Türk Tamgalarının Kökeni Üzerine I. inceleme
Türk Tamgalarının
Kökeni Üzerine I. inceleme
GİRİŞ
Türk Damgalarının tarihi serüvenini
anlayabilmek için tarih öncesi dönemlerin mantıksal yaklaşımlarını hissetmek
gereklidir. Altay, Sayan, Aladağlar
hatta Kingan Dağları eteklerinden ovaya doğru inen yolda, yer belirlemek önemli
bir zaruriyetti. Hayvanların kendi mekânlarını bulmak amacıyla yaptığı
davranışlar, ilkel insanında hayvanların bu davranışlarını anlamlandırarak bir
takım şekillerle dönüştürmesi muhtemeldir.
Türklerinde Bozkırdaki kabiliyetlerini düşünürsek, hatta buna
hayvancılıkta eklenirse düşünceyi şekille ifade etmekte zorlanmadıkları
anlaşılabilir. Türklerin Boy temelli sosyal yapısı aidiyet duygusuyla
birleşince neyin kime bağlı olduğunu, hangi hayvanın hangi boya ve hangi boyun
hangi kişisine ait olduğu kesinlikle bilinmesi gerekliydi. İlkel olarak
adlandırılan insanın Mağara yaşantısında çizimlerle başlayan hikâye zamanla
daha anlamlı, bütünsel bir yapı kazanmıştır. Gümümüzde de Türklerin, farkında
olmadan herhangi bir yere şekil çizme, ad kazıma, bediz yapma dürtüsü bununla
ilgili olduğu düşünülebilir.
İnsanın tarih boyunca yaptığı
eserlerin mutlaka mantıksal bir açıklaması vardır. Ne icat edilirse edilsin
ihtiyaçların zorlaması bunun ana sebebidir. Farklı kıtalarda benzer buluşların
görülmesi bunu destekleyen bir olgudur. Örneğin, yiyeceklerin saklanması
depolamaya, depolanan ürünlerin kayıt altına alınması yazıya geçilmesine vesile
olmuştur. Türk Damgalarının oluşum sürecini bunun dışında değerlendiremeyiz. Ancak
Türklerin hem yaşam biçimi hemde coğrafyası diğer medeniyetlerden farklı bir
yol izlemesine neden olmuştur. Avcı ve savaşçı olan Türkler doğada iz sürmede
de elbette ustaydı. Geçtikleri yerlere iz bırakmayla başlayan bu süreç zamanla
mantıksal bir yapı kazanmıştır. Başlangıçta yaşadıklarını taşa kazıma
isteğinin, sanatsal dürtüye yenik düşmesiyle boyut değiştirmiş, sonuçta en
büyük yardımcıları olan hayvanlara damgalar vurulmuştur. Türk damgalarını,
Sümer, Mısır, Aztek, Maya damgalarından ya da Hiyerogliflerinden ayıran bazı
önemli noktalar vardır. Öncelikle Türkler, göçer evli bir toplumdur. Günlük
yaşantısı hayvanlara ve doğaya bağlıdır. En basit şekliyle hayvanların
görüntüsü, dağların şekli, insanın bedensel hareketleri hatta parmakların
hareket kabiliyeti bu damgaların oluşumu acısından başlangıç sayılabilir. Kırgızistan’da
bulunan Saymalıtaştaki Türk kaya
resimleri bu düşüncenin kanıtlarıyla doludur. Oysa toprağa bağlı kültürlerin
damga şekilleri yaşamlarına bağlı olarak şekillenmiştir. Oğuz Boylarının
damgalarına bakılırsa neredeyse hepsi dağı, ova, orman ya da boyların
yerleştiği yurdu sembolize eder.
Türk damgalarında en çok kullanılan
ongunlar(Totem) boğa, geyik, dağ keçisi, at, kurt, çeşitli kuşlar, koç-koyun, yılan
gibi, kutsal bilinen hayvanlardır. Türk tamgaları sadece yaşanmış acı- tatlı
olayları anlatmakla kalmaz doğanın şekille zemine zekice aktarılmasının en sade
göstergesidir aynı zamanda. Günümüzde Türk kültüründe, folklorunda sıklıkla
kullanılan Şangrak ve Şatırgülü OĞ damgası, Otağının tepesindeki şeklin yere
yansıyan gölgesinin ifadesidir. Göç esnasında Oba konaklayacağı zaman otağı
evlerin( Ak-Üy) kapıları Doğu’ya gelecek şekilde ayarlanırdı. Otağın Kapılarına
astıkları halılara da buna göre motif dokunurdu. Kubbe kısmından içeriye sızan
güneş ışınları aynı zamanda güneş saati görevi görürdü.
