayan bu aşiretin, bu
köye yakın, sahipsiz ve köy yapılmasına elverişli bulunan Künk mevkiinde
iskânları yapılmıştır.[89]
Bundan
başka, Yozgat da iskân yapılan yerlerdendir. Yozgat’ın Sorgun kazasının çeşitli
köylerinde göçebe suretiyle oturan Türk nüfusun, 51 hanede 279 kişi olarak,
Boğazlıyan Ermenilerinden kalan Çat köyüne nakil ve iskânları yapılmıştır. Yine
Artvin vilâyeti dâhilinde göçebe bir halde bulunan Hemşinli 89 ailenin,
göçebelikten kurtarılmaları için iç vilâyetlere iskânları 1933 tarihinde
yapılmıştır. Fakat bunların hangi vilâyetlere iskân edildikleri hakkında
elimizde bir bilgi mevcut değildir.[90]
1928
Haziran itibariyle Mut ilçesinin Sinanlı bölgesinde yaşayan 250 hanelik
Karadöne aşiretinin de yine hane inşaatı masrafı kendilerinden karşılanması
şartı ile Sinanlı civarındaki Hamam Sınırı ile Sakız alanlı, Suçatı ve Ilıca
köylerine iskânları kararlaştırılmıştır. Gönüllülük esasına göre yapılan
iskânın yansıra bulundukları bölgede etrafa zarar veren aşiretlerde başka
yerlere iskân edilmişlerdir.
Bu
sebeple Gülnar kazasına bağlı Bozcaağaç köyünün Tuzlu ve Papazdere bölgesinde
kerestecilik yapan 10 hanelik Tahtacı aşireti ormanları tahrip ettikleri
gerekçesiyle Bozcaağaç köyünün Yenice Mahallesine iskân edilmiştir.
Bölgede
Yörük aşiretlerinin yaşadığı bir diğer bölge de Adana havalisidir. Burada
aşiretlerin genelde iskân kanunu gereğince belirli yerlere yerleştirildikleri
anlaşılmaktadır. 19. yy’ da Osmanlı Devleti Çukurova’daki aşiretleri
yerleştirmek için büyük çaba harcamış ve kısmende başarılı olmuştur. Ancak; I.
Dünya Savaşı ve arkasından Kurtuluş Savaşı yıllarında aşiretlerin bir kısmı eski
düzenlerine tekrar dönmüştür. Bu nedenle Cumhuriyetin ilk yıllarında
Çukurova’nın tekrar gözden geçirilmesi gerekti.
1934
yılı Mayıs ayında yapıldığı belirlenen iskân faaliyetlerine göre; Ceyhan’ın
Kömürdülü civarında kışlayan 179 hanede 988 nüfusa sahip Tekeli ve Harzun
aşiretleri Kömürderesi, Uzunpınarı ve Kumtepe mevkilerine iskân edilmişlerdir. Yine
aynı gerekçelerle Kadirli kazasına bağlı Tozlu köyü civarında kışlamakta olan
Karatekeli aşiretine mensup 62 hanede 280 kişi yine bu köyde iskân edilmiş ve
bunlara köy civarında bulunan 2750 dönüm arazi de tahsisi edilmiştir.[91]
Aşiretlerin
iskânı konusunda vilayetlere gönderilen emirlerde aşiretlerin durumu, nüfusunu
ve yerleştirilebilecek alanların tespiti konusunda valilerden raporlar
istenmiştir. Bu raporlar doğrultusunda toprak dağıtımı yapılarak yerleşmeleri
sağlanmıştır. Ayrıca Konar/göçer aşiretlerin nüfus kayıtlarının tutulması, hane
sayılarının belirtilmesi istenmiştir.
Isparta
valisi, bölgede Karakoyunlu, Akkeçili, Sarıkeçili ve Honamlı aşiretlerinin
Eğirdir ve Şarki karaağaç mevkilerine kadar yaylak olarak geldiklerini
belirtmiştir. İskân mıntıkası olarak bu aşiretlerin Uluborlu’nun Büyükkabaca
köyü civarında hazineye ait olan 400 dönüm ve Eğirdir’in cebel nahiyesinin
Karabağlı ve Zengi yaylasındaki 2000 dönüm araziye her bir aşirete 100’er dönüm
arazi verilerek şekilde iskânlarının mümkün olduğu bildirilmiştir. Ayrıca bu
iskân uygulamasının yanı sıra yeterli arazi hazırlanabilir ise Karakoyunlu ve
Sarıkeçili aşiretlerinden 110 kişinin vilayet dâhilinde iskân olunabileceği
bildirilmiştir.[92]
Kütahya
valiliği de Tavşanlı kazasında Cami-i kebir, Hacı Ayas bölgeleriyle Adil İslam,
Demirli, Hamidabad ve Küçükdemirli köylerinde KaraKeçili ve Kızılkeçili aşiretlerinden
277 nüfustan oluşan aşiretlerin bulunduğunu rapor etmiştir. Ancak bu
aşiretlerin sahip oldukları küçükbaş hayvan adedinin çok olması dolayısıyla
belirli bölgeye iskânlarının zor olacağı çünkü bu nüfusun iskânı için yeterli
arazinin olmadığı raporda bildirilmiştir. Kütahya ilinde bunun yanında Uşak
kazasının Uluğbey nahiyesindeki Hanyeri, Selendi, Süleymanlı, Bekimiş, Geran,
Akramaz ve Kadrancık köyleriyle kazanın Hamidiye ve Karaağaç mahallerinde 8000
civarında aşiret bulunduğu, bunların kışın Murat dağında yazında Alaşehir ile
Salihli civarında olduğu belirtilmiştir. Bu aşiret nüfusunu hepsinin Uluğbey
nahiyesinde iskân olunamayacağı, bu nüfusun 4000 kişisinin kaza dâhilinde
kalanının da Alaşehir ile Salihli de iskân olunabileceği bildirilmiştir.[93]
Dâhiliye
Vekâlet’inin(İçişleri Bakanlığı) talep ettiği rapor gereğince Aydın ilinin
ilçelerinde yaşayan aşiretler ile ilgili ayrıntılı bir rapor gönderilmiştir. Bu
rapora göre Aydın ilinin merkezinde iskâna uygun arazi olmadığı ancak Kırkhan
nahiyesinin Teke köyünde teke çiftliği olarak da bilinen Ermenilerden metruk
2500 dönüm arazinin iskân için uygun bulunduğu bildirilmiştir.
Ayrıca
Çine kazasında bulunan 161 hanenin 24 hanesinin Tahtacı aşiretine mensup olduğu
bunlardan 6 hanesinin merkez, 18 hanesin de Akçaova nahiyesinde bulunduğu ve bu
aşiret mensuplarının kendilerinin yaptığı hanelerde yaşadıkları bildirilmiştir.
Uygun olmayan koşullarda yaşayan bu Tahtacı aşireti için Mardan dağı
eteklerinde Karaköy adıyla bilinen mıntıkada 50-60 hanelik bir köyün yapılabileceği
ifade edilmiştir. Valilikten alınan aynı rapora göre; Bozdoğan kazasında
yeterli arazi olmamasına karşın Yeni Pazar nahiyesinde Karaçalı aşiretine
mensup 106 hanede 260, Efendi yaylasında 74 hanede 320 nüfus ve merkez
mahallerde devamlı ikamet etmekte olan Tahtacı aşiretlerinin bulunduğu ve
bunların mıntıkalarındaki köylerin iskânlarına müsait olduğu bildirilmiştir.
