Et yiyenlerin Ot yiyenler üzerindeki hakimiyeti


at ve türkler ile ilgili görsel sonucu

                                                         



Bir Etnologun not defterinden…


Et yiyenlerin Ot yiyenler üzerindeki hâkimiyeti…

Aytaç BOZKUYU*
aytacbozkuyu@gmail.com

GİRİŞ

İnsan (homo sapiens) yaklaşık 200 bin yıl önce ortaya çıkmış ve bu sürenin yaklaşık 190.000 yılında varlığını avcılık, balıkçılık ve yiyecek toplayıcılığına dayanan bir hayat tarzı ile sürdürmüştür. Daha sonra, yaklaşık olarak M.Ö. lO, OOO civarında, ilk bitki ve ardından ilk hayvan türlerinin evcilleştirilmesi 1 ile "yerleşik" bir hayat tarzı oluşmuş ve bu hayat tarzı uygarlığın bugünkü aşamasına gelişte kritik bir Öneme sahip olmuştur. Avcılık-toplayıcılık-göçebelik-çiftçilik şeklinde birbirinden aynı düşünülen bir sıralama, uzun süre inanıldığının aksine, doğru değildir. Tarıma geçildiğinde yiyecek toplanması ya da avcılık ve balıkçılık faaliyetleri terk edilmemiştir. Bugün bile dünyanın bazı ücra köşelerinde avcı-toplayıcı kültürler görülmektedir. Avcılık, sığır yetiştiriciliği bol ve sürekli et arzı sağladığında da terkedilmemiştir.[1]

Doğada bulunan bütün canlılar hiç şüphesiz bir evcilleşme ya da vahşileşme sürecine girer. Bu durum doğal karmaşanın denge olarak görülmesinden kaynaklanır. Genel olarak İnsanoğlunun hep bir gelişim aşamasında olduğundan bahsedilir. Ancak bu tez bir varsayımdan öteye gitmez. Çünkü tarih nereden baktığına göre değişebilen sosyal bir bilimdir. Burada önemli olan baktığın açının doğru ve objektif yansıtılmasındaki şeffaflıktır. Konumuz sadece doğanın ehlileştirilmesi yada evcilleştirilmesi değildir. İnsanın mekânsal olarak gelişim ve değişim aşamalarında doğaya hâkimiyet sürecini bilimsellikten uzaklaşarak anlatmak istemiyorum. Aksine amacım; diğer canlıların insanı ne kadar yönlendirdiğidir. Örneğin İnsanın köpeği evcilleştirmesinden çok, köpeğin insanı kullanması söz konusudur.  Çünkü köpek hem cinsleri arasında avını en geç yakalayan hem de grup avlanmada en zayıf hayvanlardandır. Bu durumda kolay yiyecek bulmak amacıyla insanı kullanmış hatta dost olmuştur. Bu sayede köpek kendine sürekli hazır yemek veren birini, İnsansa güvenliğini sağlayan bir yoldaş bulmuştur.

Evcilleştirme ile ehlileştirmeyi karıştırmamak gerekir. Doğadan alıp terbiye ederek yararlandığımız hayvanlar evcilleşmiş olmazlar, sadece ehlileştirilmiş olurlar. Evcilleştirme olgusu, yaban hayvanlarının insanlar için daha yararlı bir şeye dönüşmesi olgusudur. Gerçekten de evcilleştirilmiş hayvanlar çeşitli bakımlardan yaban atalarından farklıdırlar. Çünkü insanlar, hayvanda istedikleri özelliği öne çıkaran seçimlerle, yaban çevrede farklı işleyen doğal seçilime müdahale etmişlerdir. Örneğin koyunların tüylerini dökmeyenleri, ineklerin bol süt verenleri vb. tercih edilmiştir.[2] Aslında bu bir yapay seçilimdir. İnsanın kendine göre canlıları yönlendirmesidir. Başka bir örnekte Hindistan’ın bazı bölgelerindeki ineklerin kutsal sayılması nedeniyle İneğin canlılar dünyasındaki yeri –en azından Hindistan coğrafyasında- değişmiştir. Eğer insanlar yeryüzünde var olmasaydı, Kuzey Avrupa'nın büyük bir bölümü, ayılar, filler ve gergedanlara ev sahipliği yapacaktı. Bu türlerin Avrupa'da neredeyse yok olması, Homo Sapien'ler zamanında başladı.

