Türk Runik Alfabesinin Kökenine Dair Bir İnceleme “ El, Boynuz ve Ağaç dalı”

 Makalenin tam metni için tıklayın...

Türk Runik Alfabesinin Kökenine Dair Bir İnceleme “ El, Boynuz ve Ağaç dalı”

 


 

Türk Runik Alfabesinin Kökenine Dair Bir İnceleme

“ El, Boynuz ve Ağaç dalı”

 

Aytaç BOZKUYU*

 

 

GİRİŞ

 

Büyülü ve olağanüstü, bir o kadarda egzotik coğrafyaların çocuğu olan Türklerin tarih sahnesine çıktığı yer konusunda net bir görüş ortaya konulmuş olmasa da, genel kanı Altay Dağlarının Kuzey- Güney ve Doğu-Batı yönünde yaşadıkları yönündedir. Etnolojik açıdan bakıldığında Türklerin Kuzeyli bir kavim olduğu söylenebilir. Çünkü hem antropolojik incelemeler hem de arkeolojik bulgular bu savı doğrulamaktadır. Türklerin Fiziki antropolojisi, ulusal psikoloji ve sosyolojisi orman sınırındaki bozkırların özelliği göstermektedir.

 

Çin kaynakları, Türklerin anayurdunun Altay Dağları olduğunu belirtmektedirler. Türklerin Ata yurdu olarak kabul edilen alan; 1200-1400 metre arasında değişen bir yayladır. Büyük çöküntüler ve yüksekliklerden oluşan bu arazide Altay Dağları bulunur. Bu dağın yüksekliği 4600 metreden fazladır. Kutsal yurt Ötüken'in bulunduğu bölge ise 4000 metre civarındadır. İşte böyle bir ortamda kurduğunuz düzen, sürekli gelişen bir teşkilatçılığı, sağlam bir orduyu, adaletli bir hukuk sistemini, sağlam bir sosyal yapıyı, güçlü bir ekonomiyi, akla uygun bir inancı, kıvrak bir zekâyı ve hayranlık uyandıracak bir sanatı gerektirir.

 

Çin kaynaklarının aksine bazı Sanat tarihçileri edindikleri bulgular neticesinde, Türklerin anayurdu olarak Kuzeybatı Asya sahasını önermektedir. Kültür tarihçileri, Altay-Kırgız bozkır sahasını veya Baykal Gölünün güneybatısını göstermektedir. Antropologlar bu konuda Kırgız Bozkırı-Tanrı Dağları arasını önerirken, bazı dil bilimciler ise Türklerin anayurdu olarak Altayların veya Kingan Dağları’nın doğu ve batısı tespitini yapmaktadırlar. Dil bilimciler, bölgede yaptıkları araştırmalar neticesinde, Altay-Ural Dağları arası ile Hazar Denizi’nin kuzey ve kuzeydoğu bozkırlarının Türklerin anayurdu olması gerektiği yönünde görüş bildirmişlerdir.  Bazı dilci ve tarihçiler Altayların doğusu ve Kadırgan Dağlarına kadar olan bölgelerde Türk ana yurdunu aramışlardır.

 

Birçok bilim insanı Türklerin atalarının MÖ 2500 ile MÖ 1700 yılları arasındaki Afanasiyevo kültürü ile başlayan ve MÖ 1700 ile MÖ 1200 yılları arasındaki Andronovo kültürü ile devam eden Dolikosefal mongolitlerle ortak yönleri bulunmayan Brakifesal ırka dayandığını savunurlar. Bu ırkın savaşçı ve göçebe kültüre sahip olduğu, MÖ 1700 yılları sonrasında kitleler hâlinde Altay Dağları ile Tanrı Dağları arasındaki bölgeye yayıldığı bilinmektedir. M.Ö. 1100 yıllarından itibaren Türkler ilk yurtlarını boşaltarak Altaylar’a inmiş, Türkistan’a (Doğu ve Batı Türkistan) yerleşmişlerdi. M.Ö 7.yy’da Yakut Türkleri Kuzeydoğu Sibirya’ya göç etmiş, Çuvaşlar ise batıya yönelerek Ural dağlarının güneyine inmişlerdir. Günümüzden 3 bin yıl önce Türk asıllı olan ve Türkçe konuşan gruplar Orta Türkistan’a inerek bozkırın el verdiği ölçüde yaşama alanları aramışlardır.

 

Türk Runik alfabesini oluşturan en önemli etken, Türk dilinin ifade zenginliğidir. Bir insanın omurgası yaşam için ne ifade ediyorsa dilde aynı önemi ifade etmektedir. Dilin, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan doğal bir araç, kendisine özgü kuralları olan ve ancak bu kurallar içerisinde gelişen canlı bir varlık, temeli tarihin bilinmeyen dönemlerinde atılmış bir gizli anlaşmalar düzeni, seslerden örülmüş toplumsal bir kurum olduğunu unutmayalım. Runik alfabenin kökenine inmeden önce Türkçe’nin Dünya dilleri arasındaki konumunu belirtmemiz gerekir.

