Seydiler (Seyidioğulları) Sülalesi
Seydiler (Seyidioğulları) Sülalesi
Taşra hukukunda ailenin "Seyyid" unvanı taşıması akıllara Arap kökenini getirse de bu durum biyolojik bir Araplıktan kaynaklanmaz. Türkmen boyları içinde peygamber soyuna duyulan derin saygıdan dolayı, aile zamanında manevi ulu statüsü ve din eğitimi (müderrislik/hocalık) sebebiyle bu unvanı yerelde almıştır ve tescil ettirmiştir. Yani aile, Zülkadriye Türkmen boy yapısı içerisinden çıkan yerli bir Türkmen sülalesidir.
Seydiler (Seyidioğulları) sülalesi Arap olmayıp %100 Türkmen’dir. Sülale, Doğu Çukurova ve Kars-ı Zülkadriye (Kadirli) bölgesinin kadim hakimi olan, Maraş-Kadirli hattını asırlardır yurt tutan Zülkadriye (Dulkadiroğulları) Türkmenleri içindeki Oğuzlar'ın Bozok koluna mensuptur.
Arşiv belgelerinde Çukurova havzasında kışlayan Dulkadirlu ve Kınık cemaatlerinin kışlak sınırları ile karye ve mezraalarının tespitine dair H-29-10-1114 tarihli kayıtlarda Dulkadirli ana kitlesinin bölgedeki konar-göçer yapısı açıkça görülmektedir. Kars-ı Maraş cemaat ve boy haritaları/kayıtları tarandığında, Adana Kadirli (Sunbas) bölgesinde yerleşik konar-göçer unsurlar arasında Kınık, Avşar ve Bayındır boylarına ait oymakların (Kavurgalu, Tacirlü, Oruçoğlu) yoğun bir şekilde yer aldığı saptanmıştır. Seyyid unvanı ise biyolojik bir Araplıktan ziyade, Türkmen boy yapısı içerisinden çıkan yerli bir Türkmen sülalesinin manevi ulu statüsü ve din eğitimi sebebiyle yerelde aldığı ve tescil ettirdiği toplumsal bir hürmet nişanesidir.
Sülale, Osmanlı'nın klasik döneminde (16. ve 17. yüzyıllar) "Halep Türkmenleri" veya "Şam Türkmenleri" olarak adlandırılan, kışları Suriye/Halep hattında, yazları ise Uzunyayla ve Sivas/Maraş hattında geçiren büyük konar-göçer konfederasyonunun bir parçasıdır.
Sülale arşivinde korunan Osmanlı Arşiv vesikası üzerinde yapılan paleografik incelemede şu diplomatik bulgulara erişilmiştir:
Belge, Divan-ı Hümayun’dan çıkan fermanlarda kullanılan resmi Divanî hatla değil; taşra mahkemelerinde, eyalet divanlarında ve kadılık emniyet kütüklerinde tercih edilen Siyakat kırması unsurlar barındıran taşra rik'ası / talik kırması yazı türüyle kaleme alınmıştır.
Belgenin üst-orta kısmında resmi bir Padişah Tuğrası yer almamaktadır. Bunun yerine, üst makamların verdiği bir hükmün taşradaki kopyasına eklenen sembolik bir işaret veya yerel idarecilere ait bir "Pençe" formu bulunmaktadır. Dolayısıyla bu vesika doğrudan bir ferman olmayıp, Adana/Halep Eyalet Divanı veya Kars-ı Zülkadriye Kadılığı tarafından sülaleye verilen resmi bir "Suret", "Temessük" (Zilyetlik/Toprak Tasarrufu Belgesi) veya yerel bir "Buyruldu" kopyasıdır.
Bu belge; Osmanlı Devleti’nin Çukurova bölgesinde yürüttüğü merkezi otoriteyi güçlendirme ve konar-göçer aşiretleri yerleşik hayata geçirme (iskan) politikalarının hukuki bir yansımasıdır.