Etnologların yapmış oldukları araştırmalara baktığımızda, Neolitik çağda yani M.Ö. 12.000 yılında ilk olarak köpeğin, daha sonra 7000 yıllarında domuz ve keçinin, 6300-6500 yıllarında inek ve koyunun, 3500 yıllarında kedinin ve 3000 yıllarında da at, eşek ve devenin evcilleştirildiğini görüyoruz. Memeli büyük baş hayvanların evcilleştirilmesi, bitkilere nazaran daha kolay olmuştur. Çünkü dünyada, yaban ot obur memelilerin tür sayısı 148 civarındadır. Bu nedenle bir memelinin evcilleştirilmeye uygun olup olmadığını anlamak, bir tarım bitkisinin evcilleşmeye uygun olup olmadığını anlamaktan daha kolaydır. Tür sayısı 148 olan, ağırlığı 45 kg üstündeki ot obur kara hayvanlarından, ancak 14 türü evcilleştirilmiş, geri kalan 134 ünde ise bu iş başarılamamıştır. Bu 14 tanenin ilk beşi bütün dünyada yaygınlık ve önem kazanırken, ikincil olan 9 tanesi ancak dünyanın belli bölgelerindeki insanlar için önemli olmuştur. İlk beşe giren evcil memeliler sığır, koyun, keçi, domuz ve attır. İkinci dokuz ise Arap devesi, çift hörgüçlü deve, lama alpaka, eşek, ren geyiği, manda, yak, banteng ve gaur dur. Bu eski zaman on dörtlüsünün 7 tanesinin yaban atası Bereketli Hilal’i de içine alan Güneybatı Asya’da yaşıyordu. Avrasya’yı göz önüne aldığımızda ise (Avrasya Kuzey Afrika’yı da kapsayacak şekilde tanımlanmıştır) 14 evcilleşen memeliden 13 ünün ana yurdu bu topraklardır. [3] Evcilleştirilen hayvan türü, bölgelere göre farklılık göstermektedir. Örneğin Afrika’da sığır ve keçi, Doğu Asya’da domuz, Güney Amerika’da ise lama evcilleştirilmiştir. At, deve ve kümes hayvanları ise daha geç dönemlerde evcilleştirilebilmiştir.

Atalarımız öncelikle kendi yaşamları için hayvan avına çıkarken daha sonra onlardan yardım alarak bu faaliyeti gerçekleştirmişlerdir. Bu nedenle yanında yaşamasına izin verdiği hayvanların kendisinden daha az besin tüketmesi gerekmektedir. Örneğin su kaynakları ve otlakları sınırlı olan bir yerde Fil beslenilmesi düşünülemez. Çünkü Filler günde yaklaşık 150 kg kadar besin tüketir ve 40 litre kadar su içerler. Bu nedenle İnsanlar Fillerin doğal ortamında yaşayamaz. Bu bağlamda Orta Asya’nın kadim hakimi olan Türklerinde, fillerle olan ilişkisi çok uzak tarihlere kadar inmez. Onun yerine hem taşıma aracı olarak hemde savaşta kullanabileceği bir yoldaş olarak dünya tarihinde ilk defa Atları evcilleştirmişlerdir. Örneğin Dünya’nın en ünlü atı olan Ahal teke safkan bir Türk atıdır. Hayvan Bilimciler ahal tekeyi, üç bin yıl önce insanlar tarafından ilk evcilleştirilmiş at türü olarak görürler. 11. Yüzyılda yazılmış olan Divanü Lugati't Türk''te ''Türklerin Kanadı'' olarak yer alan Ahalteke atı Orta Asya'da Türk halkları arasında özellikle Türkmenistan'da yaygındır. “Kan terleyen” olarakta bilinen Ahal tekenin adı Manas ve Dede Korkut gibi Türk destanlarında geçer ve Türkmenistan'ın Ahal vilayetinde yaşayan Teke Türkmenlerinden gelmektedir.