 

Türkçe’nin de içinde bulunduğu Altay dil ailesi, Avrupa'dan, Orta Doğu'ya ve Orta Asya'dan Uzak Doğu'ya kadar uzanan büyük bir coğrafyada konuşulan dilleri kapsar. Bu dillerin bir aile meydana getirdiği teorisi ilk defa Fin bilgini Strahlanberg tarafından ortaya atılmış; Castren, Ramsted, Poppe gibi bilginlerin çalışmaları sonucunda kesinleşmiştir. Altay dil ailesi; Hind - Avrupa, Çin - Tibet dil ailelerinden sonra dünyanın üçüncü büyük dil ailesidir. Altay dillerini konuşanların % 17’si Birleşik Devletler Topluluğu'nda, % 6.50’si Çin Halk Cumhuriyeti’nde, % 3.55’i başka ülkelerde, % 72,65’i ise kendi topraklarında yaşarlar. Altay kolu dillerini konuşan insanların sayısı 350 milyonu bulur ve Ural dağlarının güneyinden Japon denizine kadar ki bölgede konuşulur. Ayrıca Altay dilleri, 19.878.368 kilometrekarelik bir sahada konuşulmaktadır. Bu alanın doğu-batı arasındaki mesafesi 9360 kilometreyi bulmaktadır.

 

Altay dillerinden biri olan ve Türklerin en yakın komşusu Moğolcanın ilk yazılı belgesi Yesunke taşı[1] MS. 1225 tarihlidir, Japoncanınki ise MS. 712 tarihli Nihon Şoki’dir. Mançu-Tunguz ve Kore dillerinin yazılı tarihleri ise, ancak 15. yüzyıl ortalarında başlar. Tonguz dilinin eski yazılı belgeleri ölü olan Çuçen diline aittir. Bunlar M.S. 1413 ve 1433 yıllarından kalmadır. Korece’nin en eski yazılı belgeleri 1443 yıllarından kalma ufak yazı parçalardır. Bu dil Altay dilleri arasında üzerinde en az çalışma yapılandır. Japon dilinde ise ilk yazılı belgeleri hemen hemen Orkun yazıtlarıyla aynıdır. Bunlardan 712 yılında yazılan Nihon Şoki küçük bir belgedir. Bundan sonra en önemli belge olarak Manyoşu gelir.

 

Moğol Dili, Altay dil ailesinden Mançu-Tunguzca, Türkçe ve Korece ile gramer ve kelime bakımından ilişkili bulunmaktadır. Moğollar’ın menşei (İslâm kaynaklarında Tatarlar) ve VI. yüzyıldan önceki tarihleri oldukça karanlıktır. Moğol adı, kaynaklarda ilk defa VII. yüzyılda T’ang sülâlesi resmî tarihleri Chiu T’angshu ve Hsin T’angshu’da “Mêng-wu” ve “Mêng-wa” şeklinde Proto-Moğol, Shih-wei kabile grupları arasında önemsiz küçük bir kabile ismi şeklinde geçer. Devlet ve hânedan adı olarak kullanılması Cengiz Han zamanında, millet adı olarak kullanılması ise çok daha sonra gerçekleşmiştir. Arkeolojik kazılardan elde edilen bilgilere göre Moğol asıllı kabileler, daha milâttan önce II. binyıldan itibaren Türk menşeli kabilelerin doğusunda yer almakta ve Tula nehrinin kaynakları her iki ırk arasında sınır teşkil etmekteydi. Bu dönemde Moğollar, Tula nehrinin kaynaklarından Mançurya’nın batı ve güneybatısına kadar yayılmışlardı. Hunlar’dan itibaren Moğollar ile Türkler arasındaki temasların sıklaştığı görülmektedir. Büyük Hun Devleti’nin yıkılmasının ardından Asya’da ortaya çıkan güç boşluğu, III. yüzyılın başlarından VI. yüzyılın ortalarına kadar Moğol asıllı Hsienpi ve Juanjuanlar tarafından doldurulmuştur. VI. yüzyılın ortalarından itibaren önce Göktürk, daha sonra Uygur hâkimiyetine giren Moğollar bu dönemde Türk kültürü ve devlet geleneklerinden önemli ölçüde etkilenmişlerdir.[2]

 

Türkçe’ye gelirsek Altay ve Sayan dağlarında 1935’ten itibaren yapılan arkeolojik kazılar sonucunda Orkun alfabesi harfleriyle yazılmış eserler bulunmuştur. Kuzey Fergana’da Mug-hon yakınlarında açılan mezarlarda B.A.Litvinskiy tarafından bulunan bir yüzük üzerinde Orhun alfabesi ile yazılmış bir yazı tespit edilmiştir.[3] Orhun yazılarının son yapılan ilmi araştırmalar ve kazılar sonucunda milattan önceki yıllarda da varlığı tespit edilmiştir. Kazakistan’ın Canbul bölgesindeki Kurday dağlarında bir kaya üzerine çizilmiş olan hayvan figürünün içine yazılmış yazı M.Ö. II. yüzyıla tarihlendirilmiştir.[4] Kazakistan’daki Eşik kurganı M.Ö. V.-IV. yüzyıla tarihlendirilmektedir. Bu kurgandan çıkarılan ve şimdilik en eski Türk runik yazının daha sonraki Göktürk yazısının öncüsü olduğu kabul edilmektedir. Bu yazının karakteri, kullanılan harfler ve şekilleri, Orhun-Yenisey yazısının karakteri, harfleri ve şekilleriyle karşılaştırılmış ve onların aynı olduğu belirlenerek, Eşik kurganında bulunan yazının Orhun-Yenisey yazısının prototipi olduğu kabul edilmiştir.[5] Altay dillerinin yaşı, teori olarak, 8972 civarında olup, bu rakam Ana Altaycaya aittir. Bundan ayrılışlar başlayınca; Türkçenin 8352, Moğolcanın 7112, Tonguzca’nın 5872 sene önce ayrılmaya başladığı iddia edilmektedir. Altay ailesine mensup diller, sahip oldukları özellikler bakımından az çok şekil, yapı, sentaks ve ses özelliği itibariyle bugün de yakınlık gösterirler.