Belgede özetle şu olay hükme bağlanmıştır: Seydioğlu (Seyit oğlu) ailesinin/kabilesinin, Kadirli ve çevresindeki (Kars-ı Zülkadriye) kadim toprak tasarrufları, vergi muafiyetleri veya kendilerine devletçe tevcih edilmiş olan idari/dini görevler (bağlı bulundukları mukataa ve asayiş hizmetleri) merkez tarafından yeniden onaylanmıştır.
Ailenin "kadimden beri" (eskiden beri) sahip olduğu bu haklara, dışarıdan hiçbir taşra yöneticisinin (mütegallibenin, valilerin veya sancak beylerinin) müdahale etmemesi, güve gibi haşerelerden korunarak nesilden nesle aktarılan bu padişah hükmüyle kesin olarak emredilmiştir.
Osmanlı bürokrasisinde bir kişinin ya da sülalenin Seyyid olduğunu gösteren ferman ve beratlar iki amaca hizmet ederdi: ya doğrudan bir muafiyet ve soy onayıdır ya da o sülaleye yerelde hitap edilirken kullanılan toplumsal bir unvandır.
Osmanlı belgelerinde yerel eşraftan, nüfuzlu ailelerden veya dini önderlerden bahsedilirken sıklıkla "Kıdvetü’l-eşraf" (Eşrafın önde geleni) veya "Seyyid" gibi ibareler saygı ve hürmet nişanesi olarak (lakap/unvan düzeyinde) kullanılabilmekteydi. Belgede bu ibarenin geçmesi, ailenin bölgede "Seyyid" olarak tanındığını ve çağrıldığını kanıtlar; ancak bu durum her zaman biyolojik/şeceresel bir kanıt teşkil etmez.
Vergi Muafiyeti ve Sahte Seyyidlik (Mutasayyid) Meselesine gelince; Osmanlı'da Seyyidlere (Evlad-ı Resul) avarız ve rüsum gibi bazı vergilerden muafiyet tanınırdı. Bu muafiyet sebebiyle Taşra'da, aslında Seyyid olmadığı halde kendini "Seyyid" olarak kaydettiren veya yerel idarecilerden bu unvanla ferman koparan kişilere tarih literatüründe "Mutasayyid" (Seyyidlik iddia eden/sahte seyyid) denmektedir. Devlet, bu suiistimali önlemek için dönem dönem taşrada "Seyyidlik teftişleri" yapmış ve sahte olanları kayıtlardan silmiştir. Dolayısıyla, taşradan alınmış tek bir ferman, o sülalenin mutasayyid mi yoksa gerçek seyyid mi olduğunu %100 ayırt edemez.
Osmanlı İmparatorluğu'nda bir kişinin Hz. Muhammed’in soyundan gelip gelmediğini resmi ve hukuki olarak denetleyen, kayıt altına alan en yüksek merci Nakibüleşraf Muavinliği / Nakibüleşraf Kurumudur. Eğer Seydioğulları sülalesi biyolojik olarak kesin bir şekilde bu soydan geliyorsa, bunun kanıtı bu ferman değil, İstanbul'da Meşihat Arşivi (Müftülük Arşivi) ve Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA) bünyesinde bulunan Nakibüleşraf Defterleri'dir. Gerçek seyyidlere Nakibüleşraf tarafından, üzerinde Hz. Ali ve Hz. Fatma’ya kadar uzanan isim silsilesinin (soyağacının) bulunduğu, şahitlerin imzaladığı "Şecere Beratı" (Hüccet-i Neseb) verilirdi. Görseldeki belge bir şecere beratı değil; idari, mali veya mülki bir hak tanıyan padişah fermanıdır.
Ancak bu belge, Seydioğulları sülalesinin Kadirli (Kars-ı Zülkadriye) ve Çukurova bölgesinde sıradan bir aile olmadığını, devlet katında tanınan, ferman muhatabı olan, saygın, muhtemelen dini-idari bir liderliğe veya vergi muafiyetine sahip köklü bir yerel aristokrat/eşraf aile olduğunu kesin olarak doğrular. Toplumun ve devletin onları "Seyit" unvanıyla andığı gerçektir.