Karacasu kazasında ise kışları bu kazaya gelen Dinar, Afyon ve Çal’da kayıtlı
20 çadır Gebenler aşiretinin, Çal ve Dinar kazalarında kayıtlı Hacı Kebirali
aşiretinin bölgede iskânlarının yapılabileceği bildirilmiştir. Aydın
valiliğinin hazırladı aynı raporda vilayete bağlı Söke kazasında bulunan 384
çadır aşiretin 121 çadırının Söke de bulunduğu 252 çadırın da çevre mahallerden
geldiğine dikkat çekmiştir. Söke deki aşiretin 20 çadırı Bozdoğan nahiyesinin
Tuzburgazı köyünde, 21 çadırının Atburgazı köyünde, 80 çadırının Akköy
nahiyesinde iskânlarının yapılabileceği belirtilmiştir. Arazi şartlarının
verimli ve yaşam şartlarının uygunluğundan dolayı Akköy, Doğanbey ve
Yenihisar’ın iskân için elverişli olduğu da bildirilmiştir.[94]
1934’te
Resmi Gazetede yayınlanan İskân kanununa göre; Türkiye içinde toprağı dar veya azmaklık, bataklık, ormanlık, dağlık ve
taşlık olan yerlerde bulunan ve geçim vasıtasından mahrum olan köyleri, gerek
meskûn gerek göçebe bulunsun üç numaralı mıntıkalar halkını yaşayış ve sıhhat
şartları elverişli olan yerlere nakletmeğe; evleri dağınık köyleri daha uygun
merkezlerde toplamağa; huğları, obaları ve komları köyler içine kaldırmağa ve
yenilerinin yapılmasını yasak "etmeğe Dâhiliye Vekil i salahiyetlidir.
Madde 9 — Türkiye tabiiyetinde bulunan
gezginci çingeneleri ve Türk kültürüne bağlı olmıyan göçebeleri, toplu olmamak
üzere kasabalara ve serpiştirme suretile Türk kültürlü köylere dağıtıp
yerleştirmeğe; casuslukları sezilenleri sınır boylarından' uzaklaştırmağa ve
ecnebi tebaası gezginci çingeneleri ve Türk kültürüne bağlı olmıyan göçebeleri
millî sınırlar dışına çıkarmağa Dâhiliye Vekili salahiyetlidir.
Madde 10 —
A:
Kanun aşirete hükmî şahsiyet tanımaz. Bu hususta her hangi bir hüküm, vesika ve
ilâma müstenit de olsa tanınmış haklar kaldırılmıştır. Aşiret reisliği,
beyliği, ağalığı ve şeyhliği ve bunların her hangi bir vesikaya veya görgü ve
göreneğe müstenit her türlü teşkilât ve taazzuvları kaldırılmıştır.
B:
Bu kanunun neşrinden önce her hangi bir hüküm veya vesika ile veya örf ve
adetle aşiretlerin şahsiyetlerine veya onlara izafetle Reis, Bey, Ağa ve
şeyhlerine ait olarak tanınmış, kayitli, kayitsiz, bütün gayrimenkuller Devlete
geçer. Bu kanun hükümlerine ve Devletçe tutulan usullere göre bu gayrimenkuller
muhacirlere, mültecilere, göçebelere, naklolunanlara, topraksız veya az
topraklı yerli çiftçilere dağıtılıp tapuya bağlanır. B u gayrimenkullerin
aidiyeti tapu sicillerindeki kayitlere göre tesbit olunur. Tapu sicillerinde
aidiyete dair bir kayit yoksa veyahut kayitler yalnız şahıslar namına olupta halk
arasında bunların aşirete ait olduğu şayi bulunuyor ve. aşiret fertleri de bu
gayrimenkullerden başkasına sahip bulunmıyorlarsa aidiyet, tahkikat üzerine, o
yerin İdare heyeti kararile hallolunur; İdare heyetlerinin valilerce tasdik
edilen bu kararı kafidir.
C:
Bu Kanunun neşrinden önce aşiretlere reislik, beylik, ağahk, şeyhlik yapmış
olanları ve yapmak istiyenleri ve sınırlar boyunda oturmasında emniyet ve
asayiş bakımından mahzur bulunanları, ailelerile birlikte, münasip yerlere
naklettirip yerleştirmeğe İcra Vekilleri Heyeti kararile, Dâhiliye Vekili
salahiyetlidir. Ç: Türk tebaasından olupta Türk kültürüne bağlı bulunmıyan
aşiretler fertlerinin dağınık olarak 2 numaralı mıntakalara, Türk tabiiyetli ve
Türk kültürlü göçebe aşiretler fertlerini sıhhat ve yaşama şartları elverişli
yerlere nakledip yerleştirmeğe; Türk tebaası olmıyan ve Türk kültürüne bağlı
bulunmıyan gö çebe aşiretler fertlerini icaba göre Türkiye dışarısına
çıkarmağa Dâhiliye Vekil i salahiyetlidir.
Madde 11 —
A:
Ana dili Türkçe olmıyanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve
sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir
işi veya bir sanati kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri pasaktır.
B:
Türk kültürüne bağlı olmıyanlar veya Türk kültürüne bağlı olupta Türkçeden
başka dil konuşanlar hakkında harsî, askerî, siyasî, içtimaî ve inzibatî
sebeplerle, İcra Vekilleri He yeti kararile, Dahiliye Vekil i lüzumlu görülen
tedbirleri almağa mecburdur. Toptan olmamak şartile başka yerlere nakil ve
vatandaşlıktan iskat etmek de bu tedbirler içindedir.
C:
Kasabalarda ve şehirlerde yerleşen ecnebilerin tutarı belediye sınırı içindeki
bütün nüfus tutarının yüzde onunu geçemez ve ayrı mahalle kuramazlar.[95]
1071
Malazgirt ve 1243 Kösedağ Savaşlarıyla Anadolu’nun Türkleşmesinden bu yana
Yörük-Türkmen aşiretlerinin yoğun olduğu bölgelerden olan Kayseri ve çevresinde
de cumhuriyet döneminde iskân faaliyetlerinde bulunulmuştur.