 

Türklerin yayılma alanlarına bakılırsa orta kuşak, yazları serin ve kısmen yağışlı, kışları ise karasal iklim alanlarını tercih etmişlerdir. Anadolu’ya gelen Türkler Orta Anadolu’nun yüksek platolarını yaylak, düz ovaları kışlak olarak kullanmışlardır. Aynı durum Doğu Avrupa içinde geçerlidir. Sözü edilen coğrafyalar incelendiğinde gür ormanların eteğinden itibaren başlayan bir bozkır olduğu görülecektir.

 

Ağaç ile orman-oraman’ın bağı için çoban yaşam kültürü belirleyici olmalıdır. İskit-Sakalardan beri çoban toplumların Doğu-Batı yönündeki (Türkistan-Horasan’dan-Azerbaycan’a) en elverişli göç yolu Hazar’ın güneyini izleyen yoldur. Bu yol, sürüler için gerekli çayırlara ve çalılıklara sahiptir. Kaşgarlı Mahmud’un lügatinde-sözlüğünde yer alan; “Orgak: Orak” kelimesinin yanında “Ormak: Biçmek”, “Orulmak: Biçilmek”, “Orum: Kesim”. Bir Orum Ot gibi. “Ornamak: Yerleşmek, Yer Tutmak”, “Orun: Yer, Mekân” diğer akraba kelimelerdir.[6] Ağacın Türk düşünce ve inanç yapısına şekil vermesi tesadüf değildir. Ağaç dallarının göğe yükselmesi, ormanın derinliklerine indikçe mistik bir havanın hissedilmesi, paralel bir evrene açılan kapı gibi algılanmasına sebep olmuştur. Tanrıya yakın yerler olan dağ zirvelerine bu ağaçların arasından geçerek ulaşılmaktadır.

 

Coğrafi zorunluluklar ve iklim değişikliklerin gibi sebeplerle Sibirya ve bugünkü Hakasya düzlüklerinden Orta Asya(Türkistan) bozkırlarına inen Türkler, orman avcılığından göçebe çobancılığa geçiş süreci yaşamıştır. Türk dilinde ormancılık ve orman yaşamıyla ilgili sözcüklerin, bozkır yaşantısındaki sözcüklerden daha eski olması ve Pazırık Kurganında ren geyiği görünümü verilmiş atlar çıkartılması, bu süreci doğrulamaktadır. Bu anlamda Türkler atlardan önce ren geyikleriyle temas kurmuş ve onlarla aynı ortamda yaşamışlardır. Böylece Geyik kültüründen çıkıp at kültürüne geçtiler. Türklerin ataları ren geyiği yetiştiriyor ve besliyordu. Ama bozkıra gelen Türkler ren geyiği yerine atı ele aldılar. Türk dokumalarına bakılırsa ren geyiği boynuzunun birçok motife kaynaklık ettiği ve ongun olarakta kullanıldığı anlaşılır.

 

Türklerin doğa ile ilgili bağlantısı düşünüldüğünde ağaç dalları, geyik ve dağ keçisi boynuzları kaya resimlerinin başlıca malzemesi olmuşlardır. Boynuzların uzunluğu, kıvrımları servi ağacının göğe yükselişi hatta ulu çınar ağaçlarının heybetli duruşu Türk runik alfabesinin hareket noktalarıdır. Orman sınırından başlayan bozkır bilinmediği sürece çıkış noktası tahmin bile edilemez. Bununla birlikte Ağaç ve kayalar üzerine yazı yazma geleneği hala Anadolu’da yaylacılık hayatını devam ettiren Yörükler arasında gözlemlenebilir. Sivri uçlu herhangi bir kazıma aracıyla gün boyu çobanlık yapan ya da ormanda avlanan kişilerin uğraşları arasında kafasından geçirdiklerini, hissettiklerini ve anlatmak istedikleri her ne ise bunu kazıyarak bir eser bırakmışlardır. Bu Türk ruhunun vazgeçilmez unsurudur.