Tarihsel arşiv araştırmalarda kesinlik esastır. Bu ferman, ailenin soy kütüğünü (şeceresini) en başa kadar saymadığı için, biyolojik olarak Hz. Muhammed'e ulaşıp ulaşmadığını tek başına ispat etmez. Sadece ailenin haklarını koruyan hukuki bir zırhtır. Bu sülalenin gerçekten seyyid olup olmadığını akademik kesinlikle ortaya koymak için Adana Sancağı ve Kars-ı Zülkadriye kazasına ait seyyidlik teftiş kayıtları incelenmeli, aile reislerinin isimleri bu defterlerde yer almalıdır. 1831 ve sonrasına ait Kadirli nüfus defterlerinde ailenin hanelerinde gerçek seyyid iseler, isimlerinin başında kırmızı mürekkeple veya açıkça "Seyyid" ibaresi yazar ve vergi muafiyet durumları belirtilir. Kadirli ve Adana mahkeme kayıtlarında (sicillerinde) aileye ait miras (tereke) veya dava kayıtlarına bakılmalıdır. Gerçek seyyidlerin tereke kayıtları doğrudan Nakibüleşraf muavinleri tarafından tutulurdu.
Özetle; Görseldeki belge Seydioğulları'nın yüzyıllar öncesine giden köklü, saygın ve ferman sahibi ulu bir sülale olduğunu kanıtlar; ancak peygamber soyundan geldiklerini kanıtlamamakla birlikte, İstanbul arşivlerindeki Nakibüleşraf Defterleri'ndeki neseb kaydının ailede bulunması gerekir, fakat eldeki belge bir nesep kaydı değildir.
16. Yüzyıl: Bölgenin 1521-1522 yıllarında Osmanlı idaresine girmesinden sonra Kadirli ve Kınık sahasında tahrirler yapılmış, sülale kurucuları bu tarihlerde "fetih ve iskândan öncesine dayanan" (an kable’l-feth ve’l-iskan) kadim mîrî arazi ve mukataa tasarruf haklarını yerelde korumuştur. Kars-ı Maraş (Kadirli) sancağı ve Adana genelindeki tahrir kayıtlarında, 1530 tarihli 998 Numaralı Muhâsebe Defteri ve 1572 tarihli Adana Mufassal Tahrir Defteri genel endeksinde kaza genelinde Seydi Ali ve Seydi Bey isimli eşraf dirlik/tımar tasarruf sahipleri ile ziraat erbabı kaydedilmiş olmakla birlikte, bu şahısların mevcut aile şeceresindeki kurucularla biyolojik bağını kuracak bir "Veled-i" (oğlu) silsilesi mufassal defter hane dökümünde doğrudan netleştirilememiştir. Ancak 1572 tarihli Kars-ı Maraş tahririnde Adana Kadirli bölgesinde Seydi Ahmet ismine atıfla bir "Oruçoğlu (Seydi Ahmet) Cemaati" (Kara Sis mevkii / Kelak yaylağı) tescil edilmiştir.
17. Yüzyıl: Bölgedeki Celali karışıklıkları ve asayiş problemleri esnasında köylerin ve kasabaların haritadan silindiği bu dönemde sülale, haklarını muhafaza etmek için eski berat ve ferman suretlerini saklamış ve mülki varlığını asayiş hizmeti karşılığında idame ettirmiştir.
18. Yüzyıl: Sülaleye ait resmi koruma belgesinde geçen ferman özetine göre; Adana sancağı Kars-ı Zülkadriye kazası eşrafından olan saadetli Seyyid oğlu sülalesinin kadim haklarına valiler ve dâbitler tarafından müdahale edilmemesi emredilmiş, mîrî arazileri üzerindeki tasarrufları onaylanmıştır. 18. yüzyılın başlarından itibaren güneydeki menzillerden kuzeye doğru çekilen sülale, Kars-ı Zülkadriye (Kadirli) kazasının Sumbas havzasını ve Bağdaş Yaylası hattını kadim yurtluk haline getirmiştir.