Temelde evcilleştirilen hayvanlarla insanlar arasındaki ilişkinin besin, giysi, taşıma ve ulaşım, güvenlik, eğlence, yoldaşlık sağlama gibi amaçları içine alan ve insanoğlunun faydacı yaklaşımının bir ürünü olan sahiplik-mal ilişkisi üzerine kurulu olduğunu anlıyoruz. Etnologlara göre evcilleştirmeyle ilgili üç teori ortaya atılmıştır. Bazı hayvanların tarlalarda bulunan ürünlere yönelmesi neticesinde insanoğlunun tarımsal artıkların temizlenmesi ve ürünün korunması amacıyla köpek ve domuzu evcilleştirdiği görülüyor. Bir başka teoriye göre hayvanlar bazı batıl inançlardan kaynaklı olarak evcilleştirilmişlerdir. Bazı etnologlara göre ise hayvanların evcilleştirilmesi sosyal statüyü ifade ediyordu. Zira sahip olunan hayvan sayısı kişinin zenginliğinin bir göstergesiydi. [4]Bahsettiğimiz dönemlerde, insan-hayvan ilişkisinin çoğunlukla bazı batıl inançlar, sosyal statü ve ekonomik boyutta olduğu görülmektedir. Ancak Türklerin tarihi dönemler içerisinde mensup oldukları dini inanç sistemlerinden kaynaklanan sebeplerden hayvanlarla sıkı bağlar kurdukları bilinmektir. Bu bağ belki de evcilleşebilen hayvanların günümüze kadar gelebilmelerini sağlamıştır. Genel kanı şudur: Et yiyenlerin ot yiyenler üzerinde olağanüstü bir hâkimiyeti vardır.

Temel verimsizliklerinden ötürü, etoburlar tercih edilmemiş ve hiçbiri evcilleştirilmemiştir. Bir hayvan, bir bitkiyi veya başka bir hayvanı yediğinde, yediği şeyin biokütlesinin yiyenin biokütlesine dönüşme oranı ortalama %10 civarındadır. Örneğin 500 kg lık bir inek yetiştirmek için yaklaşık 5.000 kg mısır gerekir. Buna karşılık 500 kg lık bir etobur hayvan yetiştirmek için, 50.000 kg lık mısırla beslenmiş olan 5.000 kg lık ot obur hayvanı etobura yedirtmek zorunda kalınır. Bu verimli bir olay değildir. Bunu fark eden atalarımız, evcilleştirmek için etoburları değil, ot oburları tercih etmişlerdir.

Evcil hayvanların insanlara sağladığı faydalar, eski ve bilinen dünyanın sınırları kadardır. Amerika kıtası, Avustralya, Yeni Gine gibi dünyanın birçok bölgesinde evcilleştirilecek büyük hayvan yoktur. İnsanların buzul çağından sonraki büyük hâkimiyetinde, daha önce insanla karşılaşmamış; ancak evcilleştirmeye aday bu büyük hayvanlar aşırı avlanma sonucu yok olmuşlardır. Buna karşılık Afrika ve Avrasya gibi çok uzun zamandır insanla tanışmış topraklardaki büyük boy memeliler ayakta kalabilmişlerdir. Büyük boy memelilerin, eski dünyada ayakta kalabilmesini, yüz binlerce yıl içinde, ön insanlarla birlikte eşzamanlı olarak evrimleşmelerine ve buna bağlı olarak savunma sistemlerini geliştirmelerine bağlamak gerekir.