 

Tanrı katına yükselirken geçilen ormanların Kutsal Ağaç motifi, Türklerin hafızalarında yüzyıllarca yaşamıştır. Oğuzlar, Gazneliler ve Selçukluların kurucu hükümdarlarının babaları (Oğuz Beyi Tuğrul’un Babası, Gazneli Mahmud’un Babası Sebük Tegin ve Selçuk Bey’in Babası Dukak) tarafından rüyada görüldüğü şekliyle ocaktan, göğüsten veya göbekten çıkan ve tüm dünyayı kaplayan kutsal ağaç, iktidar hakkının meşruiyetini müjdelemektedir. Osmanlı Devleti’nin kuruluş mitolojisinde de Ertuğrul veya oğlu Osman Gazi’nin gördüğü benzer bir rüya vardır: “Göbeğinden ağaç çıkar, âlemi (her yeri) kaplar, Gölgesinin altında dağlar olur. Dibinden sular ve ırmaklar çıkar. Bu sulardan kimi içer, kimi bağları, bahçeleri sular ve çeşmeler akıtır.” Rüyayı Azerbaycan’dan Anadolu’ya geçen Vefai-Babailer’in pir-dervişlerinden Şeyh Edebali yorumlar ve cihan imparatorluğunu müjdeler Taraflar arasında evlilik yoluyla akrabalık kurularak, yeni devletin dünyevi ve ilâhi meşruiyeti sağlanır.[7] O halde Tanrının verdiği yönetme yetkisi olan Kut; ağaç kökünden yaprağa ulaşan ayakta kalma gücüdür.

 

Bahaeddin Ögel eski Çin kaynaklarına dayanarak Çin’in kuzeyinde yaşayan Orman Hunlarının ormana ağaç dikme geleneğinden bahsetmiştir. Bu geleneğe göre sonbaharda Orman Türkleri, kurban vermek için ata binip ormanın etrafında dönüyorlarmış. Ayrıca Öğel, Kurban verilmesi düşünülen yerde orman yoksa toprağa birkaç söğüt dalı dikerek atla onların etrafında üç kez döndüklerini bundan sonra nüfus ve hayvan sayımı yapıp, düğün, kurultay vs. gerçekleştirdiklerini söylemiştir. Ormanlarla örtülü topraklarda yaşayan Ugor kavimleri, başlangıçlarını Or Han kabilesinden almışlardır. Ugor kelimesine dikkat edersek (ug//og//ok+or), görürüz ki, bu kelime or, yani bitki, ağaç, orman kabileleri, boyları anlamına geliyor. Ugor kabilelerinin MÖ IV-III. binlerde Ob ve İrtış nehirleri havzalarında yaşaması ve bu kabilelerin Türklerle akraba olması onların aynı asıldan olduklarını gösterir. Belki de bu kabileler, Bahaeddin Ögel’in belirttiği Orman Hunlarının nesilleridir.[8]

 

Kutsal ağaç, beslenme, barınma ve tapınma mekânı olarak ortaya çıkış sürecinin ardından, Türklerde yaratılış ve köken miti ana-ata, kozmik hayat ağacına dayalı evren imajı olarak, tanrı ya da tanrısal ruhlarla iletişim kanalı olma rolüne sahip olmuştur. Ağaç köklerinin toprağın derinliklerinde olması, yer altı dünyasıyla iletişiminin olduğu düşünülürken, aynı zamanda dallarıyla gökyüzüne uzanması sebebiyle de gökyüzü ve tanrıyla iletişim halinde olduğuna inanılır, gövdesi de insanlık alemi, yani yer yüzü ile ilişki halindedir. Eski Türk inancının belirgin bir unsurudur bu durum.  Eski Türklerde daha çok tek ağaçlar ve bunlardan da çam, kayın vb. olanlarının kutsal sayıldığı görülmektedir.

 

Evrenin omurgası ağaçtır. İnsan omurgasını ağaç gövde ve dallarına benzeten Türkler ona Hayat Ağacı demişlerdir. Ayrıca “Han Ağaç” ve “Hakan Ağaç” diye de adlandırılmıştır. İnsanlar kutsal bir bağla hayat ağacına bağlıdırlar. Hayat ağacı yer ile yeryüzü arasından gökyüzüne doğru uzanan yol olarak görülür, Kam/Şaman bu yolu ayinleri esnasında kullanır, ruhlar arasında gezinirdi. Kağanlardan zaman zaman bu yolu kullanma yetkisine sahip olduğu düşünülürdü çünkü o ağaç vasıtasıyla Kut almış kişiydi. Türklerin inanışına göre hayat ağacı ilk insanın evi ve bütün ağaçların atasıdır. Hayat ağacının ölümle de bağı vardır, ölen kişilerin ruhları onun vasıtasıyla göğe veya yeraltına doğru yol alırdı.  Fiziksel alem olan yeryüzünün semavi alem tarafından yönetilmesi ve prensipten tezahüre doğru yoğunlaşma olgusu, kökleri semavi alemden çıkan ters ağaç sembolüyle belirtilmiştir. Bu yüzden birçok gelenekte yaşam ağacı kökleri yukarıda, dal ve yaprakları aşağıda olarak tasvir edilmiştir. Yaşam ağacının ters yapılışına İbranî gelenekte (Zohar’da), Türk ve İslam geleneklerinde (Tuba ağacı), Upanişadlar’da, Sabiîlik, Lapon, İzlanda, İskandinavya, Finlandiya, Avustralya ve Hint geleneklerinde rastlanır. Dante’nin İlahi Komedya eserinde değindiği cennetteki ağaç da terstir.