1926
yılında yapılan yasal düzenlemelerle Kayseri’ de tehcir sonrası Ermenilerden
kalan emval-i metruka aşiretler iskân olmuştur. Ancak mütareke sonrası bazı
Ermeni ailelerin geri gelmesi üzerine buraya iskân edilmiş olan Aydınlı
aşiretinin 162 nüfuslu 40 hanesi Taşhan köyünde, 266 nüfuslu 52 hanesi Söğütlü
ve Tomarza köylerine hanelerinin yapılması şartıyla iskân olmak için
başvurmuştur. Daha önce burada hane inşası usulüyle iskân olunmuş olan
aşiretlerden 114 nüfuslu 13 hane de arazi talep etmiştir. Develi kazasının
Taşhan köyüne iskân olunmuş olan Aydınlı aşiretine bağlı 13 hanenin yanısıra bu
aşirete bağlı 40 hane de kışlak olarak Adana taraflarına gittiklerinden ve
hayvanlarının çokluğundan dolayı bu bölgede iskân olunmak ve arazi almak
istemişlerdir. Valiliğin verdiği raporda bölgede 100 dönümlük arazinin
bulunduğu, hayvanları olanlar için koyun ve kışlağı kurulan yerlerde 11 hanelik
Horzumlu aşiretinin var olduğu ve bunların da Söğüt civarında kışlak ve yaylak
göçü yaşadıklarını ve geçimlerini temin ettiklerini bildirmiştir.[96]
Söğüt
civarında aşiretlerden 41 hane, Çomaklı köyünde 13 hane nüfus da evlerini
kendilerinin yapması suretiyle valilikten arazi istemişlerdir. Aydınlı
aşiretinden bir kısmı da İncesu kazasında olup bunların ileri gelenleri Niğde Vilayetinin
Suluca nahiyesine iskân olunabileceklerine dair talepleri yine valilik
tarafından uygun bulunmuştur. Ayrıca hazırlana raporda Develi kazasının
köylerinde bulunan 35 hanenin bölgede bulunan 94 hane aşiretin iskânı için
değerlendirilebileceği belirtilmiştir. Bunun yanısıra buradaki aşiretler için
Adana’nın Saimbeyli kazasında Ermenilerden metruk emvalin de kullanılması
Dâhiliye Vekâleti yoluyla Adana Valiliği’ne bildirilmiştir.[97]
Maraş
Valiliği’nden gelen rapora göre de vilayet dâhilindeki aşiretler hakkında bilgi
verilmiştir. Buna göre Pazarcık kazasında 4990 nüfuslu Sinanlı, 4501 nüfuslu
Alaçalı ve 3620 nüfuslu Keçeli aşiretine mensup nüfus çadırlarda yaşamaktadır.
Elbistan kazasında da 5646 nüfuslu Sinanlı, 1667 nüfuslu Alaçalı ve 1176 nüfusa
tekabül eden diğer aşiretler bulunmakta bunlar da hayatlarını çadırlarda
geçirmektedir. Göksun kazasında ise 7640 nüfuslu konarlı aşireti ile yaklaşık
5000 nüfuslu Aydınlı aşireti bulunmaktadır. 1932 yılından itibaren Maraş
vilayetinde aşiretlerin kendi istekleriyle yaylaklarına iskân talepleri olumlu
karşılanmıştır. 1926 yılında düzenlenen iskân kanunu gereğince Maraş, Adana,
Niğde ve Aksaray bölgelerinde konargöçer hayat yaşayan Türk aşiretlerin
istedikleri yerlerde uygun metruk bulunduğu halde iskânlarına yardım edilmesi
kararı alınmıştır. Bu yasa gereğince Aydınlı aşireti Haziran ayından Eylül
sonuna kadar Göksun, Elbistan, Saimbeyli, Aziziye Pozantı kazalarının belirli
bölgelerinde yaşamaktayken konarlı aşireti yazın Göksun ve Andırın’ın belirli
bölgelerine yerleşmiş Çukurova da bazı köylerde kamıştan evler yaparak ikamet
etmiş bunlara buralarda 150 dönüm arazi verilmiştir. Aydınlı aşireti ise
hayvanlarından kazandıkları kazanç kendilerine yettiğinden belirli bir yere
iskân niyetleri çok az olmuştur.[98]
Niğde
ve civarının Yörüklerin yaylak kışlak yolu üzerinde olması burada iskân
mevzusunun daha sık yaşanmasına sebep olmuştur. Belgelere göre Adana
havalisinden ilkbaharda merkeze bağlı Üçkapılı yaylasına gelen 1200 nüfusa sahip
olan Aydınlı, Karakeçili, Horzun ve Sarıkeçili aşiretleri ile 500 çadıra yakın
Tekeli aşireti yaylak kışlak göçü sürecinde Niğde Vilayetinde bulunmaktadırlar.
Tekeli aşiretinin Çadırkaya köyü civarında 8-10 hane civarında oturdukları
ancak iskânları için yeterli miktarda Ermeni metruku olmadığından Çadır kaya ve
Eğriköy köylerinden Üçkapılı yaylasına kadar gelen bu aşiretin Rumlardan kalan
metruka iskânına karar verilmiştir. Yine 1932 yılında Aksaray vilayeti
civarında dolaşmakta olan 150 nüfustan ibaret ve koyunculukla uğraşan Yörük
aşiretinin Amarat köyüne iskânına karar verilmiş, ancak köy nüfusunun kalabalık
olması, 4 köy arazisinin bir arada bulunmasından sıkıntı yaşandığı bu
gerekçelerle bu köye yakın bir arazi olan Künk mevkiinde köy inşasına karar
verilmiştir.[99]
Bu
iskân bölgelerinin haricinde Anadolu’nun farklı yerlerinde de Yörüklerin iskânı
uygulamaları görülmüştür. Mesela Tokat vilayetinde Pazar nahiyesine bağlı
mübadil Rumların boşalttığı Gerdikan ve Sarıtarla köylerine 50 haneden oluşan
205 nüfuslu Geygel Yörük aşireti iskân olunmuş, Çorum’da da 40 haneden ibaret
olan Yörük aşiretinin 4 çadırı Sungurlu kazasının Saraca ve Karadere köylerine
diğerleri de Çorum’un Çaşak ve Han Huzlus köylerine hanelerini kendilerinin
yapmaları şartıyla iskân olunmuşlardır. Bundan başka, Yozgat’ın Sorgun kazasının
çeşitli köylerinde göçebe suretiyle oturan ve Türk olan 51 ailede 279 nüfusun
Boğazlıyan Ermenilerinden kalan Çat köyüne nakil ve iskânları yapılmıştır. Yine
Artvin vilâyeti dâhilinde göçebe bir halde bulunan Hemşinli 89 ailenin
göçebelikten kurtarılmaları için iç vilâyetlere iskânları 1933 tarihinde kabul
edilmiştir. Fakat bunların hangi vilâyetlere iskân edildikleri hakkında
elimizde bir bilgi mevcut değildir.[100]
Gasp,
eşkıyalık, casusluk, ayaklanma gibi ülke güvenliğini tehdit edici sorunlar
görülünce, ülke içerisindeki bazı ailelerin yerleri geçici olarak
değiştirilmiştir. Bu tür uygulamalar, bazen yağma, kaçakçılık ve eşkıyalık
sebeplerinden yapılırken, bazen de ülkenin iç güvenliğini tehdit eden unsurlar
ortaya çıktığında huzuru temin etmek amacıyla yapılmıştır.
Mesela
1924 senesinde Arnavutluk’tan geldikten sonra, iskân edilmiş oldukları
Anadolu’nun iç kısımlarından İzmir’e kendiliklerinden gelerek, emvâl-i
metrûkeyi işgal eden Bornova ve Buca’da birçok Arnavut vardı. İmâr Kanunu’nun
3. maddesi gereğince, hükümet bunları dilediği yere nakil ve iskâna yetkiliydi.
