TÜRK BURJUVAZİSİNİN GELİŞİM AŞAMALARI



TÜRK BURJUVAZİSİNİN GELİŞİM AŞAMALARI

Aytaç BOZKUYU*

Tarih öncesi dönemden beri varlığını arttıran ve geliştiren Ticaret mekanizmasının asıl unsuru olan tüccarlar, bireysel hareketleri nedeniyle uzunca bir dönem adlarından söz ettirmemişlerdir. Kısa mesafeler ile başlayan bu ticari hayat, Ortaçağ Avrupa’sında Otarşi (kapalı Pazar ekonomisi) nedeniyle iyice içine kapanık bir hal almıştı. Siyasi gelişmelere bağlı olan sınıfsal değişmeler hareketli bir zeminde yeni yerler bulması normal bir süreç olarak değerlendirebiliriz.

Aslında bu gelişimin yada dönüşümün oluşması tamamıyla insanın toplum hayatındaki kendine edindiği yerlede alakalıydı. Örneğin, Tarım devriminden kent devrimine geçiş, tarımsal artının toplandığı, ilk tapınakların köyler, zamanla nüfusları artarak, içinde farklı sınıflardan insanların yaşadığı kentlere dönüştüler.  Kent ve çevresindeki köyler, kendi kendine yeterliliklerini yitirdiler ve birbirlerinin ürünlerine muhtaç hale geldiler. Böylece kurulan ekonomik, toplumsal, askeri ve siyasal bütünleşme ve bağımlılık, tapınakla ve dinsel düşüncelerle sağlanan duygusal ve düşünsel bir bağlılıkla perçinlendi. Tüm bu şartlar da tarihte ilk devleti, kent devleti biçiminde ortaya çıkardı. Yerleşik hayatla birlikte Kent devrimine geçişin uygarlık tarihi açısından önemli sonucu da toplum içinde bir “uzmanlar” sınıfının ortaya çıkışıdır. Var olan uzmanlar iki türlüdür; biri krallar, diğeri bürokratlardır. Yiyecek bir kez depolanmaya başlayınca –biz sosyolojide buna artı ürün diyoruz- siyasal bir seçkinler sınıfı başkalarının ürettiği yiyeceğin denetimini ele geçirebilir, vergi alma hakkını elinde tutabilir, kendi karnını doyurma gereğinden kurtulabilir ve bütün zamanını siyasal etkinliklere harcayabilir. Ayrıca bu dönem yönetici sınıfın ve bürokrasinin, organize ticaretin ve olasılıkla “organize kavga” olarak adlandırabileceğimiz savaşların ortaya çıktığı bir dönemdir.

Aslına bakılırsa üretim faaliyetinin doğurduğu ilişkiler, giderek bütün bunları kapsayan "üretim biçimi", uygarlıkların tanımında önemli rol oynuyor. İnsanın belli bir toplum içindeki varlığını, bilincini etkileyen ve mülkiyet kavramını, bireylerin ya da grupların toplum içindeki görevler bakımından farklılaşmasını, başka bir deyişle "sosyal sınıfları” yaratmıştır.

Dünya Ekonomisi bilindiği gibi her devirde her yerde aynı düzeyde ilerlememiştir. Yerleşik ekonominin yansıra göçerlerin ekonomisi de kendine has bir şekilde ayakta duracak kadar yeni yöntemler geliştirmişlerdir. Genel olarak Ortaçağ Avrupa’sına hakim olan Otarşi,  nerdeyse birçok kıtayı etkiledi. Otarşi terimi, genellikle siyasal veya ekonomik sistemler için kullanılır. Otarşi, ekonomik yapının dış yardım almadan ya da uluslararası ticaret yapmadan hayatta kalabildiği ya da faaliyetlerini sürdürebildiği durumlarda geçerlidir. Kendi kendine yeterli ekonomik yapı, dış dünyayla bütün ticaretini durdurursa buna kapalı ekonomi denir.

Ortaçağ ekonomik anlayışı olan Kapalı Pazarda sadece ülke içinde tarıma dayalı bir modeldi. Ticaret yoktur, bu nedenle kültürel etkileşim ve gelişim de yoktur. Zenginliğin temel ölçütü topraktır. 10. yüzyılda Avrupa’nın pek çok kısmı malikâne olarak bilinen küçük siyasi-ekonomik birimlere ayrılmıştı.  Bir şato ve çevresindeki topraklardan oluşan malikânenin işlevi, köylünün güvenliğini, aristokrat sınıfın ise otoritesini ve geçimini sağlamaktı. Kanun ve düzen yalnızca malikâne sınırları içinde söz konusuydu. Bu dönemde ticaret son derece sınırlıydı. Toprak boldu, fakat yeterli işgücünün ve güvenliğin mevcut olması halinde bir üretim faktörü olarak işe yaramaktaydı.

Bir şatonun bölünmezliği nedeniyle, korunma ve güvenliğin sağlanmasında ölçek ekonomisi kuralları geçerliydi. Bir malikânenin sahibinin koruduğu kişilerin sayısı arttıkça, şatoya daha uzak alanlarda tarım yapma gereği doğacağından koruma hizmetinin maliyeti yükselmekteydi. Yani koruma hizmeti önce alçalan, sonra yükselen bir maliyet eğrisi gösteriyordu. Bu malikâne için en etkin ekonomik büyüklük, güvenlik sağlamanın marjinal maliyetinin korunması sağlanan işgücünün ürettiği üründen lordun vergi şeklinde aldığı payın değerine eşit olduğu noktaydı.

Bu düzene darbe vuran ve Dünya tarihini derinden etkileyen en çarpıcı olay Coğrafi Keşiflerdir. Yeni yerlerin bulunması ile geçmiş zamanların birikimlerini cebinde bulunduran Tüccarlar uzun mesafelere açabilme, siyasi hayatta görüş bildirebilme fırsatınıda bulmuştur. Ortaçağ Avrupa’sında zenginliğin ölçüsü toprakken Yeni Çağ’daki ölçüt keşiflerden dolayı altın ve gümüş ya da değerli madenler olmuştur. Toprağı eken halk yüzyıllardır sınırlı bir alanın sınırlı üreticisi iken birime fırsat bulamamak da birlikte efendisinin boyunduruğu altında pozitif durumunu korumuştur. Ancak yeniçağ’da sermayenin birikmesi ve tüccarların siyasette etkin duruma gelmek istemesi nedeniyle köylü ve soylu sınıflar arasında yeni bir sınıf filizlenmiştir. Latince’de kale duvarı ya da burç anlamına gelen “Burgues” kelimesi şehirlerde ticareti elinde bulunduran hatta keşiflere sponsor olan bir mevkiye yükselmişti. Ticaretle uğraşan burjuva sınıfı zenginleşmiş ve Avrupa ürünleri yeni pazarlar bulmuştur. Böylece daha sonraki yıllarda gerçekleşecek olan Sanayi Devrimi’ne ortam hazırlanmıştır.