 

Türkler otağlarını kurmadan yada evlerini yapmadan önce Doğuya bakan kapısının önüne ağaç dikerlerdi Bu ağaça “Tanrı’nın ağacı” denilmekteydi. Ancak bu ağaç sıradan bir ağaç değildir. Dut, nar, iğde, söğüt gibi türlerden oluşmaktadır. Türk geleneğinde ruhları göğe yükseltenin ağaç olduğuna inanıldığı için mezarlıklara da çok sayıda Servi dikilirdi.  Ve eğer dikilen bu ağaç yeşerir, göğe doğru uzarsa mezarda yatan kişinin mekânının Tanrı katı olacağına inanılırdı. Ancak Türkler; Afganistan’da özelliklede İran’da bulundukları sırada servi ağacını tanımıştır. Anadolu’ya getirerek Türk kültüründeki varlığına yeni bir boyut kazandırmışlardır. Sevi’nin  dik gövdesi, “doğruluğu” simgelediği için tasavvufta önemli bir yeri vardır. Osmanlı kültüründe minareye benzer biçimiyle servi, hayat ağacıdır ve dallarına konmuş kuşlar hayatın içindeki canları, yani insanı simgeler. Hatta Osmanlı’nın en doğudaki sarayı olan Doğu Beyazıt’taki İshak Paşa Sarayı’nda, ikinci taç kapısındaki servi motifleri vardır. Osmanlı mezar taşlarında, özellikle kadın mezarlarında, ayaktaşında hayat ağacı motifiyle servileri de görebiliyoruz. Türklerin inancına göre Servilerin rüzgar ile çıkarttığı sesler Tanrıya bir yakarıştı.

 

Evren ağacı kozmik canlılığın tükenmez kaynağını temsil eder. Bu yüzden her kültürde çokça işlenmiş, biçim değiştirmiş, geliştirilmiş ve çeşitlendirilmiştir. Evren ağacı sırra erme, yaratılış, verimlilik kavramları ve mutlak gerçeklikle beraber son aşamada hayat ve ölümsüzlük ağacı olmuştur. Birçok ek mitin katkısıyla ve tamamlayıcı simgelerle (kadın, kaynak, süt, hayvanlar, yemişler vb.) zenginleşmiş ve her zaman hayatın, canlılığın, hazinesi olmuş, yazgıların hâkimi şeklinde anlam bulmuştur.

 

Ağaç dallarının mistik görüntüsünün yanı sıra en az onun kadar ruhu etkileyen geyik boynuzu Türk düşüncesini derinden etkilemekle birlikte Türk yazısının oluşumunu tetikleyen unsurlar içinde yer alır. Geyiğin en belirgin özellikleri sürekli boynuz değiştirmesi, sıçrayıp atlaması, hızlılığı ve çevikliğidir. Bazı türleri her yıl boynuz değiştirir. Geyik sembolizmde ebediliğin, ölümsüzlüğün, ilk saflık halinin, ruhsal rehberliğin, yenilenmenin, yol göstericiliğin ve dönüşümün sembolüdür. Bilge Kağan Abidesi’nin Çince kısmındaki Türkçe başyazısında da “Sıgun” adında bir “geyik” geçmektedir ki bu “ölen kişi öbür dünyaya gitmiş olsa da hiç yoksul kalmasın” anlamına gelir. Bundan başka, Batı Moğolistan’daki Uliyastayda bulunan MS 8. yüzyılın ilk yarısında dikilmiş taş üzerinde de iki geyik tarafından tutulan taht üzerinde oturan Türk hükümdarının sureti bulunmaktadır. Kısaca yazılı kaynaklarda olsun, arkeolojik malzemelerde olsun “geyik”in eski Türkler için önemli bir hayvan olup eski Türkçede “kut, verim, mutluluk” gibi anlamlar taşımakla birlikte hükümdarların kudret simgesi, yani “karizma” anlamına geldiğini söyleyebiliriz.[9]

 

Türkiye’de, Türk Dünyasında ve özellikle İskandinav bilim adamlarınca kaynağı araştırılan “Run” alfabesinin(Batılılarca adı konusunda net bir görüş olmasa da buna Türk runik alfabe demek doğru olacaktır) kökenine ancak etimolojik veriler ışığında bakıldığında aydınlanacağı kanısındayım. Önce etno alanlarını tespit etmemiz gerekir. Runik yazı İlk Çağ Orta Asya toplumları, Etrüskler, Macarlar ve vaktiyle Kuzey Avrupa ülkelerinde (İsveç, Norveç, Finlandiya, Almanya vs.) yaşayanlar tarafından kullanılmış bir yazı sistemidir. Bu alfabenin kaynağını Avrupa olarak gören araştırmacılar hem harflerin karakterini hem de yazanın ruhsal derinliği anlamamakta ve yanlış okumaktadırlar. Oysa Runik alfabenin çıkış noktasını Asya Türkistan’ında aramak gereklidir. Ancak bu gerçeği kabul eden bazı araştırmacılarda vardır. Örneğin; Norveçli araştırmacı Shell Artun’un Oslo Üniversitesi Gazetesi 12 Ekim 1994’te ‘Runik yazılar Orta Asya’dan geliyor. Alman kökenli değil, Türk kökenlidir. Bilinen ve zannedilenden 2000 yıl daha eskidir’ diye yazmıştır.