Bu sebeple, Bornova ve Buca’daki Arnavutların mütecaviz, şüpheli kısmından otuz
hanenin Niğde’ye, on beş hanenin de Isparta’ya sevkine karar verilmiştir. Yine
Iğdır civarında gasp ve eşkıyalık suretiyle halkı rahatsız eden 7.000 nüfustan
oluşan Celali aşiretinin, 1923 yılında alınan Bakanlar Kurulu Kararı ile
sınırdan uzak uygun bir yerde iskân edilmesine karar verilmiştir.[101]
1937
yılında casusluk yaptıkları kendi itiraflarıyla sabit olan ve kaçak eşya
getirirken hudut devriyeleri tarafından yakalanan, Şavşet kazasının Taşköprü
köyünden bazı ailelerin, Niğde iline nakledilmeleri kararlaştırılmıştı. Yine
Çorum ve Yozgat vilâyetleri hududu üzerinde bulunan Aygar dağının sarp ve
yolsuz mıntıkalarında, yaptıkları obalarda oturan ve 4.875 hayvana sahip 440
nüfus, uygun yerlere iskân edilmiştir. Bundan bir yıl sonra, yani 1933
senesinde Yozgat vilâyeti içerisinde 271’i nüfusa kayıtlı olmayan, 1.131’i
başka yerlerde kayıtlı ve 70 adedi de yerli olan 1.472 nüfus, emniyet ve asayiş
sebebiyle Danlı ve Aygar dağları üzerinden ve eteklerinden kaldırılarak,
dağınık şekilde iskân edilmişlerdir. Aslında dağınık köyleri toplamak işiyle
pek meşgul olunmamıştır. Yalnız emniyet ve asayiş açısından önemli rol oynayan
oba, huğ ve komların köyler içine alınması hakkında tedbirler alınmış ve Aygar
ve Danlı dağları üzerindeki nüfusun, münasip oba köylerine yerleştirilmesi
kararlaştırılmıştır.[102]
Yerli
olan bu tür nüfusun iskânının yanında, memleket içindeki bazı Ermenilerin de yerleri
değiştirilmiştir. Mesela Kayseri vilâyetinin Gesi nahiyesine bağlı Efkere
köyünde oturan Ermenilerin, yine güvenlik nedeniyle, askeri tesisat ve
garnizonların bulunduğu yerlerden uzak bir yere nakilleri; Genelkurmay
Başkanlığının muvafakati ile Dâhiliye Vekâlet’inin teklifi üzerine 1938 yılında
kabul edilmiştir. Bunlardan başka, memleket içerisinde çingene adı altında pek
çok insan vardı. Bunların nüfusları da tam olarak tespit edilememişti. Emniyet
ve asayiş işinde çok mühim rol oynayan çingeneler ile çeşitli şekillerde meşgul
olunmuş ve zaman zaman çok sıkı tedbirler alınmıştır. Hatta bunlar hemen her
tarafta nüfusa kaydettirilmiş ve oturmaya zorlanmışlarsa da, yine müsait zemin
ve zaman bularak göçebeliğe dönmüşlerdir. Fakat asayişi bozma yönündeki faaliyetleri
azalmıştır. Ülke içerisindeki çeşitli karışıklıkları bu şekilde önleme gayreti
içerisinde olan hükümet, bir yandan da dışarıdan Türkiye’ye gelmiş bulunan
mültecilerin yerlerini çeşitli sebeplerle değiştirmek veya sınırlandırmak
zorunda kalmıştır.[103]
1097
sayılı kanun gereğince, batıya gönderilecek kişilerden yardıma muhtaç olanların
nakli ve iaşe masraflarının hükümet tarafından verilmesi, bunların ikamet
ettirilecekleri yerlerde iskân ve borçlanma kanunlarına uygun olarak, âdîyen
iskân işlemine tâbi tutulmaları ve doğuda terk ettikleri emlâk ve araziye
karşılık, batıda mal ve arazi verilmesi suretiyle refahlarının sağlanması
hedeflenmiştir. Bunun ardından, Beyazıt vilâyetinden 1.400 kişi ve ayrıca bu
bölgedeki mahkûmlar, batıya gönderilmişlerdir. İsyanın elebaşlarının tespit
edilmesinden sonra, onların bölgeden uzaklaştırılmasıyla yetinilmemiş, ayrıca
burada toprakla ilgili bir reform yapılarak, buradaki topraksız halka toprak
verilmesi plânlanmıştır. Şeyh Sait İsyanında olduğu gibi, Dersim vilâyetinde de
isyanlar neticesinde bazı kimseler batı vilâyetlerine gönderilmiştir. Bu
nakillerin en çok yapıldığı sahalar ise Balıkesir, Aydın, Tekirdağ, Edirne ve
Kırklareli gibi vilâyetler olmuştur. Bu nakiller yapılırken, ailelerin bu
isyanla ilgisinin olup olmadığı mutlak surette göz önüne alınmış ve isyanla
ilgisi olan aileler, buradan göç ettirilmişlerdir.[104]
1920
yılının sonlarına doğru Erzincan’a bağlı Mitni köyüne gelerek hazineye ait
araziye yerleşen 377 nüfuslu Alamelikli aşireti, güvenlik sebebiyle Giresun
vilâyetindeki köylere iskân edilirken, Kars vilâyetinin ilçelerinde oturan 268
nüfuslu Hamşioğulları, 1936 yılında Isparta, Denizli, Aydın, Muğla, Manisa,
Balıkesir, Bolu ve Afyon vilâyetlerine yerleştirilmişlerdir.
Ancak
bu ailenin tamamen ziraat ve hayvancılıkla meşgul bulunması nedeniyle, bunların
vilâyet merkezlerinde yerleştirilmesi uygun bulunmamıştır. Göç ettirilen
ailelerin bir an evvel üretici duruma geçmeleri ve herhangi bir sebeple perişan
duruma düşmemeleri, hükümetin çok önem verdiği bir husus olmuştur. Nitekim Şark
İstiklal Mahkemesi kararıyla iskân yerleri değiştirilmekte olan, Koçuşağı
aşiretine mensup 83 kadın ve çocuktan oluşan kafilenin, Malatya’da sefil ve
perişan bir halde kaldıkları anlaşıldığından, Kayseri’ye kadar sevk ve yiyecek
içecekleri için gerekli 500 liranın verilmesi kararlaştırılmıştı.[105]
Bu
dönemde uygulanan bir diğer iç iskân şekil ise, sıhhî ve geçim sebebiyle
yapılan iskânlardır. Bu sebeplerle yapılan nakiller, meydana gelen olaylar ve
müracaatlara göre yapılmıştır. Buna dayanarak yapılan nakillerin en önemlisi,
su baskınları ve heyelanlar sebebiyle Of ve Sürmene kazalarından, Maçka ve
Bayburt kazalarına yapılan nakillerdir. Of ve Sürmene felâketzedelerinden 568
hanede 2.766 aile Maçka’ya, 1929 senesinde iskân edilmişlerdir. Bu aileler,
başlangıçta Bayburt’a iskân edilmek istenmiş, ancak buraya daha evvel 1.300
hanede 7.389 nüfus iskân edildiği için, burada yerleşime uygun hane kalmamıştı.