Yükselen Burjuvazi, kendisini kısıtlayan engellerden kurtulma çabası içindeydi. Gelişimin önündeki en büyük engel, feodal düzenin dayanağı olan Katolik ideolojisiydi. Bu ideoloji yıkılmalı ya da egemen sınıfın çıkarlarına uygun hale getirilmeliydi. Kapitalist düzenin devamlılığı, kendi ideolojisini oluşturmasına bağlıydı. Böylece reform hareketi, Katolik kilisesini hedef aldı. Katolik kilisesi, burjuvazinin üretim ilişkilerinin gelişmesini engelledi. Bu durumda burjuvazi kendi kilisesini örgütleyerek, Katolikliğin karşısına Protestanlığı çıkarttı. Protestan mezhebinin Katolik mezhebinden en önemli farkı kilisenin devletin denetiminde olmasıydı. Devlet egemen sınıfın bir aracı olduğuna göre, kilise egemen sınıfın kontrolü altına alınıyordu.

Halkın ilk gurubunu teşkil eden Burjuva sınıfı da büyük ve küçük burjuva sınıfı olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Büyük burjuvalar, bankacılık ve sanayi işleriyle uğraştıklarından zengindiler. Asillerden farkları, seçme ve seçilme haklarının olmamasıydı. Küçük burjuva ise esnaflıkla uğraşırdı. Pek zengin olmamakla beraber, köylülere nazaran iyi durumdaydılar.

Yeni elit burjuva sınıfı ticaret sayesinde ufku genişlemiş mevcut siyasi düzene karşı çıkarların limanı haline gelmişti. Sanata duyduğu saygı, sanatçıya verdiği destek, Rönesans denilen yeniden doğuşu ortaya çıkarmıştı. Yüzyılların birikimi ile güçlenen ve destek gören bu sınıf 1789 Fransız İhtilalinde krala karşı gelerek daha üst boyuta geçecektir. Devrim yapabilecek kadar güçlenen burjuvalar zamanla devlet ekonomisinin hatta siyasetin ve sanatın vazgeçilmez unsurlarından biri olacaktır.

18. Yüzyılın sonlarında sermaye birikimi Sanayi devrimine sebep olurken şehirleşmeye bağlı olarak gelişen ekonomik yeni burjuva aileler de yaratacaktır. Avrupa toplumunda yüzyıllardan beri varlığını kabul ettirmeye çalışan, mücadele eden Siyasete giren ve yönlendiren burjuvazi aynı dönemde hüküm süren Osmanlı’da Türk toplumunda görülmemiştir.

Türkler Orta Türkistan’dayken bile özel birikimi engellemeye çalışmışlardır. Türklerde toplumsal eşitlik ve dayanışma o kadar güçlüdür ki, yüzyıllar boyu sürmüş, Selçuklu, Osmanlı gibi büyük Türk-İslam devletlerinin toplumsal bütünlüğünü uzunca bir süre korumuştur. Türklerin geleneksel ekonomik uygulamaları tüketimde eşitliği, toprakta özel mülkiyeti gereksiz kılar. Toprak, Çayırlar ve hayvanlar öncelikle topluluğa aittir. Ortak çalışılır, ortak tüketilir. Yeterli artı ürün oluşmamasından, yani fakirlikten ileri gelen bir toplumsal eşitlik vardır. Böyle bir toplumda sınıflar da yoktur. Ekonomik uğraş, geleneğe göre, toplulukça planlanır ve elde edilen ürün, katkısına bakılmaksızın tüm topluluk üyelerine paylaştırılır.

Türk tarihi içinde yerleşikliğin ve yerleşik kültürün zirvesi sayabileceğimiz Osmanlı toplumu,  padişaha bağlı tebaadan oluşmaktaydı. Tebaa içerisinde Bera’ya denilen vergi vermeyen ve maaşı tımar sisteminde ki araziden karşılayan bir kesim vardı. Buna karşın Reaya denilen Müslüman ya da gayrimüslim olmasına bakılmaksızın vergi veren bir kısmından oluşmaktaydı. Osmanlı ekonomisinin temeli tarımdır. Devlet mekanizması tarımın verimine göre şekil değiştirirdi. Araziler, Miri, Mülk ve Vakıf olarak nitelik ve nicelik bakımından ayrılırlardı. 17. Yüzyıla kadar sistemli bir şekilde tasnif edilebilmiştir. Miri arazinin genel ekonomideki yerine bakınca üretim araçlarının büyük bir kısmının devletin elinde bulunduğunu görüyoruz. Ayrıca özel şahıslara verilen mülk arazinin azlığı devlet kontrolü dışında bir sınıfın oluşmasında engellemekteydi. Devletin kontrolü dışında zenginleşen ya da haksız kazanç sağladığı düşünülen kişilere karşı Müsadere ile mallarına el koyulurdu.

Osmanlı sosyal formasyonunda iktisadi faaliyetlerin devletin alanı dışında bırakılması sadece bu meşguliyetin basit bir etkinlik olarak görülmesi düşüncesinden kaynaklanmıştır. Osmanlı’nın kendine özgü olan teokratik yönetim anlayışında merkeze karşı yükselecek her türlü oluşum önü kesilmesi gereken bir çabanın başı olarak görülmüştür. Bu durum sadece gayrimüslimlerle iktisaden yükselmelerine sağlamamış aynı zamanda yerel toplulukların Sevil bir oluşuma yönelik eylemlerin önünün kesilmesine yol açmıştır. Dolayısıyla Osmanlı’nın yerli Türk tebaasından olanların ticari faaliyetlerde bulunma istemleri doğrudan devlet nezaretinde engellenmiştir.[1] Öyle ki Müslümanlar tarım, hayvancılık ve esnaflıkta uğraşırken gayrimüslim tebaa genel olarak metropol şehirlerde ticareti elinde bulundurur hale gelmişti. Özellikle 18. Yüzyıldan itibaren yabancı dil bilen ve birçok liman ile iletişim halinde olan gayrimüslim tüccarlar savaş zamanlarında güçlenerek Osmanlı burjuva sınıfını oluşturmaya zemin bulmuşlardı.

17. Yüzyıldan itibaren toprak sistemindeki bozulmalar devletin peşin para ihtiyacını arttırmıştı. Bazı devlet arazileri iltizam denilen bir sistemde mültezim denilen bazı yerel güçlere verilerek mali açığı kapatmaya çalışılmıştır İlkel tefecilik diyebileceğimiz bu sistemdeki mültezimler aldıkları yüksek faizli vergiler sebebiyle 19. yüzyılda Ayan adına alarak kırsal alanlar da güçlenecektir.

Ayrıca ayanlar 1808 Sened-i İttifak ile varlığı tanınan, Müsadere uygulanmasından muaf olan bir grup haline gelmiştir. Tarım ticaretleştikçe ve kar amacına yöneldikçe, Osmanlı Devleti Avrupa'ya bağlı tarımsal eklenti ve Avrupa'nın pazarı haline geliyordu. Bu süreçte her ikiside ekonomik olarak Batı çıkarlarına bağlı üst kesim, tarımsal gruplardan ve varlıklı Ticaret burjuvazisinden oluşan yeni bir sınıf gelişti.[2]

 18. Yüzyılda gelişmeye başlayan gayrimüslim ekonomisi İstanbul, İzmir, Antalya, Mersin gibi hinterlandı geniş limanları elinde bulundurur hale gelmiş ve gerektiğinde devletin dış borcu için başvurduğu bir can simidi olmuştur. 1839'da Tanzimat Fermanı'nda müsaderenin tamamen kalkması ve mülkiyet hakkının padişah tarafından tanınması gayrimüslim tebaanın serbest hareketine sebep olmuştur. 1856 ıslahat Fermanı'nda İngiltere, Fransa ve Rusya’nın da desteğiyle okul, hastane, banka ve şirket açma hakkını elde eden azınlıklar, Müslüman esnafın, çiftçinin ve tüccarın karşısında önlenemeyen yükselişini devam ettirmiştir.