Tahıl bitkilerinin, hızlı büyümek, yüksek oranda karbonhidrat içermek, işlenmiş toprakta çok bol ürün vermek gibi olumlu özellikleri vardır. İnsanlığın tükettiği kalorinin yarıdan fazlası tahıllardan sağlanır. Tahıllarda protein oranı düşüktür, ama bu açık, protein oranı çok yüksek olan baklagillerle kapatılır (% 25 -% 38). Tahıl ve baklagil paketi (buğday – arpa / bezelye – mercimek - fasulye - nohut), Bereketli Hilal’de, çok erken dönemde evcilleşmiş ve insan topluluklarınca kullanılmaya başlanmıştır. Diğer taraftan, evcilleştirilen hayvanların inek, at gibi sapana koşulması imkânı vardır. Bu, tahıl üretimini hem kolaylaştırır ve hem de evcil hayvanın işe yararlılığını arttırır. Evcil hayvan, tahıl üretiminde iş makinası olur.

M.Ö. 8000 yılında, buğday bugün tanıdığımız verimli bir bitki değildi; Ortadoğu’da yaygın olan çeşitli yaban otlarından biriydi. Genetik bir rastlantı sonucu, yaban buğdayı, keçi otuyla aşılanınca çok verimli melez bir bitki ortaya çıktı. Bu rastlantı, son Buz Çağı’ndan sonra oluşan bitkilerde sık sık olagelmiştir. Gelişimi yöneten genetik mekanizma gereğince, yaban buğdayının on dört kromozomu keçi otunun on dört kromozomu ile birleşip yirmi sekiz kromozomlu emmer’i oluşturmuştur. İşte emmer’i böylesine tombul yapan olay budur. Bu melez bitki doğal olarak yayılabildi, çünkü tohumu, başaktaki kabuklara yapışkan olduğundan, rüzgârla kolayca dağılabiliyordu.[5] ikinci bir genetik rastlantı daha olmuştur, bunun nedeni de emmer’in artık insan eliyle ekilmeye başlamış olmasıdır! Emmer başka bir doğal keçi otuyla aşılanmış ve kırk iki kromozomlu daha büyük bir melez bitki oluşmuştur; işte bu, bugün ekmeğimizi yaptığımız buğdaydır. Başlı başına alındığı vakit, bu inanılmaz bir olaydır. Bir ek kromozomda belirli bir genetik değişiklik olmasaydı, ekmeklik buğdayın doğurgan bir bitki olamayacağını biliyoruz.

Bugün elimizde çok güzel bir buğday başağı vardır ama bu başağın tohumları rüzgârda dağılmaz çünkü başak açılamayacak kadar sıkı sıkı kapalıdır. Açacak olursak, samanlar uçar, buğday taneleri de oldukları yere düşerler. Bu buğday, yaban buğdayından ve emmer denilen ilkel ilk melez buğdaydan çok farklıdır. Bu ilkel türlerde, başak daha açıktır, patlayıp açıldığı vakit de bambaşka bir etkiyle karşılaşırız; buğday taneleri rüzgârla uçup dağılırlar. Bugünkü ekmeklik buğday bu yeteneğini kaybetmiştir. Böylece de insan ve buğday bir araya gelmiş, el ele vermiştir. İnsan, besin için buğdaya güvenir, buğdaya da yaşamını sürdürmek için insan gereklidir; çünkü ekmeklik buğday ancak yardımla çoğalabilir. İnsan hasat vakti, samanları toplar, taneleri dağıtır. Gerek insanın, gerekse bitkinin yaşamı birbirine bağlantılıdır, birbirini gereksindirir. Bu genetik biliminin gerçek bir peri masalıdır, sanki uygarlığın doğuşu çok önceden Gregor Mendel’in ruhu tarafından kutsallaştırılmıştır.[6]