Orhun’dan Anadolu’ya kadar uzanmış
olan Türk damgaları, Orhun ve Yenisey abidelerindeki benzer veya çok az farklı
veya tamamen farklı şekilleriyle Anadolu’daki çeşitli boy, soy, oymak, oba,
aşiret ve cemaatler ile aileler arasında kullanılmakta ve hala yaşatılmaktadır.
Bu damgalardan bazılarının (yiğitlik, mertlik, cesaret; güç, kuvvet; bereket,
bolluk) manalarına geldikleri, damgayı uygulayanlar tarafından bilinmekteyse
de, bazılarının ne manaya geldikleri hakkın da kesin bilgileri yoktur. Bu
konuda sorulan sorulara “dedemden veya babamdan öyle gördüm; büyük annem,
ninem, ebem o şekliyle yapıyorlardı; onlar da büyüklerinden öyle görmüşler”
şeklinde kapalı cevaplar vermektedirler.[1]
Türk damgalarının kullanma
alanlarını şu şekilde sıralayabiliriz; At ve sığırlarda, Koç ve koyunun kulak
veya burnunun üstünde, Koç veya koyunun sırtında, kuyruğunda veya başında (aşı
boyası ile), Kovanlarda, buğday veya un anbarlarında, Mezar taşlarında, Hece
tahtası adı verilen, tahtadan yapılmış mezar işaretlerinde, Kilim ve halılarda,
Keçelerde, kepeneklerde, Heybe, torba ve un çuvallarında, Nakış ve yanışlarda, Ziynet
eşyalarında, Nazarlıklarda, Ev kapı ve duvarlarda, Кар kacakta, El, yüz, alın, pazu ve göğüse
yapılan döğmelerde, At koşum takımlarında…
Türklerin konuştukları dili, sözden
alıp taşa dövmeye zorlayan en güçlü neden tabiki yaşam koşullarıydı. Türkçenin
bir savaş dili olması, atın dörtnala koşuşunu ifade eden bir ahenkle akması,
hatta eylemlerin kısa kelimelerden oluşması gibi birçok unsur, tamgalarında
yoruma yer bırakmayacak şekilde okunmasını da sağlamıştır.
Türk Tamgalarının ilginç bir
serüveni vardır. Öyleki Altay dağlarından Doğu Anadolu’ya hatta Karadeniz’e
kadar uzun bir yolculuğa çıkmış, ifade güçlendikçe çizgi sayısı azalmış ancak
mana artmıştır. Örneğin, Öküz başı ile yola çıkılan bedizde, önce gözlerini, sonra burunu, kulakları; ardından buna da
iyice alışıp öğrenince, bir yuvarlağa iki boynuz eklemek yeterli olmuştur. Tamgaların
en eskilerinden olan Ot damgasını betimlemek için bir eğri çizip (tepe) üstüne
bitişik iki çentik ekleyerek ot'u simgeledi. Zamanla bu şekil hangi kayaya
kazınırsa kazınsın aynı anlamsal değeri kazandı.
İlk oluşturulan damgalar sadece bir
çizgiden ibadetti. Tek çizikli damgalardan sadece Ok’un kökeni
açıklanabilmektedir. Savaşçı bir toplumda ok gibi bir nesnenin damgalanmış
olması çok sıradan bir olaydır. Öyle ki, Türklerde oku damgalar arasında
görmeseydik şaşırtıcı olurdu.
Kaya üzerine yapılan düz ve basit çizgilere
bitişik çentikler eklenerek bir takım ses karşılıkları bulundu ancak geride
kalanlar için de bir nenler[2]
yapılması gerekiyordu. Ancak yeni eklemelerin sonucunda damgaların biçimindeki
karmaşıklık artıyor, çizgileri, hacimleri çoğalıyordur. Bunu /ak/ek/et/at/ar/
ile /en/ an damgalarında açıkça görüyoruz. Ne var ki, /ök/ ile /z/ damgalarında
bu durum geçerli olmamıştır. Türk kaya pantograflarında mekânsal farklar olsa
da anlamsal bütünlük korunmuş diyebiliriz. Birkaç küçük eklemeyle ana gövdenin
manası bozulmamıştır.