Osmanlı İmparatorluğunun ticari ve finansal sermayesinin çoğu Ermenilerin, Yahudilerin ve Rumların elindeydi. Devletle mali açıdan işbirliğine giren bu gruplar, dünya ekonomisine eklenecek kadarda güçlenmişti. Batı Anadolu, Balkanlar ve Kuzey Afrika'da Ermeniler Yahudiler,  Levantenler veya yabancılara kıyasla Rumlar,  gelişen devlet dışı arenaya daha fazla hâkimdi.[3]

19. Yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren kapitülasyonların ağırlığı kendine hissettirmiş, özellikle 1838 Balta Limanı Ticaret sözleşmesi ile İngiltere’ye verilen geniş ekonomik ayrıcalıklar el tezgâhlarının kapanmasına, yerli üretimin durmasına- ki bu yerli üretim müslümanların ve esnaf teşkilatının faaliyet akımıydı- neden olmuştu. Osmanlı Devleti Avrupa burjuvazisinin hammadde ihtiyacını gideren ve kapitalizmin etki alanına girmeye hazır bir şekildeydi.

Batı ile olan ticaretten kazançlı çıkanlar azınlıklar oldu. Azınlıklar Batı ile olan bağlantıları ve Osmanlı toplumsal yapısı içindeki özel konumları sayesinde Sultan’ın kontrolü dışında servetler edindiler ve Osmanlı Ticaret burjuvazisinin nüvesini oluşturdular. Değişen ticari yapı toplumsal gruplar ve batı mallarının Osmanlı toplumuna nüfus etmesi, Osmanlı Ticaret burjuvazisinin Batı ile yaptığı ticaret sayesinde diğer toplumsal grupların Aleyhine servet biriktiren bir grup olarak ortaya çıkmasının tohumlarını attı.  Müslümanların gözünde dış ticaretin büyük kısmına denetimleri altına tutan Elenler, Ermeniler ve Hristiyan Arapların zengin ticari seçkinleri, Avrupa’nın ve Osmanlı imparatorluk bürokrasisinin üst kademeleri ile işbirliği yaparak ırksal ekonomiyi baltalıyordu.[4]

1854’ten itibaren dış borçların devlet ekonomisindeki ağırlığı artırmakla kalmayıp borçların faizini dahi ödeyemeyecek  ve 1881’de Duyun u Umumiye ile bazı gelirlerine el koyulacaktır.  xx yüzyılın dünya siyasal hayatını belirleyecek olan ekonomik yaklaşımlar ve tedbirler, devlet bürokrasisi tarafından geç algılanmıştır. jön Türk aydınları tarafından gayrimüslimlerin hakimiyetinde bulunan iç ve özellikle dış ticaretin Türkler lehine çevrilmesi için ilk girişimler yapılacaktır.

Modern sektöre ait bankacılık,  taşımacılık, sigortacılık, simsarlık ve Avrupa mallarının satışı gibi yeni meslekler ile gayrimüslimlerde uğraşıyordu.  Dış ticaretin %90’ı Anadolu ve Balkanlar’da Rumların, Ermenilerin ve Yahudilerin tekelinde olduğunu iddia etmek abartma olmaz. Yüzyılın sonunda ticaretle uğraşan müslüman ve gayrimüslim gruplar arasındaki rekabet gerginleşti ve siyaset kazandı.  jön Türklerin ekonomik politikalarının bir milli iktisat yaratması ve Hristiyan ticaret gruplarının imtiyazlı konumuna son vermeyi amaçlıyordu. Jön Türkler yeni bir girişimci burjuva sınıfının gerekliliğini tartıştılar ve böyle bir grup yaratmak için girişimde bulundular.[5]

Ulusal nicelikte bir kapitalizme yönelişin  karşısına çıkan belki de en çetin nesnel engel Türk burjuvazisinin cılızlığından kaynaklanmaktaydı. Bir Osmanlı burjuvazisi şüphesiz vardı.  Ancak bu sınıfın 3 belirgin özelliği (sanayide değil ticarette ve özellikle dış ticarette gelişmiş olması) buna bağlı olarak komprador bir özellik taşıması ve büyük ölçüde gayrimüslim (Rum, Yahudi,  Levanten,  Ermeni) unsurlardan oluşmaktaydı. Bu özellikleri taşıyan bir sınıfın ulusal nitelikte bir burjuva devrimini sürüklemesi elbette beklenemezdi. Buna karşılık iç ticarette küçük ve orta sermayeli (esnaf özellikleri ağır basan) Türk ve Müslüman burjuvazisi zayıf,  dağınık,  örgütsüz ve büyük ölçüde birincilere bağımlı durumdaydı. Bu durumda eğer gerçekleşebilecekse burjuva devriminin burjuva dışındaki sosyal gruplarca yapılması zorunlu olduğudur.[6]

Bir düşünce hareketi olarak başlayan Jön Türk hareketi 1889’da İttihat ve Terakkiye dönüşerek siyasi bir zemin yaratmıştır. 1908’de II Meşrutiyet’in ilanında etkin rol oynayan bu grup 1908-1913 yılları arasında yönetime ortak 1913-1918 arasında ise yönetimi tamamen ele geçirmiştir. I Dünya Savaşı’nın 1914’te başlaması ile birlikte birçok alanda serbest hareket imkânı bulmuştur. Aynı zamanda milli iktisat programını hazırlayarak Milli burjuvazi hedeflemiştir. Savaş döneminin piyasa koşullarından yararlanarak sermaye birikimi yapmaya çalışmıştır. Özellikle 1916-1918 yılları arasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin aktif desteğiyle 80 tane yeni Anonim Şirketi kurulurken Tacirler ve küçük işletmeler büyük cemiyetler halinde örgütlenmeye ve yeni şirketler kurmaya teşvik edildi.