Hatta bu yoğunluk yüzünden, buradaki bazı ailelerin dahi Maçka’ya iskân
edilmesi düşünülmüştü. Aynı şekilde, I.Dünya Savaşı’nda evleri yanmış ve
yıkılmış olan Torul kazasının Köstere ve Silve köyü halkından 150 nüfus,
Maçka’daki Yanakandos köyüne iskân edilmişler, ancak bu tarihte bir karar
alınmadığından bu kişilerin iskânı 1934 senesinde gerçekleştirilmiştir. Of
felâketzedelerinden, 1930 yılındaki kayma ve sellerde evleri yıkılarak geçici
olarak Erzurum’a bağlı Tercan kazasının Pülk köyünde yerleştirilen 177 nüfus,
1935 yılında buraya kalıcı olarak iskân edilmişlerdir. Bu şekilde, çeşitli
felâketlerle su baskını ve heyelanlarla yerleri değiştirilen ailelerden başka,
yangın sebebiyle de iskânlar yapılmıştır.[106]
Bilecik’in
Söğüt kazasına bağlı Sıraca köyünde, evleri yanarak açıkta kalan 180 nüfus,
Söğüt kazası merkezine iskân edilmişlerdi. Bunun yanı sıra bu dönemde yapılan
iç iskânların çoğunluğunu, arazilerin yetersiz olması, ya da verimsiz
olmasından dolayı yapılan iskânlar teşkil eder. Bu tür uygulamaları ise,
ülkenin her bölgesinde görmek mümkündür. Ancak bu tür uygulamalar çoğunlukla İç
Anadolu, Doğu Anadolu ile Karadeniz vilâyetlerinde yoğunluk kazanmıştır. Mesela
Avanos kazasının Kozaklı köyünde 54 ailede 299 nüfus, geçim sıkıntısı sebebiyle
Boğazlıyan kazasının Çat köyüne nakledilmişlerdir. Yine aynı şekilde,
geçimlerini çiftçilikle temin eden Zara kazasına bağlı Ütük karyesi halkı,
arazisinin darlığı sebebiyle borçlandırma suretiyle Rumlardan kalma Kızık
karyesine nakilleri, 1930 tarihinde İcra Vekilleri Heyeti kararıyla kabul
olunmuştu.[107]
Karadeniz
Bölgesi’nde ise Artvin, Trabzon, Çorum ve Gümüşhane gibi vilâyetlerde bu tür
uygulamalara rastlanır. Artvin vilâyetinin Şavşat kazasına bağlı Çağlayan, Oba,
Dutlu, Tepebaşı, Demirci, Meydancık, Balıklı ve Çukur köylerinden 150 nüfus,
arazisinin kayalık ve geçim sıkıntısı çekmelerine sebep olduğundan, hükümetten
yardım talebinde bulunmuşlardı. Bunun üzerine, evlerini kendileri yapmak
şartıyla Ardanuç nahiyesine iskân edilmeleri uygun görülmüştü. Yine Çorum
vilâyetinin Alaca kazasının Beşiktepe köyüne iskân edilmiş olan Rusya
mültecileri, burada su bulunmaması ve civar yerlerden de su getirme imkânının
yokluğu sebebiyle, Tokat vilâyetinin Erbaa kazasına bağlı Kırkharman köyüne
iskân edilmişlerdi.[108]
Bu
vilâyetlerle birlikte Of, Sürmene ve Trabzon, yerleşim alanı olarak sıkıntı
yaşanan yerlerdendir. Nitekim Trabzon ve Çoruh’ta toprakların azlığı yüzünden
2.692 evde 9.836 kişi, toprağı bol ve verimli olan Van Gölü civarına azar azar
gönderilip iskân edilmişlerdir. Aynı şekilde, Sürmene’nin Küçük Vizera köyünden
60, Büyük Zimla köyünden 45, Zavzaka köyünde 7 ve Humurga köyünde 12 nüfus
olmak üzere toplamda 124 nüfus halk, topraklarının olmaması sebebiyle geçim
sıkıntısı çekmişlerdir. Bu sebeple, 124 nüfus Erzurum’a bağlı Tercan kazasına,
1935 senesinde iskân edilmişlerdir. Gümüşhane vilâyetinde ise, Zimon ve Boğalı
köyünden 43 nüfus Tercan’a iskân olunurken, yine aynı vilâyetin Perek köyünden
21 nüfus, Tercan’a yerleştirilmiştir.[109]
Dönemin
Başbakanı İsmet İnönü, Muş, Bitlis ve Tatvan dolaylarına gezisi sırasında Trabzon’un
Sürmene ilçesinden getirilerek bölgeye yerleştirilen Sürmeneliler ile ilgili
olarak şunları söylemiştir: “Tatvan’da
Sürmene’den getirilen muhacirleri ve onların evlerini gördüm. İlk görüşte
insana iyi tesir yapan bu muhacir köyü şikâyetlerle doludur. Evlerin dışına
konan kiremitler karı tutmuyor. Taban toprak, pencereler muhafazasız ve
Sürmeneliler[in] mühim kısmı sanatkâr oldukları için geçimlerinden
mustariptirler. Karadeniz’in bu nüfusunu geçindirmeyen kalabalık mıntıkasına
bir nefes ve geçim yeri olarak düşündüğümüz Van Gölü kenarından ilk
yerleştirdiğimiz Sürmeneliler memnun olamazlarsa bütün düşünce akamete
uğrayacaktır (neticesiz kalacaktır).”[110]
Karadeniz
ve İç Anadolu Bölgelerinin yanında Doğu Anadolu’da, özellikle Kars ve Ardahan
civarında arazi darlığı ve olumsuz iklim şartları nedenleriyle, iç iskân
çalışmalarını olmuştur. İskân hareketi Kıyı bölgelerden iç kesimlere olduğu
gibi Doğu‘dan Karadeniz bölgesine de olmuştur. Örneğin Doğudan gelerek
Samsun’a yerleşen göçmenler sert iklim koşullarından ve verimsiz topraktan
şikâyet etmekteydiler. Öteden beri tütüncülükle uğraştıklarını söyleyen
göçmenler, doğudaki olumsuz koşullar yüzünden tütün ekemediklerini, “sefil
ve çaresiz” bir halde kaldıklarını dile getirmekteydiler.
Resmi
istatistikler Bitlis’te iskân çalışmalarının 1920’li yılların başından itibaren
başladığını göstermektedir. Bitlis’te 1921’de 437, 1925’te 33, 1926’da 1.139,
1927’de 720 ve 1928’de 1.301 kişi olmak üzere toplamda 3.630 nüfus iskân
edilmiştir. 1930’lu yıllarda Türkleştirme politikalarının ivme kazanmasıyla
birlikte Bitlis’te iskân faaliyetlerine daha fazla önem verildiği
görülmektedir.[111]
1927
yılı içinde Van vilâyetine iskân edilecek Rusya Türklerinden on iki bin nüfusun
Van merkez, merkeze bağlı ova köyleri ile az bir kısmının da Bargiri ile Van
arasındaki bölgeye yerleştirileceklerinin planlandığı bildiriliyordu. 642
hane Kafkas ve 604 hane İran mültecileri olmak üzere toplam 1.246 haneden
altmış iki hanenin (275 nüfus) arazi ve ev verilmek suretiyle iskân edildiği,
ancak kışın gelmesinden dolayı resmi işlemlerinin yapılmadığı belirtiliyordu.