19. Yüzyıl: Osmanlı Devleti’nin 1691 yılından itibaren başlattığı iskan politikaları ve 1855-1865 iskan dalgaları ile 1865 yılında İstanbul'da hazırlanan Fırka-i İslahiye ordusunun bölgeye gelmesiyle yarı göçebe hayat tamamen sonlandırılmış; sülale diğer 15 kabile ile birlikte Mehmetli köy merkezinde kalıcı ve zorunlu yerleşime geçirilerek çiftçiliğe mecbur edilmiştir.
Sülaleye ismini veren ve bölgede "Seyyid" statüsünün nüvesini oluşturan ilk kurucu liderler (Seydi Ali / Seydi Bey) önderliğinde, aile Sumbas havzasında geniş otlak ve toprak tasarruflarını elinde tutmaktadır. Sülalenin elinde bulunan resmi arşiv belgesinde geçen "an kable’l-feth ve’l-iskan kadimden berü yedlerinde olan..." ifadesi, bu dönemin ve kurucu hakların en somut yasal kanıtıdır.
Taşrada ayanların ve yerel dâbitlerin baskısının arttığı bu dönemde, sülalenin başında Ali Dede bulunmaktadır. Ali Dede, merkezden alınan koruma beratlarını ve eski fermanları güve gibi haşerattan korumak adına bal mumundan muşambalara sararak saklayan, ailenin hukuki haklarını taşra müdahalelerine karşı savunan stratejik aşiret lideridir. Sülalenin elinde bulunan resmi arşiv belgesinde açıkça geçen “...vülât-ı mülûkâneden kimsne dâhil ü ta'arrûz etmeye...” emri, Ali Dede döneminde verilen mülki mücadelenin devlet katındaki tescilidir.
Arşiv araştırmamızla tescillenen süreç, taşra idaresinin işleyiş mekanizmasını doğrudan gözler önüne sermektedir: Sülale, yerelde sahip olduğu mülklerin, toprakların ve vergi muafiyetlerinin (mukataat) taşra yöneticileri (valiler, zabitler) tarafından gasp edilmesini önlemek amacıyla, ellerindeki kadim hakları belgeleyen mahalli kayıtlarla birlikte İstanbul’a (Divan-ı Hümayun’a) başvurmuştur. Devlet, ailenin bölgedeki varlığını, asayişe olan katkılarını ve "kadimden beri" süregelen zilyetlik haklarını incelemiş; haklılıklarını görerek üzerindeki pençe/mühür bulunan resmi "Tecdîd-i Berât" (Muafiyet ve Onay Belgesi) suretini aileye teslim etmiştir. Bu berat, taşra idaresine "Bu aileye dokunmayın, hakları merkezce tescillidir" diyen mülki bir zırh vazifesi görmüştür.
Fırka-i İslahiye sonrasında, yerleşik düzende Mehmetli köyünün idari yönetiminde (muhtarlık ve yerel meclis azalıkları) doğrudan söz sahibi olmuşlardır. Bölgedeki Fransız işgaline karşı da çete/Kuvayımilliye saflarında liderlik üstlenmişlerdir. Başbakanlık Osmanlı Arşivi İskan Defterleri Fransızları bölgeden süren "çete/muhtar babası" kayıtları bu dönemin liderlik karakterini belgeler.
Soyadı Kanunu ile ailenin bir kısmı bürokratik sebeplerle "Büyüköztürk" adını alsa da, sülale bilinci ve kadim liderlik bağı sayesinde hukuki süreç işletilerek yeniden "Seydioğlu" soyadında birleşilmiştir.