1915 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti'nde nüfusu dörtte üçünden fazlasına sahip olan Müslüman Türklerin imalatta sadece sermayenin % 15’ini elinde tuttuğu emek gücünün ise aynı şekilde % 15 oluşturduğu görülmektedir. Sermaye ve emek gücünün %60’ına ise Rum Ortodoks nüfusa sahipti. Geriye kalan %15'i Ermeniler, % 10'una ise Museviler sahipti.[7]

Jön Türkler arasında burjuva kavramını ilk kullananların başında gelenlerden biri olan Yusuf Akçura, çağdaş devletin dayanağının burjuvazi olduğu fikrini iş işlemekteydi. Bu nedenle başta Türk yurdu olmak üzere dönemin milliyetçi dergileri ve gazetelerinde yer alan makalelerde Türk ve müslümanları iktisadi yaşamda ön plana çıkarmanın ve burjuva sınıfı oluşturmanın önemi üzerinde duruyordu.  Ona göre Tanzimat Döneminden itibaren Osmanlı ekonomisinin batı etkisi altına girmesi ile birlikte Türklerin kendi içlerinde bir burjuva sınıf oluşturma zorunluluğunu ortaya çıkarmıştı.[8]

İttihat Terakki Cemiyeti yöneticileri, Türkçülük fikir akımının gerçekleşmesi için milli bir burjuva sınıfının yaratılması gerektiğine inanıyorlardı. Bu düşüncenin nedenlerinden biride gayrimüslimlerin elde ettikleri sermayeyi, Osmanlı Devleti aleyhine kullanmaktan çekinmemeleriydi.  Tabiki milli sermayenin oluşmasını engelleyen en büyük unsur kapitülasyonlardı. Öyle ki Osmanlı gayrimüslim burjuvazisi geniş ayrıcalıklara ulaşabilmek için bir gecede vatandaşlıklarını değiştirdikleri de olmuştur.

İttihat ve Terakki Cemiyeti 10 yıllık iktidarları boyunca yabancı şirketlere tanınan ayrıcalıkları ve kapitülasyonları tek taraflı kaldırmıştır. Ayrıca yeni iş kollarının açılmasını sağlamak amacıyla  bir bankada kurmuştur. I Dünya Savaşı'nın yarattığı koşulları değerlendiren Türkçü hükümet, Türklere ait küçük işletmelerin gayrimüslim sermaye ile baş edemeyeceğini bildiği için küçük işletmeleri bir araya getirerek Anonim şirketler kurdular. Kooperatifler aracılığıyla ticaret yabancı ve gayrimüslim unsurlardan alınarak,  Müslüman unsurlara devredildi. İttihat ve Terakki'nin kimi taşra teşkilatları kredi ve satış Kooperatifleri kurarak üreticiyi ve Müslüman tüccarı örgütledi. Piyasayı denetim altında bulunduran alıcı tüccar sendikalarının karşısında tek satıcı olarak çıkmalarını sağladı.

Örneğin, Hamal esnafı Kethudası Kemal Bey, İttihat ve Terakki’nin İstanbul Katib-i Mesulu oldu.  Kara Kemal savaş yıllarında ise İaşe Nazırlığına yükseldi. Kara Kemal’in yaptığı çalışmalar cemiyetin sivil kanadını güçlendirmişti.[9] Böylece Müslüman Türk unsurlar yeni inşa edilen ulusal kimliğin toplumsal tabanını oluşturmaya aday haline geliyordu.  Kara Kemal öncülüğünde Müslüman Tüccarın örgütlenme çabası İktisat mecmuası ve Yeni Mecmua dergileriyle desteklenmeye çalışılıyordu.  İttihatçıların  Türk burjuva sınıfı yaratma politikası ve milli iktisat anlayışı aslında Alman ekolünün bir yansımasıydı. Milli iktisat anlayışının mimarı Frederich List’ti[10]. Alman ekonomistlerin deneyimleri İttihatçıların uygulamalarına yansımıştır.

Ekonomide gayrimüslimlerin yerine Müslüman unsurları ikame etme anlayışı doğrultusunda ittihatçılar gayrimüslim sermayeye yönelik boykot çağrılarında bulunarak çeşitli bildiri ve risalelerle Müslümanların gayrimüslim tüccarlardan, bankalardan alışverişi kesmeye çağırmış, ayrıca Müslüman esnafın isimlerini ve adreslerini içeren listeler hazırlanarak İstanbul'da Müslümanlara ait 500'e yakın yeni dükkânın açılması sağlanmıştır.[11]

Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na yenilmesi ve Mondros ateşkesi ile fiili olarak hareketsiz bırakılması Türk milletinin tepkisine neden olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde başlayan milli mücadele başarıyla sonuçlanmış ve yeni bir Türk devleti kurulmuştur.

Osmanlı Devleti’nin mirasçısı olan yeni Türk devleti ekonomik siyasi ve kurumsal olarak yeniden doğuşu gerçekleştirmek her alanda milli politikalar geliştirmiştir. Lozan barışının imzalanması ile kapitülasyonlar kaldırılmış, Duyunu Umumiye İdaresi feshedilmiş ve azınlıklar Türk vatandaşı sayılmıştır. Ancak Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul İzmir gibi önemli Liman kentlerinde bulunan gayrimüslim burjuva sınıfının büyük bir kısmı Ülkeyi terk etmiş ya da savaş şartlarından yararlanıp mallarını stok ederek savaş zengini olmuşlardır.

Türkiye, kuruluşunun ilk yıllarında nüfusun büyük kısmını çiftçilerin oluşturduğu,  kırsal ekonominin yoğunlukta olduğu bir ülkeydi. En büyük eksiklik ise ekonomik kalkınmayı sağlayacak bir modeldi.  xx yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren gelişmeye başlayan  kapitalist ve Sosyalist ekonomik modelleri tamamıyla kabul etmek yerine milli yerel ve iktisadi plan gayreti içerisine giren cumhuriyetçi kadrolar, önce sermayesiz kesimleri destekleme yoluna gideceklerdir. Öyle ki bir Türk burjuvazisinin oluşması için milli üretimi hem sanayide hem de tarımda gerçekleştirmek gerekliydi.

Burada öncelikli olarak altı çizilmesi gereken en önemli nokta Türk feodalizmin ulusal burjuvazinin kuvvetlenmesini önlediği gerçeğidir. Cumhuriyet Dönemi ile birlikte ulusal karakterli bir burjuva sınıfı yaratmak için ya yeni kurumların oluşması ya da yeni bir iktisadi sınıfın yaratılması gerekiyordu. Ancak bu konuda uygulanan politikalar sonucunda Sanayi burjuvazisinden ziyade büyük Toprak sahiplerinin ve bürokratların ittifakıyla oluşan cılız bir ticaret burjuvazisi ortaya çıkmıştı.[12]

Hem Osmanlı son dönem hemde Cumhuriyetin önemli aydınlarından olan  Yusuf Akçura burjuva ve ekonomi arasındaki ilişkiyi şu şekilde belirtmiştir; “Eğer Türkler Avrupa kapitalizmden yararlanarak kendi içlerinde bir burjuva sınıfı çıkartmaya başaramazlarsa,  sadece köylülerden ve memurlardan oluşan bir toplumun yaşama şansı çok zayıf olur.  Modern devletin temeli burjuva sınıfıdır. Çağdaş refah Devletleri burjuvazinin doğuşunun başlangıcıdır ve Türk burjuvazisinin doğal gelişimi Eğer kesintiye uğramaksızın sürecek ise Türk devletinin sağlam biçimde kurulmasının garanti edilmiş olduğunu söyleyebiliriz” diyerek burjuva sınıfının Türk devleti açısından önemini vurgulamıştır.

1923’te Lozan görüşmeleri kesintiye uğramışken İzmir’de milli iktisadi alanında önemli bir adım atılarak İktisat Kongresi düzenlenmiştir. Bu kongrede alınan önemli kararlardan bazıları;  sermayesi yurt içinde olan sanayi kuruluşları ve milli bankalar açılacak,  yerli sermaye desteklenecek,  aşar vergisi kaldıracak ve Toprak reformu uygulanmalıdır şeklindedir. 