 

Kuzey Avrupa ülkelerinde kullanılmış alfabesine runik alfabe ya da Futhark adı verilir. Bu alfabeye verilen Futhark adı, alfabedeki ilk 6 harfin kullanılmasıyla oluşturulmuş yapay bir addır. da 6500 kaya yazıtının, bu alfabe ile yazıldığı kabul edilmiştir. Aslına bakılırsa bu yapay ad İskandinav mitolojisindeki göksel yaşam kavramını ifade eder. Runik adı ise, maji ve kâhinlikle bağlantılı olmakla birlikte Hint-Avrupa dillerindeki anlamı sırdır. Türk Runik yazısı doğmadan önce ilk incelememiz gereken Türk kaya resimleridir. Çünkü bu yazı bir embriyo süreci geçirmiş ardından doğumu gerçekleşmiş ve 7. Yy da gelişme çağına girmiş ve aniden kaybolmuş bir matematik yazısıdır. Kökene dair bilgelere hiç şüphesiz Asya orman altı bozkırından başlayacağız.

 

 

Türkiye’den çok uzaklarda Rusya Federasyonu’nun Güney Sibirya bölgesinde dağlarla çevrili Karakol Nehri kıyısında bulunan Dağlık Altay havzasının merkezinde kadim döneme ait Biçiktu-Boom kaya resimlerini anlatmaktadır. Coğrafi olarak bu yer, Avrasya Türk halklarının çağdaş yerleşimlerinin merkezi olarak kabul edilebilir. Çok uzaklarda, Kuzey-Doğu Asya’nın doğusunda, Lena Nehri’nin vücut bulduğu geniş alanlarında Türk halklarından biri olan Sahalar (Yakutlar) yaşıyor. Yakutların yaşadığı bölgenin güney ve batı kısmına doğru bozkırlarda Sayan Hakasları; Doğu Sayan vadilerinde bir Türk halkı olan Tuvalılar; onların yanındaki vadilerde ise Altaylılar yaşamaktadır. Güney Sibirya bozkırları ve dağların eteklerinde Şor, Teleut ve Kumandin gibi azınlıkta olan bir kısım Türk etnik grupları da yaşamaktadır. Çin coğrafyası içinde bulunan Uygur Özerk Bölgesi ile Moğolistan’ın batı kısmında yaşayan Türklerin de bu tarihî bölge ile bağlantısı vardır. Batı Sibirya bozkırları ve ormanlarında, Tom Nehri boylarında azınlıkta olan Çulım ve Tomsk Tatarları ile Sibirya Hanlığı’nın soyundan gelen Sibirya Tatarları da yaşamaktalar. Batıya doğru, İdil ve Ural Nehirleri havzasını meydana getiren bölgede çok eski zamanlardan beri iki büyük Türk halkı Tatarlar ve Başkurtlar yaşamaktadırlar. Doğuda Altay ve kuzeyde Ural’dan başlayarak, güneye doğru uzanan Asya’nın büyük kısmında Türk kökenli Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler ve Türkmenler bulunmaktadır. Kafkasya’da ve Batı İran’da büyük bir nüfusa sahip olan bir Türk halkı olan Azeriler yaşamaktadır. Batıda, Türkiye’de ise bu Türk halkları halkasını tamamlayan Türkler yaşamaktadır.[10]

 

MÖ 18 binden itibaren resim, MÖ 14 binden itibaren tamga olarak başlayan Türk yazı geleneğinin alfabeye geçiş tarihlendirmesinde Türkologlar henüz kesin yargıya varamamışlarsa da MÖ 2. asırdan çok önce bu evreye geçildiği kuvvetle muhtemeldir. Zira bu tamga ve sembol şekillere Orhun yazıtlarından en az 2, 3 asır önce yazılan MS 3.-4. asırlardaki Yenisey kitabeleri mevcuttur. Türkistan ilmi heyetlerinin son zamanlarda buldukları Türkçe bazı kaya yazıtlarının ise Yenisey’den de en az 2-3 asır öncesine ait olduğu bilinmektedir. Böylece milat başlarına dek Türk tamgalarından oluşan alfabe yazısı belgelidir.[11]

 

 

              Yukardaki Biçiktu-Boom kaya çiziminin sahibi büyük olasılıkla bir avcıydı. Bize elinden geldiğince düşüncelerini aktarmaya çalışmış ve daha sonra farklı bir yol deneyip damgalama yoluna gitmiştir.

 

 

Bu çizimde ise damgaların bir olay anlattığı açık bir şekilde görülmektedir. El kaldıran insanın damgadaki yeri bu işaretle gösterilmiştir. İşaretlediğim diğer yerler ise alfabedeki sıralamayı göstermektedir.

 

 

 

 

 

 

 

Doğa ile bütünleşmiş Türk toplumu çevresinde yaşayan hayvanlarla birlikte yaşamasından dolayı onları resmetmesi hatta onlara hayranlık duyması şaşırtıcı olmasa gerek. İşaretlenen yerdeki geyik boynuzu Türk runik alfabesinin düşünce yapısının ilk aşamasını gösterir.

 

 

 

Bu çizimde bir geyiğin dereden ya da akarsudan atladığı tasvir edilmiş. Türk Runik alfabesinde bu anlatımın karşılığı  harfi ile gösterilmiştir. Örnekleri çoğaltmamız tatbikî mümkündür. Asya’dan İskandinavya’ya kadar Türk, Futhark yada Viking alfabesi gibi değişik adlarla anılsada kökenin aynı mantığa bağlı olduğu ortadadır.