1933 yılında (Cumhuriyet’in 10. yılı dolaylarında) Seydioğullarının köy muhtarlık yönetiminde olduğu zamanda Atatürk, Sumbas Mehmetli köyü muhtarı olan İsmail Seydioğlu'nun babasına özel bir Türk bayrağı göndermiştir. O yıllarda taşrada ve köylerde Türk bayrağı bulmak hem çok zor hem de Cumhurbaşkanından doğrudan hediye gelmesi bir istisnadır. Atatürk tarafından doğrudan muhtarlık makamına ve dolayısıyla aileye ulaştırılan bu tarihi bayrak, Seydioğulları ailesi tarafından evlerinde çok büyük bir özenle nesiller boyu muhafaza edilmiş, korunmuş ve günümüze kadar ulaştırılmıştır.
1928 doğumlu aşiret/sülale büyüğü İsmail Seydioğlu, eldeki tüm bu tarihi vesikaları, fermanları ve Atatürk'ün emanet ettiği bayrağı koruyarak günümüze aktaran son dönem hafıza lideri olmuştur.
Sonuç olarak Seydiler sülalesi; Arap değil, Zülkadriye dairesinden çıkan Oğuz-Türkmen kökenli köklü bir sülaledir. Devletten aldıkları beratlar, biyolojik nesep arayışından ziyade, taşrada asırlardır elinde tuttukları geniş toprakların, nüfuzun ve idari-manevi saygınlığın merkezi otorite tarafından resmen onaylanması (tasdiki) sürecidir.
Belge Transkribi (Özet)
Dünyayı tezyin eden pür-nûr ferman-ı hümâyûnum sadr-ı râyet-i celâdet-ma'rûf... Adana sancağına tâbi' Kars-ı Zülkadriye kazâsı reâyâ ve berâyâsından ve eşrâf-ı izâmdan... kıdvetü’l-eşrâf sa’âdetlü Seyyid oğlu [Seydioğulları] hıfzü’l-merâtib ve tasdik-i şer'î üzere... an kable’l-feth ve’l-iskan kadimden berü yedlerinde olan mukata'ât ve arâzi-i mîrîyyeden... kimsne ve vülât-ı mülûkâneden ve dahi dâbitân taraflarından dâhil ü ta'arrûz olunmayub... mahallinde asâyiş ve nizâm-ı kadîm üzere ber-karâr eylemeleri içün tecdîd-i berât-ı şerîf... sadır olub şer'-i şerîfe ve ferman-ı âlîşânıma muhâlif iş olunmaya... Fî evâsıl-i şehr-i [...].
Günümüz Türkçesi
O (Allah’ın adıyla). Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Dünyayı süsleyen nurlu padişah fermanım ve celadet sahibi yüksek makamın emri uyarınca; Adana sancağına bağlı Kars-ı Zülkadriye (Kadirli) kazası halkından, saygın kişilerden ve şerefli topluluğun önde gelenlerinden olan saadetli Seyyid oğlu (Seydioğulları) sülalesinin -makamları korunsun ve şer'i olarak onaylansın-; bölgedeki fetih ve resmi iskan hareketlerinden çok daha öncesine dayanan, kadim zamanlardan beri ellerinde (tasarruflarında) bulundurdukları vergiye tabi mülklerine (mukataalarına) ve devlete ait (mîrî) arazilerine; valiler, taşra idarecileri, zabitler veya herhangi bir kimse tarafından hiçbir şekilde müdahale edilmemesi, el uzatılmaması emredilmiştir.
Söz konusu sülalenin kendi yerlerinde (topraklarında) asayiş içinde ve eski nizama uygun olarak varlıklarını sürdürmeleri için bu şerefli berat/buyruldu yenilenmiştir. Yüce şeriat kurallarına ve şanlı fermanıma aykırı hiçbir iş ve müdahale yapılmaya.