Özel sektörün desteklenmesinde herhangi bir ideolojik yaklaşım söz konusu değildir. Amaç ülkeyi Özel sektör ve kamu kaynaklarıyla kısa sürede sanayieleştirmek ve ithalata bağımlılığı azaltarak dışa bağımlılıktan kurtarmaktır. Bu bağlamda izleyen yıllarda gerçekleşen kamu yatırımlarının özelleştirilmesi de amaçlanmıştır. Ancak tüm desteklere ve teşviklere rağmen milli/yerli burjuva sınıfının oluşmasının kısa zaman diliminde mümkün olmayacağı anlaşılmıştır.  Bunun nedenleri arasında geri kalmışlık,  girişimci sınıfın yetersizliği ve eksikliği, sermaye, teknolojik altyapı bilgi ve pazar yetersizlikleri ve pazara açılmada önemli olan ulaşım yetersizliği gösterilebilir.[13] Bu sebepler nedeniyle 1927’de çıkartılan Teşvik-i Sanayi planı uygulanamamıştır.  Ancak devletin sermaye desteği ile açılan bir çok kurumda bulunmaktadır.  Örneğin Uşaklı Nuri Bey (Şeker) desteklenmiş şeker fabrikası açtırılmıştır. Cumhuriyetin ilk 10 yıl içinde yeni gelişmekte olan burjuvazi siyasi olarak devlet tarafından desteklensede dışarıda gelişen olaylar bir süre daha büyümesini engelleyecektir. Bu dönemin en önemli olayı ise ABD de başlayan 1929 Dünya Ekonomik Buhranıdır. Amerika’da başlayan buhran Türkiye’ye yatırımı azaltmış, dövizdeki ani düşüş yerel sermayenin yatırım yapamayacak ölçüye inmesine sebep olmuştur.  Bu nedenle devlet yeni bir ekonomik model yaratma çabasına girmiştir.  Devlet destekli politikaya ek olarak devletçilik geliştirilmiş ve devlet yatırımı tek başına üstlenmiştir.

Türkiye’nin ilk dönem burjuva aileleri Koç,  Sabancı,  Eczacıbaşı’nın büyümelerine bakarsak çoğunluğunun varlıklı ailelerinden olmadığı anlaşılır. Türkiye’nin krizi sakin atlatmak amacıyla mecbur kalarak yatırımları üstlenmesi kapitalizmi ve ulusal burjuvazinin büyümesini engellemiştir. 1930’da Türk-Yunan nüfus mübadelesinin yapılması Türk burjuvazisini oluşturmak için yeni bir planı zorunlu kılmıştır. Çünkü; gelen ve giden göçmenlerin meslek grupları ve ekonomiye olan girdileri farklıydı. Örneğin Türkiye’den göçen Rumlar genel olarak eğitimli ve meslek sahibi kişilerden, Türkiye’ye gelen Türkler ise genellikle tarımsal faaliyetler ile ilgilenen daha az vasıflı kişilerden oluşmaktaydı.

Halkın çoğunluğunu küçük köylü kısmı oluşturmasına rağmen ülkede toprağını kapitalist bir şekilde işleten ya da yarı feodal bir şekilde işleten toprak ağasıda yok değildi. İşte bu durum yeni Devleti kapitalist bir üretim mi yoksa köylü kesimin destekleneceği sorununa mı götürmüştür. Köylüye toprak dağıtımı toprak ağalarının elindeki işgücünü azaltabileceğinden ve de daha fazla toprak bedeli ödemek zorunda bırakabileceğinden toprak ağaları yeni devletin ileride gerçekleştireceği toprak reformuna karşı çıkmışlardı. Burjuvazi sınıfını oluşturabilmesi için toprak ağalarının mı destekleneceği, yoksa nüfusun çoğunluğunu oluşturan küçük köylünün mü destekleneceği sorunu yeni devletin düşüncesinde bir karmaşa yaratmıştı. Çünkü, Kurtuluş Savaşı’nın yapılmasını sağlayan toplumsal ittifakta büyük arazi sahipleri önemli bir yer işgal etmişlerdi. Küçük köylünün ise savaş yılgınlığından dolayı devlete karşı bir küskünlüğü vardı. On yılı aşan savaş ve yıkım döneminin en çok sarstığı kesim, yetişkin erkeklerini Yemen ile Galiçya arasındaki uçsuz bucaksız topraklara gönderirken aynı zamanda zorbaların soygun ve sömürüsüne maruz kalmıştı. Köylünün öfkesi yerli eşraftan çok devlete karşıydı. Eşraf baskı yapıyor, sömürüyordu; ancak kriz zamanında köylüye yardım ediyordu. Devlet ise hiçbir yardımda bulunmuyordu. Devlet, yabancı bankaların verimsiz bulup girmedikleri tarımsal alana doğrudan kredi veren Ziraat Bankası aracılığıyla kredi verdiği zaman bile bu kredi eşrafın cebine giriyor, köylüye ulaşmıyordu. Köylünün bu yılgınlığını bizzat Mustafa Kemal yurt gezileri sırasında görmüştü. Yunan ilerleyişine hiç aldırmayan köylüler vardı. Mustafa Kemal’in bir köylüye neden işgalciye karşı direniş hazırlığında olmadığını sorması üzerine köylü, Yunan tarlasını işgal etmediği sürece bekleyeceğini söylemişti. Mustafa Kemal de büyük arazi sahiplerinin desteklenmesinden ziyade küçük çiftçinin desteklenmesi görüşünde olmuştur.[14]

Cumhuriyet Türkiye’sinde kaba hatlarıyla 3 farklı mülkiyet şekli vardı. Batı ve Güney Anadolu ile İç Anadolu’nun bazı kesimlerinde küçük özel mülkiyet ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da feodal mülkiyet biçimi bulunmaktaydı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında toprak ağalarına ve büyük arazi sahiplerine destek verme yönünde bir politika tercih edilmiştir. Bu konuda 1924’deki Kadastro Kanunu özel mülkiyet rejimini pekiştiren önemli adımlardan birisidir. Diğer yandan 1926 tarihli İsviçre’den uyarlanan Medeni Kanunun kabul edilmesiyle, bir yandan özel mülkiyete, liberal, laik, bireyci bir devlet anlayışına dayanan yeni bir hukuk düzeninin en önemli unsuru oluşturulurken diğer yandan geniş tarım alanları üstünde fiili denetim kurmuş olan güçlü ailelerin, bu alanları güçlü malik sıfatıyla tapuya kaydettirmeleri son derece kolaylaşmıştır. Buna paralel olarak 1929 yılında büyük arazi sahipleri açısından büyük önem taşıyan bir başka kanun çıkarılmıştır. Buna göre, tımar, iltizam gibi kurumlarla ilgili olarak Osmanlı hükümetinin geçmiş yüzyıllar içinde çeşitli ailelere vermiş olduğu ve geniş tarımsal alanlara tasarruf hakkı sağlayan belgeler, bu alanların 1926 Medeni Kanunu çerçevesinde özel mülk olarak tapuya kaydettirilmesi için yeterli sayılmıştır. Osmanlı belgelerinde sözü edilen alanlarla ilgili sınırlar son derece muğlak olduğu, Türkiye’nin kadastrosu bulunmadığı için, elinde bu türden belge bulunan nüfuzlu aileler, çok geniş alanların mülkiyetini kazanmaya başladılar. Bu arada, Ermeni Tehciri ve Lozan Mübadelesi nedeniyle Ermeni ve Rumlardan kalan milyonlarca dekarlık arazi kırsal kesimdeki nüfuzlu aileler tarafından sahiplenilmiştir.[15]