512 hane
Çarlıkzadelerden otuz altı hane (182 nüfus) nüfus işlemlerinin yapılması
suretiyle iskân edildiği ve geriye kalanların da evraklarının tamamlanması
halinde resmi işlemlerinin yapılacağı bildiriliyordu.[112]
1933
senesinde, geçimlerini temin edemediklerinden dolayı, nakillerini isteyen Posof
kazasının Şuvaskal ve Hırtas köyleri halkından 216 nüfus, kendilerine sadece
arazi verilmek şartıyla Van vilâyetine iskânları yapılmıştır. Aynı sene
içerisinde, Kars vilâyetinin Arapçay Kümbet köyünden 138 nüfus, kendilerine
toprak verilmek suretiyle Erciş kazasına iskân edilirken, Çıldır kazasının
Meryem ve Bayra Hatun köylerindeki 96 nüfus, Kars merkeze bağlı Emval-i Metruke
köyünde iskân edilmiştir. 1934 senesinde de buradaki iskân çalışmaları devam
etmiş, Posof kazasına bağlı Nunus köyü halkından 66 nüfus, Kars’taki Emval-i Metruke
köyüne iskân edilirken, yine Posof kazasının Ağara köyü halkından 24 nüfus,
Sarıkamış kazasının Kara Kurt köyüne iskân edilmişlerdir. Bu tür iskânlar, 885
sayılı kanunun 3. maddesine göre yapılmış ve bu da ya sıhhat şartlarından, ya
da geçim vasıtalarından uzak olmak durumunda uygulanmıştır.[113]
Böyle
bir uygulama da Ankara’da görülür. Samutlu köyü civarında muhacir iskân edilmek
üzere istimlâk edilen araziye, 885 numaralı iskân kanununun 3. maddesine göre,
sıhhî şartların uygun olmaması sebebiyle, Ankara’nın Akköprü civarında
oturmakta olan 100 aile muhacirin yerleştirilmesine, 1931 tarihinde karar
verilmiştir. İç Anadolu Bölgesi’nde, sıhhî şartlardan ziyade daha çok geçim
vasıtalarından mahrum olma yüzünden yer değiştirmeler yapılmıştır. Sıhhat
şartlarını düzeltmek bazen mümkün olabilmekte fakat özellikle de susuz ve çorak
bir arazide kurulmuş olan bölgenin, bu vasıtayı temin etmesi kolay değildi. Bu
sebeple yer değiştirmeler gündeme gelmiştir. 18 Haziran 1935 tarihli “Kurak Yerler Sulak Yerlere mi Yerleşecek”
başlıklı bir gazete haberinde bu hususta şöyle bahsedilmiştir:
“Orta Anadolu’nun bu yıl da yağmursuz geçmesi,
eskiden beri tatbiki düşünülen yeni bir mevzuyu tazelemiştir: Susuz ve çorak
arazide kurulmuş olan köylerimizin, sulu ve verimli yerlere nakledilmesi…
Koçhisar civarı, Haymana’nın bazı kısımları, geniş Konya ovası, Kırşehir’in
bazı tarafları, Sultaniye-Bozkır havzası gibi, kuraklığın fasılalı olarak hüküm
sürdüğü çevrelerde bulunan köylerimizin, zaman zaman dağılmak ve göç tehlikesi
göstermesi dolayısıyla, bu mıntıkalarda yaşayan yurttaşların, kendilerine yakın
ve suyu bol bereketli yerlere nakledilmeleri düşünülmektedir”.
Ziraat
Vekili Muhlis, Haziran 1935 tarihinde yağmursuzluk çeken Ankara’nın yakın
köylerine gitmiş ve incelemelerde bulunmuştu. Oradaki yetkili bir kişi: “Orta Anadolu’nun geniş ovalarında, tarihin
muhtelif devirlerinde kuraklık yüzünden göçler olmuştur. Buralarda yer yer olan
ufak sular, ancak küçük sahaları sulamaya kâfi gelmektedir. Buraları ya
kendilerine en yakın büyük nehirler ve ana sulardan sulamayı temin etmeli, ya
da mümkün olduğu kadar köy yoğunluğunu sahil mıntıkalara ve suyu bol yerlere
çekilmesi” gerektiğini söyleyerek, böyle bir konuyu yeniden gündeme
getirmiştir.[114]
Yaşayış,
sıhhat itibariyle elverişli yerlere nakil, evleri dağınık köyler halkını daha
uygun merkezlerde toplamak, huğları, obaları, komları köyler içine kaldırmak,
yenilerinin yapılmasını yasaklamaktan oluşmuştur. Bu vaziyetteki köyler,
dağınık bir halde olduğundan, Türk köyünde her türlü medenî ve kültürel bir
yenilik yapmak, onları iktisaden teşkilatlandırmak, sosyolojik açıdan mümkün
olamayacağından, memlekette yapılacak ilk yenilik, bu küçük ve dağınık köyleri
kalabalık köyler halinde bazı merkezlerde toplamaktı. Örneğin Maraş’ın
Süleymanlı kazasına bağlı dağlar arasında yaşayan ve birbirine yaklaşık birer
ikişer saat mesafede bulunan halkın, Zeytun’daki verimli arazilere yerleştirilmeleri
temin edilmişti. Bu uygulamalardan biri de Konya’ya bağlı Ereğli kazasında
yapılmıştır.[115]
1901
yılında Konya’nın Ereğli kazasının Burhaniye köyünde iskân edilmiş olan, 50
hanede 1.000 nüfustan kalan 10 hanede 40 kişinin, oturdukları yerlerin
havasızlığı ve geçim vasıtalarının azlığı yüzünden, Beyşehir kazasına
yerleştirilmeleri, 1934 senesinde gerçekleştirilmiştir. Bu tür uygulamanın
yapılmış olduğu bir diğer yer ise Yozgat’tır. Akdağmadeni ve Boğazlıyan
kazaları içerisinde bulunan ormanlardan koruma altına alınan kısmı içerisinde,
Rum ve Ermenilerden kalan köylere iskân edilmiş olan muhacirler ile ormanlara
daima zarar vermekte olan bir kısım yerli köylülerin, orman dışına nakilleri
hakkında Dâhiliye Vekâleti, kaza kaymakamlığına emir vermişti.[116]
Yozgat
Valiliğinin verdiği bilgiye göre, her iki kazada ormanlar dâhilinde toplam 26
köyde 924 hanede, 4.874 nüfus oturmaktaydı. Bunların yerlerinden kaldırılması,
iktisadî ve ziraî bir buhran doğurmakla beraber, iskân ve evlerinin temini de
hükümetçe ayrı bir masraf olacaktı. Ziraat Vekâletinin raporunda, orman
içerisinde bulunan Ermenilerden kalan arazinin borçlanma kanununa göre ahaliye
satılmakta olduğu, orman müfettişliğinin haberine göre bildirilmekteyse de,
Akdağmadeni kaymakamlığından cevaben alınan yazıda, orman içinde mevcut ve boş
olup da yeniden ihya ve imâr edilen köyler olmadığı bildirilmiştir.