 

Kutsal hayvan tasvirlerinin çok eski bir tarihi var. Eneolit döneminden başlar. Önce öküz ve koç; sonra İskit-Sibirya döneminde kutsal geyik ve koç tasvirleri ortaya çıkar. M.Ö. 1. yüzyılda İskit-Sibirya döneminde kutsal güneş ile ilgili her şey: doğuşu, hareketi gibi daha karmaşık simgeler mevcuttur. “Kutsal koç” simgesi de çok karmaşık ve çok işlevsel. Bu koruyucu tasvirleri silahların üzerinde de görebiliriz. Bu tasvirlerin mutluluk ve şans getirdiğine inanılıyordu. Bu tasvirler Türk döneminde de kutsal olarak muhafaza ediliyor. yeni devire has sadece mitolojik içerik değişebiliyor.[12]

 

 

Boynuzlu geyikler. Taş üzerine üç grup halinde hayvan figürleri resmedilmiş. Yüzeyin alt sol kısmında oyma tekniği ile başları sağa dönük çatallı boynuzlu iki geyik resmi yapılmış. Gövdeleri dikey çizgilerle taranmış. Ayakları yok. Orta kısım üstte sağa dönük hareketsiz duran büyük boynuzlu bir geyik figürü görülüyor. Sağında ağaç dalları şeklinde boynuzları olan bir geyik ile uzun boyunlu, küçükbaşlı ve tırnaklı bir hayvan tasviri görülüyor. İki figür de sağa dönük. Alt kısımda sağa dönük olarak çatallı boynuzları olan üç geyik figürü resmedilmiş. Tasvirler çizgilerle taranmış. Resimlerden biri sık çizgilerle taranmış. Hayvanların boynuzları İskit-Sibirya geleneği üslubunda resmedilmiş.

 

 

Taş üzerinde üzeri çizilmiş Türk yazı işaretleri görülüyor. Kaşgârlı Mahmûd, Dîvânü Lugâti’t-Türk’te (1074) Türkmenleri açıklarken “Her biri hayvanlarına vurdukları ayırt edici bir damgaya sahip yirmi iki koldan oluşur. Bu kollar birbirlerinin hayvanlarını bu damgalarla tanırdı”[13]) der ve bu 22 Türk boyunun ad ve tamgalarını gösterir Tamgalar ilerleyen zamanda pekiştirilip geliştirilerek yerlerini “daha sonra büyük ata olacak, çeşitli alt tanrılı monoteizme bıraktılar; böylece kaya resmi damgalara, damgalar mühürlere, mühürler ise alfabeye dönüştü. MÖ 18 binden itibaren resim, MÖ 14 binden beri resim motifli (boğa, yılan, kutsanmış insan vb.) vb. kaya resimleri ve ideogramlarla kökenini bulan tamgaların 4., 5. asırlarda Yenisey ve Talas yazıtlarında kullanılıp 8. asır başlarındaki Orhun yazıtlarında son şeklini alarak yazı alfabesi olgunluğuna ulaşması çok doğaldır.

 

Dolayısıyla Türk dillerinin evreleri MÖ 14. binden itibaren tamgalarla başlayıp Orhun ve Yenisey yazılarını da içeren yazı dilinden itibaren dokuz evredir. 18 binden, harfe yönelik tamgaların ise MÖ 14 binden, Haussig’in tahmin ettiği en erken MÖ 2. asra dek Türk runik alfabe ve yazı şekline dönmesi çok doğaldır. Zira bu tamga ve sembol şekiller Orhun’dan 2, 3 asır önce yazılan MS 4., 5. asırlardaki Yenisey kitabelerinde mevcuttur. Türkistan ilmî heyetlerinin son zamanlarda buldukları “Türkçe bazı kaya yazıtları”nın da Yenisey’den en az 2-3 asır öncesine ait olduğu buna delil olarak gösterilebilir .Böylece milat başlarına dek Türk run yazısı belgelidir.[14]

 

 

 

 

 

 

 

          

SONUÇ

Türklerin kaya çizimleriyle başladığı doğayı resmetme serüveni zamanla daha kısa ve anlamlı hale dönüşerek Orta Asya ve Mezopotamya’dan Kuzey İpek Ticaret Yolu’yla tüm Avrasya’ya; İngiltere’ye dek tüm Kuzey Avrupa ile İskandinavya’ya dek yayılmıştır. İskandinav Futhark runik alfabesi ise M.S. 3. yüzyıl ile 12. yüzyıl arasında, Kuzey Avrupa, İsveç, Norveç, Danimarka’da kullanılan bir alfabeye dönüşmüştür. Yoğunluğu İsveç ve Norveç’de olmak üzere Avrupa da 6500 kaya yazıtının doğal kütüphanesi bulunmaktadır.

 

Ayrıca 24 harfli İskandinav runik alfabenin 18 harfi, kökeni MÖ 18 bine kadar gidebilen Türk tamgaların temelini teşkil ettiği ve Orhun yazıtlarında son şeklini bulan 38 harfli Türk runik alfabesinin aynısıdır. Sonuç olarak Türk Runik alfabesi doğanın, Tanrısal ruhun, vucud hareketlerinin yıldızların kısacası evrenin kendisidir.