1940'lara kadar Bürokratik siyasi ekonomik yargı ve askeri elitlerin sistematik bütünlüğü toplumun iktidar yapısını oluşturmuştur. 2. Dünya Savaşı'na tekâmül eden bu dönemde savaşa girilmemesine rağmen meydana gelen ticari atmosferin de etkisiyle bir Türk kapitalist sınıfı toplum hayatında boy göstermeye başlamıştır.[16] Ancak savaş yıllarında Türkiye'de ticaret burjuvazisinin ve piyasaya yönelik büyük Toprak unsurlarının aşırı güçlendiği başıboş bir vurgun ve zenginleşme ortamına şahitlik etmiştir. Bu dönemde bilinçsiz zenginleştirme politikalarından daha çok nasibini alan grup Türk ticaret burjuvazisi olmuştur.[17]

1942'de dönemin başbakanı Refik Saydam Savaş ortamından yararlanıp haksız kazanç sağlamaya çalışan tüccarları sert bir dille eleştirmiştir. Buna rağmen karaborsa spekülasyon ve vurgunculuk başlamış özellikle dış ticareti elinde bulunduran ve genellikle gayrimüslimlerin oluşturduğu burjuva sınıfıyla devleti karşı karşıya getirmiştir.

11 Kasım 1942'de Varlık Vergisi çıkartılarak tüccarlardan bir defaya mahsus Servet Vergisi alınmasına ilişkin düzenlemenin amacı olağanüstü çıkarlar elde eden tüccarların kazançlarını vergilendirmektir. Ancak konunun ardında yatan asıl amacın ticarette etkin gayrimüslim azınlıkların tasfiye edilerek yerine Türk Müslüman burjuvaziyi yerleştirmek olduğu belirtilmektedir ki,  verginin uygulama biçimi de bu tezi doğrulamaktadır.[18]

1943’te kaldırılan Varlık Vergisiyle birlikte ekonomik gücün dönüşümünde sermayenin el değiştirmesine neden olduğu gibi Türk Müslüman burjuvazisinin oluşmasına da sebep olmuştur.  Örneğin 1926’da Ahmet Vehbi Koç tarafından Türkiye’nin ilk Holdingi olarak kurulan Koç Holding 1950’lerde Sanayi alanında çeşitli şirketler kurarak milli üretimin büyük bir kısmını oluşturdu.  Koçlar; Elektrik ampulü, taşıt lastikleri, buzdolabı, çamaşır makinesi, Anadol otomobili üretimi gibi başlangıçta çok zor gibi görünen sektörlere girilmesiyle dahada güçlenmiştir. Bu dönemde Oliver (traktör), U.S. Rubber (oto lastiği) ve Siemens (elektrikli cihazlar) firmalarının temsilciliklerini almış, Ford bayiliğini Anadolu’nun çeşitli bölgelerini kapsayacak şekilde genişletmiş, yurtiçinde yeni ticaret şirketleri açmışlardır.

1921’de Kayseri’den Adana’ya yerleşen Hacı Ömer Sabancı 1932’de Çırçır fabrikası ile yatırımlarına başladı.  1943’ten sonra yenilerini ekleyerek tarım, ticaret, sanayi alanında Türkiye’nin üretimini elinde bulunduran Sabancı Holding’e dönüşmüştür.  1950’lerde ise yerli sermaye kullanarak Ayhan Şahenk tarafından Doğuş Holding’in temelleri atılmış ve yo,l asfalt,  kanalizasyon yapımı ile önemli bir konuma gelmiştir. Türkiye’de baraj yapan ilk şirket unvanını kazanan Doğuş Holding,  II Dünya Savaşı’ndan sonra milli ekonomide yerini almıştır.  1957’ de Şarık Tara ve Sadi Gülçiçek tarafından kurulan Enka Holding Soğuk Savaşın bitmesinin ardından Rusya ve Türk cumhuriyetlerinde gerçekleştirdikleri projelerle adını duyurmuşlardır. 1944’te Sabri Ülker tarafından Ülker markası ile üretilen bisküviler zamanla Türk ekonomisinin büyümesine katkı sağlamış ve 1948’de Topkapı’da Ülker markası ile ilk fabrikasını açmıştır. Yaşar grubunun kurucusu Durmuş Yaşar, 1927 yılında Rodos’tan İzmir’e gelerek başladığı boya ve gemicilik malzemesi satışıyla 1950’lerden sonra dünya pazarlarına açıldı.  Çukurova grubunun kurucuları Eliyeşil ve Karamehmet aileleri ise Cumhuriyetin ilk yıllarında Tarsus bölgesinde büyük toprak sahipleriydi.

Çukurova grubu, 1887’de Rum azınlıklar tarafından kurulan bir iplik fabrikasını 1925 yılında ele geçirerek erken bir tarihte sanayici kimliği de kazandı. Adana’da Fransız işgalinin 1921’de sona ermesinin ardından Ermeni Aristidis Simyonoğlu’nun bez fabrikası, Kayseri milletvekili Nuh Naci Yazgan tarafından (Kadir Has’ın babası) Nuri Has ve diğer iki ortakla beraber devralınarak Milli Mensucat Fabrikası’na dönüştürülmüştü. Türkiye’de özel sektörün gelişmesinin önünde en büyük engellerden biri olarak yabancıların, özellikle Yahudilerin ticaretteki hâkim rolleri görülmekteydi.

Savaşı izleyen yıllarda, özel girişimin öncülüğünde hızlı bir banka kurma çabası vardır. Ziraat Bankası ve iş Bankası dışında kalan dört büyük banka bu dönemde kuruldular. Yapı ve Kredi Bankası (1944), Garanti Bankası (1946), Akbank (1948) gibi sonraları Türkiye bankacılık sektöründe ilk sıraları alacak olan bankalar birkaç yıl içinde faaliyete geçtiler. 1949 yılında Sanayi ve Kalkınma Bankası’nın (TSKB) kurulması ile ABD istediği kişiye istediği kadar kredi vermek ve Türk ekonomisine yön vermek için vasıta edindi. Bu krediler bugünün zenginlerini oluşturdu. 30’lu yılların başında Atatürk tarafından yüksek ziraat tahsili yapmak için yurtdışına gönderilen Ali Numan Kıraç, İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle Amerika’nın başlattığı Marshall yardımlarının dağıtımında görev aldı.