Atalarımızın nereye yerleşeceğine karar veren olgu, evcilleşebilecek tarım bitkilerin ve hayvanlarına bağlıdır.  Evcilleşen bitkilerle birlikte tarım başlamış, bu da yerleşik düzene geçmeyi zorunlu hale getirmiştir. Avcı ve toplayıcı bir toplumda, anne yanında ancak bir çocuk taşıyabilirdi. Çocuk göç esnasında ayak bağı olmayacak kadar büyümeden ikinci bir çocuğa sahip olunamazdı. Bu nedenle bir sonraki doğum ile mevcut çocuk arasında en az 4 yaş fark olmaktaydı. Tabiki bu durum toprağı işleyip yerleşince 2 yıla kadar düşmüştür. Çünkü toprakta çakışacak işçilere gereksinim vardır. Yerleşik düzene geçmiş olan toplumlar, zamanla, ürün fazlasını depolamayı becermişler ve çanak çömlek yapıp, kullanır hale gelmişlerdir. Ürün fazlasını depolama imkânı, insanların aç kalma olasılığını azaltmış ve bu da, nüfusun daha fazla artmasına sebep olmuştur. Eşitlikçi avcı ve toplayıcı toplumlardan, ürün fazlası ile beslenen yerleşik toplumlara geçildiğinde, ortaya sosyal sınıflar da çıkmaya başlamıştır. Ayrıca Tapınak Sosyalizm kavramının ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Neolitik çağda Güneydoğu Anadolu’da ilk oluşunu gördüğümüz “tapınak ekonomisi” Kalkolitik çağda kurumsallaşır ve ekonomi tümüyle inanç sisteminin bir parçası haline gelir. Bu dönemle birlikte giderek yalnız tarım üretiminin değil, hızla gelişen madenciliğin de ekonominin bir parçası olduğunu görürüz.[7]  İnsanlar doğuruculuk özelliğinden dolayı “Büyük Ana”ya tapmışlar ve kutsal mekânlar yapmışlardır.

Bu açıdan bakılırsa, Vahşi hayvanlar doğal ortamlarında özgürce hareket ederek hayatlarını devam ettirirler. Evcil yaşamda ise insan, hayvanların yaşadığı çevreyi, beslenmelerini, üremelerini denetim altında tutar. İnsan merkezli yaşam tarzı sayesinde hayvanların evcilleştirilmesi, avlanma, doğal kaynakların kontrolsüzce tüketilmesi, ormanların yok edilmesi, toprak alanların uygunsuz kullanımı ile ekolojik dengenin bozulması, birçok türün neslinin tükenmesi ve maalesef yeni türlerin ve yeni ekosistemlerin oluşması kaçınılmaz hale gelmiştir.

Tarihi çağlarda hiç bir yeni temel yiyecek bitkisi ya da hayvan türü evcilleştirilmemiştir. İnsan evcilleştirme sürecine başladığında çevresindeki bütün yiyecek kaynaklarına, önceki dönemlere uzanan, bir aşinalığı olmuş olmalıdır. Denemelere, bulunması güç olan bitki ve hayvanlarla mı yoksa yaygın olanlarla mı başlandığı bilinmemektedir. Ancak dini sebeplerle ya da tercih edilen yiyecekler olduğu için önemli sayılan bazıları ile başlanmış olunduğu düşünülebilir.[8]  İnsanların inançları yediği ürünleride belirlediğinden hayvanlardan insana geçen bazı hastalıkların görülmesi de değişkenlik göstermektedir.

Bilinçli seçme dini amaçlarla ilişkili olmuş olabilir. Eğer böyleyse yapay seçme, muhtemelen, insan bitki yetiştirmeye[9] ve hayvan beslenmeye başladıktan hemen sonra olmuştur. İnsan erken bir dönemde, hayvanların neslini sürdürmek için bir ya da birkaç erkek hayvana ihtiyacı olduğunun farkına varmış. Belirli erkek hayvanlar renkleri, boyunlu ya da boynuzsuz oluşları, uysallıkları gibi özelliklerine göre seçilmiş olabilir.