Boğazlıyan
kazasınca, orman içindeki köylere başlangıçta on beş yirmi hane kadar muhacir
iskân edilmiş ise de, gerek bunların ve gerek bu yerli köyler halkının
ormanlara zarar verecek hal ve hareketleri görülmemiş olduğu kaymakamlıkça
bildirilmişti. Bundan dolayı, ormanların içerdiği sahaya göre, korunmasında
görevli orman muhafaza memurları yeterli olmadığından, bunların sayısının
artırılmasıyla birlikte, görevlerini layıkıyla yerine getirebilmelerini temin
etmek gerekiyordu. Bunun için, teftiş ve daima kontrol altında bulundurulmaları
ve usul ve kanuna göre yapılacak kesim ve tahribat işleri hakkında para
cezalarının ve orman davaları hakkındaki zaman aşımı müddetinin artırılması ile
cezaların şiddetlendirilmesi, ormanların korunmasına fayda sağlayacağı valilik
tarafından teklif edilmiştir.[117]
* Tarihçi/Etnolog
[1] Canan Emek
İnan, Göç araştırma dergisi, cilt 2, sayı 3, Ocak-Haziran, 2016, s 15
[2] Yılmaz
N.Ö(2007), “5543 sayılı iskân kanun hükümleri uyarınca Türk vatandaşlığının
kazanılması”, Türkiye Barolar Birliği dergisi, sayı 68, s245
[3] Faruk Sümer,
"Yunus Emre Devrinde Türkiye'nin Sosyal Durumu" TDTD, S. 52, İstanbul,1991,
s. 7.
[4] Salim Koca,
"Türkiye Selçukltılarında Ekonomik Politika", Erdem, VIII/23, Ankara
1996, s. 477
[5] Selahaddin
ÇETİNTÜRK, “Osmanlı İmparatorluğunda yürük sınıfının hukuki statüleri”
dil-tarih-coğrafya fakültesi dergisi, II/ı Ankara 1943, s 114
[7] Bakay,
Gönül, “İçimizden Biri: Arnavutlar”, IV.
Kültür Araştırmaları Sempozyumu, İç/ Dış/ Göç ve Kültür, Işık Üniversitesi
Şile, İstanbul, 15 – 17 Eylül 2007.
[8] Ahmet
C.Gazioğlu, Kıbrıs Türk Tarihi, Türk Dönemi 1570–1878, Lefkoşa; Kıbrıs
Araştırma ve Yayın Merkezi, 1994, s.10–11.
[9] Gazioğlu,
a.g.e., s.100
[10]
Atlasdergisi.com/kesfet/kultur/balkan-gocu-1912-2012-yuz-yillik-surgun/22.08.2017
görüntüsü
[11] Yusuf HALAÇOĞLU;
XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun İskân Siyaseti ve Aşiretlerin
Yerleştirilmesi, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1999, s.45
[13]Cengiz Orhonlu,
Osmanlı İmparatorluğunda Derbent Teşkilatı, İstanbul-1990. s. 101-114.
[14] Abdullah Saydam,
"Reform ve Engeller: Tanzimat Dönemi’nde Aşiretlerin Yol Açtıkları Asayiş
Problemleri", Yeni Türkiye Osmanlı Özel Sayısı, C. IV, Ankara-1999, s 181
[16] Yusuf Halaçoğlu,
"Fırka-i İslahiye ve Yapmış Olduğu İskân", Tarih Dergisi, Sayı 27,
İstanbul 1973, s 3.
[17] İlhan
Tekeli-Selim İlkin, "Mustafa Celaleddin Bey'in 'Bir Eyâletin Islâh ve
İmarı Hakkında Mükamele' Adlı Risalesi ve 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunda
İmar Kavramının Gelişimi Üzerine Düşünceler", XI. TTK Kongresi (5-9 Eylül
1990), Bildiriler, C. IV, Ankara 1994, s 1473.
[18]Teyfik Güran,
"Ziraî Politika ve Ziraatta Gelişmeler (1839-1876)", 150. yılında
Tanzîmat, Ankara-1992, s.225
[19] Mübahat
Kütükoğlu, "Tanzîmat Dönemi'nde Yabancıların İktisadî Vaziyetleri, "
150. Yılında Tanzîmat, Ankara-1992, s. 107
[21] Nuri Yavuz,
“Fırka-i Islahiye Ordusunun Özellikleri ve Faaliyetleri”, Akademik Bakış,
Sayı:10,
Yaz 2012, s.115.
[22] Halaçoğlu,
Fırka-i İslahiye, s 8.
[24]Hilmi Karaboran,
Maraş-Antakya Çöküntü Hendeğinde İki Yeni Yerleşme Merkezi, İslahiye ve
Hassa'nın Kuruluş ve Gelişmesi, Basılmamış Doçentlik Tezi, Elazığ-1982.
[25] Ali Rıza Yalman
(Yalgın), Cenup ‘ta Türkmen Oymakları, Ankara 2000, C. I s 153-206
[26] Abdullah Saydam,
“Tanzimat Yönetimi ve Afşarlar,” Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi
Dergisi, Özel Sayı-I, Temmuz 2009, Ankara, s.799-822.
[27] Akif Bilge
Çelik, Fırka-i Islahiyye, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal
Bilimler
Enstitüsü BasılmamışYüksek Lisans Tezi, Kahramanmaraş 2008, s. 23.
[28] ARI, Oğuz, Bulgaristan’lı Göçmenlerin İntibakı,
1950-51’de Bursa’ya İstanbul’da İskan Edilenlerin İntibakı İle İlgili Sosyolojik
Araştırma, Ankara, 1960, s.5
[29] ÖZBAY, F.,
BALPINAR, H., Türkiye’ye Yapılan Göçler ve Göçmen Olayı Üzerine Araştırma,
Öğrenci Çalışması, ODTÜ, Mimarlık Fakültesi, Ankara, 1982. S.14
[30] İçişleri
Bakanlığı, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, “Kitlesel Akımlar”22.08.2017 görüntüsü
[31] Fuat Dündar, İttihat
ve Terakki’nin Müslümanları İskân Politikası (1913-1918), İletişim
Yayınları, İstanbul 2007, s. 48-49.
[32] Ahmet Halaçoğlu,
Balkan Harbi Sırasında Rumeli’den Türk Göçleri (1912-1913), TTK
Yayınları, Ankara 1995, s. 56.
[35] Özbay, F.,
Balpınar, H.,A.G.E, S 15
[36] http://balkanpazar.org/goc.htm/2017
[37] http://balkanpazar.org/goc.htm/2017
[39] Karpat, Kemal
H., Osmanlıdan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, Timaş Yayınları, İstanbul,
2010
[40] Rumî Takvim'e göre 31 Mart 1325'te (13 Nisan
1909) başladığı için bu adla anılmıştır.
[41] İlhan Tekeli,
“Osmanlı İmparatorluğundan Günümüze Nüfusun Zorunlu Yer Değiştirmesi ve İskân
Sorunu”, Toplum ve Bilim, S.50, Yaz 1990, s. 59.
[42] Milliyet
Gazetesi, 17 Mart 2011, “Atatürk’ün emaneti Rodoslu Türkler 86 yıldır
elektriksiz” yazısı.