1940’lı yıllarda atölye ölçeğinde imalata başlayan Akkök (iplik ve dokuma), Eczacıbaşı (ilaç ve seramik fincan), Yaşar (boya), Ülker (bisküvi) gibi gruplar, 1950’li yıllarda bu faaliyetlerini tipik olarak TSKB kredileri ile fabrika ölçeğine taşıdılar. Türk Traktör’ün Türk sermayedarı Vehbi Koç oldu. 1955 yılında yaşanan 6-7 Eylül olayları da Rum ve Ermeni mallarına el konulması da belirli bir zengin kesim yarattı. 1960’larda ABD’de çıkarılan PL 480 kanunu ile buğday, süt tozu, tavuk gibi ihtiyaç fazlası Amerikan mallarının Türkiye gibi ülkelere gönderildi. Bunların karşılığında oluşturulan fon ile İstanbul’dan İzmit’e kadar kurulan fabrikalar finanse edildi. Böylece ABD, Türkiye’nin bugünkü zengin kesimini ve sermaye dağılımını, kendi deyimiyle kalkınmasını sağladı.

1960’lar seküler  iç burjuvazisinin oluşum yıllarıdır. Çünkü; geçen 10 yıl içerisinde yerli burjuvazi risk almamış ve siyasi otoriteden alabildiğince istifade edebilmiştir. Türkiye’de iktisadi hayata 1965’ten itibaren büyük sanayi ve ticaret burjuvazisi ağırlığını koymuştur.  Bu tarihten itibaren Seküler burjuvazi ile birlikte ve daha dikkat çekecek şekilde dine olan bağlılığı,  kaderci bir bağlanmadan ziyade daha rasyonel ve bilinçli bir burjuva ideolojisinden meydana gelen yeni bir sınıf doğmuştur.  Dikkat çekicidir ki; 1968 yılında en çok Ankara, Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Denizli, Edirne, Eskişehir, İçel, Isparta, Kayseri, Kırklareli, Kocaeli, Konya,  Manisa, Sakarya, Samsun ve Zonguldak’ta esnaf ve dini dernekler mevcuttur.[19]

1950 ile 1970 yılları arasında Türkiye’de kapitalizmin etkisini arttırdığı bir süreç olarak değerlendirilebilir.  Truman Doktrini, Marshall Planı ve NATO gibi ABD destekli yardımlar/kuruluşlar Türkiye’de SSCB karşıtı siyasetin oluşmasına sebep olmuştur. Bu etki ekonomiyede yansıyarak özellikle 1950-1960 arasında Amerikan ekonominin etkisinin altına girmiştir. Ancak nüfusun büyük bir kısmı kırsal kesimde tarım yaptığı için sanayi burjuvazisi sadece kentlerde faaliyet göstermek zorunda kalmıştı.

1950'lerden 70’lere kadar kademeli olarak topraksız insan sayısının 600 bin oluşu, toprak ağalarının yanında barınan ve dağ kenarlarındaki tarlaları işletmekle bile geçimini sağlayamayan insanların şehre göç etmelerini zorunlu hale getirmiştir. Bu da yeni palazlanan sanayi burjuvazisinin ucuz işçi gereksiniminin karşılanması anlamına gelmekteydi.[20]

Cumhuriyet Dönemi ekonomi parametreleri 1980'lere kadar bir sistemin içerisinde ifade edilecek olursa; 1923-1932 özel sektöre Bağlı Kollama dönemi,  1933- 38 devletçilik dönemi, 1939-1950 savaş dönemi,  1950-60 Demokrat Parti dönemi,  1960-63 hükümet darbesi dönemi, 1963-78 planlı kalkınma dönemi olarak tasnif edilebilir.[21]

1950’lerden itibaren liberal ekonomiye geçişle birlikte fark edilir derecede Türk toplumunda yeni elit oluşumları meydana geldiğini görmekteyiz. Hattı zatında Türk toplumunda eskiden beri orta sınıf burjuva deneyimi yaşanmadığı için batılı tarzda bir elit tanımı yapmak zor görülmektedir.[22] Türkiye’nin iç dinazimiyle oluşan yerli elit gruplardan Koç, Sabancı, Eczacıbaşı, Sapmaz, Tekfen, Bodur, Boyner, İzmir’den Yaşar, Özakat, Özsaruhan, 2 Nisan 1971 günü imzalanan bir protokol ile kısa adı TÜSİAD olan birliği kurarak etkin bir ekonomik güç olduklarını göstermişlerdir.[23]

1980’lerin başında Türkiye’de az sermaye ile zengin olma düşüncesine kapılan bazı küçük sermayedarlar ortaya çıkmıştı. Bu plansız ekonomik hareket Banker Skandallarına sebep olmuştur.  1981-82 arasında Türkiye'de çok sayıda bankerin iflası ve on binlerce küçük tasarruf sahibinin para kaybıyla sonuçlanan  krizle birlikte zenginleşmeye çalışan gruplarında sermaye kaybına sebep olmuştur.

Sonuç

Bireysel ekonomi, tarih öncesinden başlayarak gelişen ve değişen tarımın ve ticari mekanizmanın ortaya çıkışından bu yana yükselen bir grafik izlemiştir. 15 yüzyıla kadar sınırlı bir alanda Kapalı Pazar ekonomisi ile durağan ilerleyen bölgesel ticaret, coğrafi keşiflerle uluslararası hale gelmiştir. Yeni kıtalardan getirilen değerli madenler Avrupa’daki tüccar orta sınıfı zenginleştirmiş, bu durum Latincede ”burgues” yani şehirli ya da kentsoylu olarak ifade edilen burjuva kelimesi ile anılmıştır.

Ortaçağda ticaretle uğraşan bu insanlar herhangi bir sınıf oluşturulmamıştır. Ancak yeniçağ ’da kendine siyasi alanda yer bulabilmiştir. Yaşamları, şatoları, giyimleri ile orta sınıfı ve zengin şehirliler olmuşlardır. Osmanlı Türkleri açısından değerlendirirsek; 17. Yüzyıldan itibaren ekonomik sıkıntıları yaşayan Osmanlı Devleti,  Yeniçağ gelişmelerini takip edememiştir.  Ayrıca ekonomi toprağa dayalıdır. Bu durum Türk Müslüman burjuvazisinin oluşumuna engellemiştir. Türklerin şehir dışında yaşaması neticesinde hinterlandı geniş olan İstanbul İzmir, Selanik gibi kentlerin gayrimüslimlerin tek eline geçmesine sebep olmuştur. Özellikle gayrimüslimler askere gitmedikleri içinde zenginleşmeye zaman bulmuşlardır. 19. Yüzyılda Tanzimat ve Islahat Fermanı ile gayrimüslimlere verilen banka ve şirket açma izni ile birlikte Osmanlı toplumu içinde Türklerin burjuva oluşturmasını imkânsız hale getirmiştir. 1908-1918 arasında yönetimde etkin olan İttihat ve Terakki Cemiyeti yerli/milli ekonomi yaratmak için ciddi girişimlerde bulunmuştur.  Türk tüccarlara teşvik vererek yeni işyerleri açtırmıştır. I. Dünya Savaşına girilmesiyle kapitülasyonlar tek taraflı kaldırılmış birçok gayrimüslim tüccar ülke dışına çıkartılmıştır.