Bazı hayvanların evcilleştirilmesi kendiliğinden ortaya çıkmış olabilir. Evcil köpek, domuz ve güvercinin ataları muhtemelen evcilleştirme için "psikolojik olarak önceden hazırdı". Vahşi domuz insan yerleşimlerinden kaçmıyordu ve hem köpek hem de domuz başlangıçta insana yakınlaşmış olabilir ve insan bu ilişkide liderliği ancak yavaşça üstlenmiş olabilir. İnsan psikolojisi de evcilleştirme için hayvanların yatkınlığı kadar önemlidir. Ancak psikolojik uygunluk tek başına yeterli bir açıklama değildir. Öte yandan koyun ve keçinin tek bir defada evcilleştirilmiş olması mümkündür, çünkü bunlar benzer hayvanlardır ve vahşi türleri de büyük benzerlikler göstermektedir. Koyun ve keçinin dini törenlerde yaygın şekilde kullanımı bunların törenler için kalıcı bir arzlarını sağlamak için evcilleştirilmiş olabileceğini göstermektedir ve ekonomik şekilde kullanımları, tesadüfi olarak ancak bundan sonra görülmüş olabilir. Hayvanların renkleri, çizgileri gibi niteliklerine büyük törensel önem verildiğini gösteren bol miktarda etnolojik bulgu vardır ve belirli tür renk tipinde daha çok hayvan üretme arzusu yönetimli beslenmeye yol açmış olabilir. Bu durum sığırın kurbandan başka tören amaçlarıyla kullanılışını da açıklamaktadır. Bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi evcilleştirmenin ve tarımın kökenleri hakkında herhangi bir teori için açık kanıtlar bulmak zor görünmektedir.[10]

Gordon Childe’ın ifade ettiği üzere “insan ekonomisini tümden değiştiren ilk devrim, insanı besin kaynağına başat kılmıştır. İnsanın ekip biçmeye, bitki yetiştirmeye, seçmesini bilerek yenilebilir ot, kök ve ağaçları geliştirmeye başlamıştır. Karşılığında besin, barınak ve bakım sağlayarak bazı hayvanları evcilleştirmeyi ve kendine bağlamayı da başarmıştır. Bugün bize de dek varan yüce bir kültür birikimine en çok katkıda bulunan uygarlıklarda ekonominin temelinde buğday ve arpa vardır.”

Bitki ve hayvanların evcilleştirilmesi daha çok yiyecek, bunun sonucunda da yoğun nüfus anlamına geliyordu. Yiyecek fazlalığı yani artı ürün ve bu artı ürünün hayvanların çektiği taşıtlarla nakledilmesi olanağı yerleşik hayata geçilmesinin ve siyasal olarak merkezileşmiş, toplumsal olarak katmanlaşmış, ekonomik olarak karmaşık, teknolojik olarak yenilikçi toplumların kurulmasının ön şartıydı.

Bu nedenle bitki ve hayvanların evcilleştirilmesi imparatorlukların, okur-yazarlığın, çelik silahların niçin ilk önce Avrasya’da geliştiğini, öteki kıtalarda ya daha sonraya kaldığını ya da hiç gelişmediğini kesin biçimde açıklamaktadır.[11] Tarım devriminden kent devrimine geçiş, tarımsal artının toplandığı, ilk tapınakların köyler, zamanla nüfusları artarak, içinde farklı sınıflardan insanların yaşadığı kentlere dönüştüler. Kent ve çevresindeki köyler, kendi kendine yeterliliklerini yitirdiler ve birbirlerinin ürünlerine muhtaç hale geldiler. Böylece kurulan ekonomik, toplumsal, askeri ve siyasal bütünleşme ve bağımlılık, tapınakla ve dinsel düşüncelerle sağlanan duygusal ve düşünsel bir bağlılıkla perçinlendi. Tüm bu şartlar da tarihte ilk devleti, kent devleti biçiminde ortaya çıkardı.[12]