        

        

        

 

        

 

 

 

 

 

Kaynaklar

 

A.İ. MARTINOV, Altay Kaya Resimleri Biçiktu-Boom, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi, ANKARA- 2013, s 5: Rusçadan çeviren: Prof.Dr. Z.Bağlan ÖZER

 

Çetin, H., 2012. Osmanlı Saltanat Rüyaları ve Tarihi Bağlam, Tarih İncelemeleri Dergisi, Cilt/Volume XXVII, Sayı / Number 1 Temmuz / July 2012, pp.

PROF. DR. TAKASHI OSAWA Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi

 

 

Diyarbekirli, Nejat, “Kazakistan’da Bulunan Eşik Kurganı”, Cumhuriyetin 50. Yılına Armağan, İstanbul, 1973, Lev. XIII, res. 14.

 

Durmuş, İlhami, İskitler (Sakalar), Ankara, 1993

 

Küçükkalfa, A., 2015. Orman-Oraman etimolojisi üzerine. Journal of the Faculty of Forestry Istanbul University

 

 

Keleş, Nejdet, Kuzey Germen/İskandinav Runik Alfabe “Futhark”ın Türk Tamgaları/Göktürk Alfabesi İle Ortak Kökeni, 17. Uluslararası Deyişbilim Sempozyumu 26-27 Eylül 2017,

 

 

POTANİN G.N. Oçerki Severno-Zapadnoy Mongolii. Materiyalı po Etnografii.

 

Mahmûd, K. (1074, 2005), Dîvânü Lugâti’t-Türk, Çeviri, Uyarlama, Düzenleme, Serap Tuğba Yurtsever

 

ÖZGÜDENLİ, Osman Gazi, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt 30, Moğollar maddesi, basım yılı 2005

 

Ögel, Bahaeddin, İslamiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara, 1984

 

 

 



* Tarihçi / Etnolog

[1] MS 1225 yılında Uygur yazısıyla yazılmıştır. Onon-Neçinsk Nehri yakınında granit bir taş üzerine yazılan bu yazı beş satırdan oluşmaktadır. Bu yazılarda Cengiz Han’ın “Yesünke” (veya Yisünge) adlı yeğeninden bahsedilmiştir. Şöyle yazmaktadır “Cengiz Han, Sartuul (Harezm İmparatorluğu) halkını teslim alıp getirince bütün Moğol devleti beyleri Buga Soçhai’da toplandığında Yesünge atış yapıp üç yüz otuz beş kulaç (536 m) mesafeye atış yaptı. (alda=kulaç).”

[2] ÖZGÜDENLİ, Osman Gazi, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt 30, Moğollar maddesi, basım yılı 2005, s 225-229

[3] Ögel, Bahaeddin, İslamiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara, 1984, s.199.

[4] Diyarbekirli, Nejat, “Kazakistan’da Bulunan Eşik Kurganı”, Cumhuriyetin 50. Yılına Armağan, İstanbul, 1973, Lev. XIII, res. 14.

[5] Durmuş, İlhami, İskitler (Sakalar), Ankara, 1993, s.84.

[6] Küçükkalfa, A., 2015. Orman-Oraman etimolojisi üzerine. Journal of the Faculty of Forestry Istanbul University 65(2): 69-79

[7] Çetin, H., 2012. Osmanlı Saltanat Rüyaları ve Tarihi Bağlam, Tarih İncelemeleri Dergisi, Cilt/Volume XXVII, Sayı / Number 1 Temmuz / July 2012, pp. 37-681

[8] ÖĞEL, Bahattin, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, 1992, s 149

[9] PROF. DR. TAKASHI OSAWA İLE II. ULUSLARARASI KÜLTÜR KONGRESİ ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ, Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi 30. Sayı, s 133

[10] A.İ. MARTINOV, Altay Kaya Resimleri Biçiktu-Boom, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi, ANKARA- 2013, s 5: Rusçadan çeviren: Prof.Dr. Z.Bağlan ÖZER

[11] Keleş, Nejdet, Kuzey Germen/İskandinav Runik Alfabe “Futhark”ın Türk Tamgaları/Göktürk Alfabesi İle Ortak Kökeni, 17. Uluslararası Deyişbilim Sempozyumu 26-27 Eylül 2017, Pamukkale Üniversitesi, Denizli, e-Bildiri Kitabı, Editörler: Mustafa Arslan, Mehmet Ali Çelikel, Şeyma Gürleyen, 2017, Isbn: 978-605-245-002-4, Sayfa: 68-84

[12] POTANİN G.N. Oçerki Severno-Zapadnoy Mongolii. Materiyalı po Etnografii. SPb.,1883, s.204

[13] Mahmûd, K. (1074, 2005), Dîvânü Lugâti’t-Türk, Çeviri, Uyarlama, Düzenleme, Serap Tuğba Yurtsever, 1. Basım, Kabalcı, İstanbul.s 353

[14] Keleş, Nejdet, Kuzey Germen/İskandinav Runik Alfabe “Futhark”ın Türk Tamgaları/Göktürk Alfabesi İle Ortak Kökeni, 17. Uluslararası Deyişbilim Sempozyumu 26-27 Eylül 2017, Pamukkale Üniversitesi, Denizli,

e-Bildiri Kitabı, Editörler: Mustafa Arslan, Mehmet Ali Çelikel, Şeyma Gürleyen, 2017, Isbn: 978-605-245-002-4, Sayfa: 68-84

Yorumlar

Popüler Yayınlar