Cumhuriyet Dönemi'nde Türk burjuvazisinin yaratmak amacıyla Mustafa Kemal Atatürk yerli üreticiyi desteklemek için çeşitli çiftlikler ve Kredi Kooperatifleri kurdurmuştur. 1929 dünya ekonomik buhranı Türkiye’de yeni bir ekonomik programı zorunlu kılmış devlet sermaye sıkıntısı çeken üreticinin yükünü üstlenerek yatırımları her alanda arttırmıştır. Türk burjuvazisinin oluşması için yapılan girişimlerden biride 1942’de Refik Saydam hükümetinin varlık vergisini çıkartması ile olmuştur. Ekonominin büyük kısmını elinde bulunduran Türk vatandaşı gayrimüslimlerin büyümesini engelleyerek denge sağlanmaya çalışılmıştır.  II. Dünya Savaşı’ndan sonra ise Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi yerli holdingler hatırı sayılır şekilde Türk ekonomisinin içine girmiş bulunmaktaydı.  1960’tan sonra soğuk savaşın etkisi görülmeye başlanmış ve köyden kente göç artmıştır.  Bu durum büyük sanayi burjuvazisinin ucuz işçi bulmasını kolaylaştırmıştır. 1980’lere doğru gelindiğinde ise yavaş yavaş kentlileşen yerel burjuvaziler, aralarındaki radikal, dini ve kültürel çizgileri Türkiye'nin piyasa ekonomisi tecrübesinde daha belirgin hale getirmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yılında kurulmaya çalışılan milli burjuvazi 1980’lerden sonra ise çeşitli gruplara has bir zenginler topluluğuna dönüşmüştür.

















Kaynakça

Duman, M. Zeki, Türkiye’de Burjuva Sınıfının Sosyal Profili sosyo ekonomi dergisi, 2007

Karpat, Kemal, (2004)Balkanlarda Osmanlı mirası ve Ulusçuluk,

Kasaba, R(2005) Dünya İmparatorluk ve Toplum: Osmanlı Yazıları çev.B. Büyükbakkal, kitap yay, İstanbul,

Boratav. Korkut, İktisat Tarihi(1908-1980), Türkiye Tarihi, cilt 4, İstanbul 2008

Kazgan, Gülten, Tanzimattan 21. Yy’a Türkiye Ekonomisi, İstanbul Bilgi Üniversitesi yay. 4. Baskı, İstanbul 2009

Toprak, Zafer, Türkiye’de Milli İktisat 1908-1918, Doğan Kitap, İstanbul 2012

Timur, T (2003) Türkiye’de Çok Partili Hayat geçiş, imge Yay. Ankara 2003

Ahmet, F.(1995) Modern Türkiye’nin Oluşumu, çev. Y. Akyar, Sarmal Yay. İstanbul,

Özçelik,Ö-Tuncer, G,Atatürk Dönemi Ekonomi Politikaları. Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Isparta

Pamuk, Ş., (2014), Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul

Arslan, D. A, Elit Sosyolojisi, Ankara, Puhonix yay. 2007

Mehmet Şahin, Çiğdem Özenç, “ Varlık vergisi ve toplumsal etkileri” “, “Finans, politik ve ekonomik yorumlar”, yıl 45, sayı 516

Yücekök, A. (1976), 100 Soruda Türkiyede Din Ve Siyaset, 2. Basım, Gerçek Yay.

Cem. İsmail (2010), Türkiyede Geri Kalmışlığın Tarihi, İşbankası Kültür Yay. İstanbul, s 65

Güner, A.O, Türkiye’nin Kalkınması ve İktisadi Devlet Teşekkülleri, Damla Yay. İstanbul
Manisalı, E. (2004) Kapitalizmin Temel İçgüdüsü, İstanbul, Derin Yayınları,

 Sait Yılmaz, 1915’den günümüze Türkiye’de kim nasıl zengin oldu?, https://www.turkishnews.com/ , 20.04.2020



* Tarihçi / Etnolog
[1] Duman, M. Zeki, Türkiye’de Burjuva Sınıfının Sosyal Profili sosyo ekonomi dergisi, 2007, Ocak-Haziran, s 37
[2] Karpat, Kemal, (2004)Balkanlarda Osmanlı mirası ve Ulusçuluk, s 30-31
[3] Kasaba, R(2005) Dünya İmparatorluk ve Toplum: Osmanlı Yazıları çev.B. Büyükbakkal, kitap yay, İstanbul, s 135
[4] Karpat, Kemal, a.g.e, s 31
[5] Karpat, Kemal. (2002). Osmanlı Modernleşmesi: Toplum, Kuramsal Değişim ve Nüfus, (Çev. Akile Zorlu Durukan-Kaan Durukan), İmge Kitabevi, Ankara, s 108-116
[6] Boratav. Korkut, İktisat Tarihi(1908-1980), Türkiye Tarihi, cilt 4, İstanbul 2008, s 302
[7] Kazgan, Gülten, Tanzimattan 21. Yy’a Türkiye Ekonomisi, İstanbul Bilgi Üniversitesi yay. 4. Baskı, İstanbul 2009, s 52
[8] A.Y. “İktisat” Türk Yurdu 140 XII(1333 /1917)3521-3522
[9] Toprak, Zafer, Türkiye’de Milli İktisat 1908-1918, Doğan Kitap, İstanbul 2012, s 44-46
[10] Friedrich List (1789-1846) 19. yüzyılın en tanınmış Alman ekonomistlerinden biridir. Aynı zamanda işletmeci, diplomat ve demir yolu öncüsü olarak da tanınır. Avrupa Birliği'nin fikir babası olduğu düşünülür, zira Avrupa Ekonomik Topluluğu onun fikirlerinden doğmuştur.
[11] Toprak, Zafer, a.g.e 44-46
[12] Timur, T (2003) Türkiye’de Çok Partili Hayat geçiş, imge Yay. Ankara 2003, s 100
[13] Ahmet, F.(1995) Modern Türkiye’nin Oluşumu, çev. Y. Akyar, Sarmal Yay. İstanbul, s 67
[14] Özçelik,Ö-Tuncer, G,Atatürk Dönemi Ekonomi Politikaları. Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Isparta 2007
[15] Pamuk, Ş., (2014), Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, s 43
[16] Arslan, D. A, Elit Sosyolojisi, Ankara, Puhonix yay. 2007, s 35
[17] Boratav, K. (2008). Türkiye İktisat Tarihi, Ankara: İmge yayınları, s 37
[18] Mehmet Şahin, Çiğdem Özenç, “ Varlık vergisi ve toplumsal etkileri” “, “Finans, politik ve ekonomik yorumlar”, yıl 45, sayı 516, s 91
[19] Yücekök, A. (1976), 100 Soruda Türkiyede Din Ve Siyaset, 2. Basım, Gerçek Yay. S 44
[20] Cem. İsmail (2010), Türkiyede Geri Kalmışlığın Tarihi, İşbankası Kültür Yay. İstanbul, s 65
[21] Güner, A.O, Türkiye’nin Kalkınması ve İktisadi Devlet Teşekkülleri, Damla Yay. İstanbul, s 21
[22] Manisalı, E. (2004) Kapitalizmin Temel İçgüdüsü, İstanbul, Derin Yayınları, s 45
[23] Sait Yılmaz, 1915’den günümüze Türkiye’de kim nasıl zengin oldu?, https://www.turkishnews.com/ , 20.04.2020

Yorumlar

Popüler Yayınlar