İnsanlığın ilk varoluş zamanlarına baktığımızda günümüzdeki kadar karmaşık bir ekonomik yapı olmadığı görülür. Bu anlamda yemek bulma ihtiyacı uygarlığın gelişimindeki ilk kıvılcım olmuştur. İlkel sayılabilecek döneminin belirleyici etkeni, hayvanların evcilleştirilmesi ve bitki ekimidir.  Kısacası bitki ve hayvanların evcilleştirilmesi daha çok yiyecek, bunun sonucunda da yoğun nüfus anlamına geliyordu. Yiyecek fazlalığı yani artı ürün ve bu artı ürünün hayvanların çektiği taşıtlarla nakledilmesi olanağı yerleşik hayata geçilmesinin ve siyasal olarak merkezileşmiş, toplumsal olarak katmanlaşmış, ekonomik olarak karmaşık, teknolojik olarak yenilikçi toplumların kurulmasının ön şartıydı. Bu nedenle bitki ve hayvanların evcilleştirilmesi imparatorlukların, okur-yazarlığın, çelik silahların niçin ilk önce Avrasya’da geliştiğini, öteki kıtalarda ya daha sonraya kaldığını ya da hiç gelişmediğini kesin biçimde açıklamaktadır.

İnsanı fiziko-biyolojik çevresinin tamamlayıcı parçası olarak düşünmek çok daha verimli bir modeldir. Bu model esas alınınca, hem insanın hem de belli hayvan türlerinin alışkanlıklarının, evcilleştirmeyi hemen hemen kaçınılmaz kıldığı açıkça görülür. Çünkü evcilleştirmenin sosyal ilişkilerini insan ve ona bağlı hayvanlarla sınırlayamayız. İnsan, aynı uygulamayı kendi cinsine de uygulamıştır. Nitekim bu, daha sonra kölelik diye isimlendirilmiştir.

Evcilleştirmeyi uygulayan tek tür, insan değildir. Örnekleri az olmakla beraber, birçok tür diğerlerini evcilleştirmiştir. Evcilleştirme, sosyal bir ortamı öngörür. Bir tür, evcilleştirme mümkün olmadan önce, belli bir evrim seviyesine erişmiş olmalıdır. Bu, evcilleştiren için de, evcilleşen için de geçerlidir. Kendi türünün üyeleri ile sosyal ilişkileri olan hayvanlar, diğer türlerle aynı ilişkiyi kurmaya daha fazla hazırdırlar. Örneğin, Afrika’ya has bazı antilopların zebra sürüleri ile karıştığı, Afrika’da çok görülür. Bundan dolayı, insan tarafından evcilleştirilen hayvanların büyük çoğunluğunun, sürü halinde gezen toynaklı hayvanlardan olması şaşırtıcı olmamalıdır. Mamafih, bir hayvan türünün diğerini evcilleştirmesi, sosyal hayatı olan böcekler arasında bilhassa karıncalarda görülür.[13]

Sonuç olarak Evcilleştirme insanla bitki ve insanla hayvan arasında oldukça karmaşık bir ilişkiler sisteminin kurulmasını ve onun sürdürülmesini gerektirmiştir. Öyle ki avcılık-toplayıcılık ekonomisinden üretim ekonomisine geçen insanoğlu, evcil hayvan ve bitkiler olmadan yaşayamayacağı gibi, evcil hayvan ve bitkiler de karşılık olarak insanın yardımı ve katkısı olmadan varlıklarını sürdüremezler.


Kaynaklar

M. Murat Baskıcı. Evcilleştirme Tarihine Kısa Bir Bakış

Evin Esmen Kısakürek- Arda Kısakürek, M.Ö. 200 BİN – M.Ö. 1800 İlkler, Anadolu Merkezli Dünya Tarihi, İstanbul

Dr. Didem Bacanlı, Sabriye Aşır-Bütün Dünya dergisinin Ekim 2017 sayısı

Eren Omay, İnsanlık tarihinde bir sıçrama Neolitik çağ-2: Tarım devrimi ve hayvanların evcilleştirilmesi, Bilim ve Ütopya

Bronowski, J.: İnsanın Yücelişi, Milliyet Yayınlan, 1975

YILDIRIM Recep, Eskiçağ Tarihi ve Uygarlıkları, Yıldız yayıncılık, Ankara

Heiser, Jr., C. B. (1973), Secd ıto Civilization: The Story of Man's Food, (San Francisco: W. H. Freeman and Company)

Isaac, E. (1970), Geography of Doıı~estication, (New Jersey: Prentiee-HaII, Ine.)