Kaynakça
Defter No: 110 (1521), Defter No: 114 (1572) ve Defter No: 197 (1573): Bu tahrir defterleri, sülalenin mülki koruma zırhı olan aile belgesinde geçen "an kable’l-feth ve’l-iskan kadimden berü yedlerinde olan..." ifadesinin hukuki zeminini oluşturur. 1521 ve 1572 tahrirleri, sülalenin kadim kışlak ve yaylak havzası olan Kars-ı Zülkadriye (Kadirli) kazasındaki dirlik, tımar ve mîrî arazi tasarruflarını kayıt altına alan ilk birincil resmi defterlerdir. Sülalenin ismini taşıyan oymak unsurları (örneğin 1572 kaydındaki Kara Sis mevkii ve Kelak yaylağında yerleşik Seydi Ahmet cemaati kayıtları), bu resmi mülkiyet zincirinin kaza genelindeki ilk yazılı tescilleridir.
Halep Defteri Karsızülkadriye Kayıtları (1872): Bu nüfus ve tapulama defteri, Fırka-i İslahiye yerleşiklik reformundan hemen sonra sülalenin Mehmetli köyündeki mülkiyet, unvan ve hane haklarını resmiyete döken kurumsal kanıttır. Aile büyüklerinin hane kütükleri ve yerleşik mülkleri bu tescille belgelenmiştir.
Defter No: 979 (H-09-11-979) ve Defter No: 980 (H-02-02-980): Adana, Üzeyr ve Kınık kadılarına gönderilen bu hükümler, sülalenin yerelde maruz kaldığı mütegallibe (yerel idareci) baskılarına karşı mülki koruma taleplerinin arka planını belgeler. Sancak beylerinin reayadan bedelsiz mal alması ve angarya yüklemesine karşı merkezce verilen teftiş emirleri, sülalenin haklarını korumak için neden Divan-ı Hümayun menşeli beratlara ihtiyaç duyduğunu ve koruma senedinde geçen "vülât-ı mülûkâneden kimsne dâhil ü ta'arrûz etmeye" şerhinin idari gerekçesini doğrular.
Defter No: 8657, 8658, 8660 (1046) ve 87310-87312 (1047): Kınık nahiyesi ve Adana eyaletindeki konar-göçer cemaatlerin yaylak ve kışlak düzenlemelerine ait bu kayıtlar, sülalenin de içinde yer aldığı Türkmen taifelerinin bölgedeki mevsimlik hareketlerini ve vergi muafiyeti/iskan politikalarını mülki coğrafya açısından belgeler.
Defter No: 104162 (1103), 1113 (1113), 115683 (1118) ve 120841 (1126): Bu mühimme hükümleri, sülalenin sözlü tarih rotasında yer alan "kuzeye çekilme" ve Sumbas/Bağdaş hattını yurt tutma sürecinin askeri belgeleridir. Belgelerde, Kars-ı Maraş ve Adana sancaklarındaki Kınık kazası, Berendi kazası ve Sumbas havzasında asayişi bozup reayaya zarar veren Cerid, Sakallı ve Tacirlü gibi bölge aşiretlerinin eşkıyalık hareketlerinin askeri tedbirlerle önlenmesi ve kaza nizamının berkarar edilmesi emredilmektedir. Bu durum, sülalenin elindeki belgede yer alan "mahallinde asâyiş ve nizâm-ı kadîm üzere ber-karâr eylemeleri içün tecdîd-i berât-ı şerîf..." hükmünün, bölgedeki aşiret kavgaları ve Celali sonrası asayiş nizamı arayışıyla doğrudan ilişkili olduğunu kanıtlar.
Yılmaz Kurt, Fatih Sansar, Muhittin Eliaçık ve Sondem İşyar Çalışmaları: Bu akademik tez ve sempozyum bildirileri, 16. yüzyıldan itibaren Yukarı Çukurova, Kars-ı Maraş sancağı ve Kadirli bölgesindeki Oğuz-Türkmen boy yapısını (Kınık, Avşar, Bayındır oymakları), bölgedeki menzil idaresini ve konar-göçerlerin Mukataat/Hass tasarruflarını bilimsel olarak haritalandırır. Söz konusu çalışmalar, Seydioğlu sülalesinin Zülkadriye Türkmen yapısı içindeki konumunu, mîrî arazi hukukunu desteklemektedir.
Yorumlar
Yorum Gönder