Türklerin düşünce mantığı elbette tamgalarında
yansımıştır. Çok eski zamanlardan beri insanoğlu ellerini, ayaklarını,
parmaklarını simgesel olarak taş üzerine işlemiştir. Örneğin Türkler el/ sesini
el'e benzetilerek türetmiştir. Kolunuzu dik olarak havaya kaldırıp, başparmağınızı
bir yöne, kalan dört parmağınızı da karşı yöne doğrulttuğunuzda el sesi veren
damgayı görmeniz mümkündür.
“El” kök damgadır. Yukarıya
kaldırdığımız kolumuzu aşağı çekilen küçük çentiklerle /er/ damgası
türetilmiştir. Bu durumun ilginç yanı /er/ damgasının ere (kişiye) benziyor
olmasıdır. En üste bir nokta eklediğimizde baş olur, dikey çizginin alt
kesimlerine de ayak eklendiğinde tamamıyla kişi olur.
Aç tamgası Türk mantığının simgelere
nasıl yansıdığını gösteren önemli bir örnektir. Bu tamgada Aç-mak eyleminin
betimlenmesini görebiliyoruz. Bunun gibi /iç/ damgası da bir açılan kolların
arasındaki olarak sayılabilir. Yani Aç Kök damgasının içine doğru inen çizgi
ile iç- eylemi betimlenmiştir diyebiliriz. Buradan anlaşılıyor ki sadece
nesneler değil eylemlerde bir damga özelliği gösteriyor.
Yay tamgası aynı zamanda yarım Ay’ı,
İt-et damgası dört ayaklı herhangibir hayvanın(köpek daha mantıklı) ayakta dik
duruşunu, Eb (ev) damgası Otağı’yı, At damgası ise At’ın önden görünüşünün
damgalanmasıyla oluşmuştur. Ayrıca At tamgası “ta” diye de okunur, kalın
ünlülerle kullanılır. Bu tamga yükseklik, uzaklık kavramlarını çağrıştırabilir.
Tek başına dağ ya da at anlamına gelir. ta > tağ > dağ dönüşümüne
uğradığı açıktır. Kaldı ki Anadolu'da hâlâ uzaklık, büyüklük ya da abartı
belirtmek için taa deyişi yaygındır. Bunun yanında farklı zamanlarda şekli
değişmiştir. Genelde bu şekillerin bir
atın üstüne binmiş adam çağrışımı yaptığı da düşünülmektedir.
Türk Dilinin binlerce yıllık gelişim
ve değişim sürecinden etkilenen seslerden biri olan /v/ sesi /b/ sesinden
dönüşmüştür. eb > ef > ev (Ebim-Efim-Evim). Günümüzde geçiş sürecine
giren Öfke kelimesi örnek verilebilir. öbke > öfke > övke… gelecekte
böyle kullanılacak. Dikkat çekmek istediğim konulardan biride bebeklere hitaben
yapılan konuşmalarda kelimeleri en eski şekliyle söyleme gayretidir. Yani dilin
bebeklik dönemlerine. Örneğin Ben/Men, Evimiz, Ebimiz, v.b. Zaten Dudaksı
sesleriñ (b, m, p) çıkış yérleri bir olduğundan, bunlarıñ kendisi arasında
géçişleri olur. Örñeğin biz ben dérken, Azeriler men der. Bin dériz ancak kimi
eski yazmalarda min biçiminde de görürüz.
Türklerin kaya resimleriyle
başladıkları macera, basit çizgilere ve bu çizgilerde anlamlı harflere
dönüşmüştür. İskandinavya’dan, Uzak Doğu Asya’ya kadar birçok coğrafyada sır
olarak adlandırılan Runik yazının Türk tamgalarıyla hem görsel hemde anlamsal
bir akrabalığı bulunmaktadır. Türklerin günümüzde bilerek ya da bilmeyerek
halılara dokuduğu, taşlara kazıdığı, hayvanlara dağladığı işaret/im
yüzyıllardır hafızalara kazındığı anlaşılmaktadır. Türklerin Anadolu’ya ilk kez
11. Yy ’da gelmediğinin en önemli kanıtı Anadolu’daki binlerce yıllık bu
mühürlerdir.
Mezar taşlarından, Bengü taşlara
kazınan bu Tamgaların bizlere ve gelecek kuşaklara anlatacağı çok nen
bulunmakta. Amacımız, ulaşabildiğimiz kadar tamgaya ulaşıp bunu bilimsel
yöntemlerle açıklamaktır. Çünkü Türk etnolojisi araştırılmaya hasret bir
konudur.
1.Makalenin Sonu…
Etnolog Aytaç BOZKUYU
aytacbozkuyu@gmail.com













Yorumlar
Yorum Gönder