Jared Diamond, Tüfek Mikrop ve Çelik, TÜBİTAK yayınları 2002

Alâeddiıı Şenel, İlkel Topluluktan Uygar Topluma. Geçiş Aşamasında Ekonomik Toplumsal Düşünsel Yapıların Etkileşimi, Ankara

Zeuncr, F. E.: Domestication of Animals, Cultivation of Plants, History of Technology, Ed: C. Singer, E. J. Halmyard, A. R. Hall, Oxford. 1965.



* Tarihçi / Etnolog
[1]Coğrafyacılar ve. Kültür-tarih etnologları arasında, bitki evcilleştirmesinin sürü hayvanlarının evcilleştirilmesinden önce geldiği konusunda bir uzlaşma vardır. Kaynak(M. Murat Baskıcı. Evcilleştirme Tarihine Kısa Bir Bakış)
[2] Evin Esmen Kısakürek- Arda Kısakürek, M.Ö. 200 BİN – M.Ö. 1800 İlkler, Anadolu Merkezli Dünya Tarihi, İstanbul, s 50
[3] Evin Esmen Kısakürek- Arda Kısakürek, a.g.e, s 50
[4] Dr. Didem Bacanlı, Sabriye Aşır-Bütün Dünya dergisinin Ekim 2017 sayısında yayımlanmıştır.
[5] Eren Omay, İnsanlık tarihinde bir sıçrama Neolitik çağ-2: Tarım devrimi ve hayvanların evcilleştirilmesi, Bilim ve Ütopya, e-makale
[6] Bronowski, J.: İnsanın Yücelişi, Milliyet Yayınlan, 1975, s 45
[7] YILDIRIM Recep, Eskiçağ Tarihi ve Uygarlıkları, Yıldız yayıncılık, Ankara-201, s40
[8] Heiser, Jr., C. B. (1973), Secd ıto Civilization: The Story of Man's Food, (San Francisco: W. H. Freeman and Company), s 192-197
[9] Bitki yetiştiriciliğinin ilkel insanın kampları-yerleşimleri yakınında ya da mağara girişlerindeki bitkilerin yetişmesini gözleyerek ortaya çıktığı şeklindeki hipotez henüz ispatlanamamıştır. Daha ziyade ilk çabalar muhtemelen bugün yetiştirilen bitkilerin ataları olduğu düşünülen vahşi bitkilerin anayurtlarında ortaya çıkmış olmalıdır. Böylece buğday ve arpa ilk kez Yakın Doğu'da, pirinç Hindi Çin’in kuzeybatısında bir yerde, mısırı Orta Amerika ve And Dağlarında yetiştirilmiştir. Daumas (1969), s. 77.
[10] Isaac, E. (1970), Geography of Doıı~estication, (New Jersey: Prentiee-HaII, Ine.), S 103
[11] Jared Diamond, Tüfek Mikrop ve Çelik, TÜBİTAK yayınları 2002, s 102
[12]Alâeddiıı Şenel, İlkel Topluluktan Uygar Topluma. Geçiş Aşamasında Ekonomik Toplumsal Düşünsel Yapıların Etkileşimi, Ankara, 1982, s 41
[13] Zeuncr, F. E.: Domestication of Animals, Cultivation of Plants, History of Technology, Ed: C. Singer, E. J. Halmyard, A. R. Hall, Oxford. 1965. s, 15



Yorumlar

Popüler Yayınlar