[44]
Aganoglu, H. Y. (2001) Osmanlı’dan Cumhuriyet’e
Balkanlar’ın Makûs Talihi,
GÖÇ (III. Basım), Kum Saati Tarih Dizisi: İstanbul. S.320
[45] Bozkurt, Giray
Saynur, Tito Sonrası Dönemde Eski Yugoslavya Bölgesindeki Türkler ve
Müslümanlar”, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi / Journal of Turkish World
Studies, X/2 (Kıs 2010), s.51-95
[46] Şerif Nuri, “İskân kanunu ve Yurtlandırma politikamız”,
Ulus, nu:5031,1 Ağustos 1935, s,2
[48] Kemal Arı(1992)”Cumhuriyet dönemi nüfus politikasını
belirleyen Unsurlar” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi sayı 23, cilt VIII,
S 409-420
[49]Köroğlu, T. VE
Ölmez, E.(2003)”Cumhuriyetin 75.yılında
Planlama Sergisi(1956 Sonrası)Planlama Dergisi, 2003, s 80-93
[50] Canan Emek İnan,
a.g.e, s 87
[51] Şerif Nuri,
a.g.e, s 2
[52] İskân Kanunu,
sayı 885 Resmi Gazete, 1Temmuz 1926, sayı 409
[54] Ali
Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar, II. Kısım, Doğan Kardeş Yayınları, İstanbul
1960, s. 61
[55] Mehmet
Gönlübol, Cem Sar, Atatürk ve Türkiye’nin Dış Politikası (1919-1938), A.K.D.T.
Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 1990, s. 56
[56] SARI, Muhammed,
Atatürk Dönemi’nin İskân Politikasında İç İskâna Yönelik Çalışmalar
(1923-1938). CTAD, s.44
[57] SARI, Muhammed,
a.g.e, s.44
[58] Yunanlılar 500
Bin Türk’ü Öldürüyorlar”, Vatan, nu:163, 25 Eylül 1923, s. 1.
[59] Ağanoğlu,
H. Y. (2001) Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Balkanlar’ın Makûs Talihi, GÖÇ (III.
Basım), Kum Saati Tarih Dizisi: İstanbul.
[60] Ömer Celal, Ziraat
ve Sanayi Siyaseti, İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebi Talebe
Cemiyeti Yayını, İstanbul 1934, s. 98
[61] MİLLAS, H.
(der.), Göç: Rumların Anadolu’dan Mecburi Ayrılışı (1919-1923), İletişim
Yayınları, İstanbul, (2001).s.5
[62] Ömer Lütfi
Barkan, “Türkiye’de Muhacir İskânı İşleri ve Bir İç Kolonizasyon Planına Olan
İhtiyaç”, s. 206.
[63] Canan Emek İnan,
a.g.e, s 17
[64] Ömer Celal, Ziraat
ve Sanayi Siyaseti, İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebi Talebe
Cemiyeti Yayını, İstanbul 1934, s. 109.
[65] Kosova.
ihh. org.tr, 2017
[66] http://balkanpazar.org/goc.htm/2017
[67] İskân Kanunu,
Sayı 2733 Resmi Gazete, 21 Haziran 1934 Kanun no: 2510
[68] Canan Emek İnan,
a.g.e, s 18
[69] Bkz. Dâhiliye Vekilliği Nüfus Umum Müdürlüğü, Geçen
Dört Yılda Yapılan ve Gelecek Dört Yılda Yapılacak İşler Hülasası,
Başvekâlet Matbaası, Ankara, 1935.
[70] Bkz. Güneydoğu Birinci Genel Müfettişlik Bölgesi, Cumhuriyet
Matbaası, İstanbul, 1939, s. 369-370.
[71] Önder DUMAN,
Atatürk Döneminde Balkan Göçmenlerinin İskân Çalışmaları (1923-1938) Ankara
Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi S 43, Bahar
2009, s. 473-490
[72] Önder Duman
,a.g.m, s. 473-490
[75] Akşam, 15
Kanun›sani 1935, s. 3.; Akşam, 1 Şubat 1935, s. 6.; Akşam, 1 Mart 1935, s.6.
[76]Cengizkan(2004),Mübadele,
Konut ve yerleşimleri, Arkadaş yayıncılık, Ankara, s.22
[78] http://balkanpazar.org/goc.htm/2017
[79] Kürşat
Kurtulgan, Konya’ya İskân Edilen Arap
Mülteciler (1920–1928), Akademik Bakış Cilt 5 Sayı 10 Yaz 2012, s.4
[80] Nedim
İpek, İmparatorluktan Ulus Devlete Göçler, Serander Yayınları, Trabzon, 2006,
s. 256.
[81]
Hayati Beşirli, İbrahim Erdal, Osmanlıdan cumhuriyete Yörükler ve Türkmenler,
Phonix Yayınları, Nisan 2008, s.122
[82]
Naci Kökdemir, Eski ve Yeni Toprak, İskân Hükümleri ve Uygulama Kılavuzu,
(Yayınevi Yok), Ankara, 1952, s. 193.
[83]
Fikret Babuş, Osmanlı’dan Günümüze Etnik-Sosyal Politikalar Çerçevesinde
Türkiye’de Göç ve İskân Siyaseti ve Uygulamaları, Ozan Yayıncılık, İstanbul,
2006, s. 133.
[84] Şevket Aziz,
“Türk Topraklarının Adamı”, Ülkü Halkevleri Mecmuası, Cilt 4, Sayı 20, Eylül
1934, s. 81-82.
[85] TEKELİ; İ., Göç
ve Ötesi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları İlhan Tekeli Toplu Eserleri -3, İstanbul,
(2008).160-162
[86] SARI, Muhammed,
Atatürk Dönemi’nin İskân Politikasında İç İskâna Yönelik Çalışmalar
(1923-1938). CTAD, Yıl 7, Sayı 14 (Güz 2011), 87-113.
[88] SARI, Muhammed,
a.g.e, s.92
[90] SARI, Muhammed,
a.g.e, s.93
[91] İbrahim ERDAL,
a.g.m, s.113
[94] İbrahim ERDAL,
a.g.m, s.114
[95] İskân Kanunu,
Sayı 2733 Resmi Gazete, 21 Haziran 1934 Kanun no: 2510
[96] İbrahim ERDAL,
a.g.m, s.115
[100] İbrahim ERDAL,
a.g.m, s.117
[102] SARI, Muhammed,
a.g.e, s.96
[104] Erdoğan Başar,
“Tarih Toprak Reformunu Haklı ve Mümkün Buluyor”, Sosyal Adalet, Sayı 2, Mart
1963, s. 7.
[106] SARI, Muhammed,
a.g.e, s.103
[107] SARI, Muhammed,
a.g.e, s.103
[109] SARI, Muhammed,
a.g.e, s.105
[110]
ÖZTÜRK, Saygı, İsmet Paşa’nın Kürt Raporu, Doğan Kitap, [5. Baskı], İstanbul,
2008. S.32
[111]
Bkz. Hüseyin Koca, Yakın Tarihten Günümüze Hükümetlerin Doğu-Güneydoğu Anadolu
Politikaları (Umumî Müfettişliklerden Olağanüstü Hâl Bölge Valiliğine), Mikro Yayınları,
Konya, 1998, s. 332.
[114] SARI, Muhammed,
a.g.e, s.106
[116] SARI, Muhammed,
a.g.e, s.106

Yorumlar
Yorum Gönder